Arşivden: Karşınızda Laboratuvar Hamburgeri, yerseniz…

Arşivden: Karşınızda Laboratuvar Hamburgeri, yerseniz…

Hazırlayan: Ekin Sanaç, Seçil Kalenderoğlu, Cem Kayıran – İllüstrasyon: Ada Tuncer

Bugünlerde maliyetinin düşürülmesiyle birkaç sene içinde piyasada yerini alma ihtimali üzerinden konuşulan “laboratuvar eti” 2013’te ilk üretildiğinde, aralarında Türkiye’den ve dışarıdan etyemez ve vegan yaşam tarzını benimsemiş yazarların ve müzisyenlerin de olduğu 10 kişiden görüş almıştık.

Sene 2013. Kök hücreden üretilen etle ilk laboratuvar hamburgeri pişirildi ve elbette birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Laboratuvar ortamında üretilmiş et yenir mi? Etik mi? Artan et ihtiyacını karşılamaya yönelik bu girişim fayda sağlar mı? Bu konuyu etyemez kişiler, vegan gruplar, vegan yaşamı seçmiş müzisyen ve yazar dostların fikirlerini alarak düşünmek istedik.

“Cipten hızlı burger var.” Bundan yaklaşık altı buçuk sene önce, dergide “Et” konusunu ele aldığımızda, et yeme alışkanlığının dünya kaynakları üzerinde kurduğu tehdidin boyutunun ulaşımınkinden bile öte olduğunu bu başlık altında vermiş, 450 gramlık bir pirzolanın neden tabaktaki bir Hummer cipe benzediğini yazmıştık.

Şimdi ise Hollanda’dan dünyanın artan et ihtiyacına yönelik bir çözüm modeli geldi ve “Laboratuvar Hamburgeri” gündemimize düştü. Bu teknolojinin yaratıcısı, altı yıl önce insanlığın geleceği için nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini, daha verimli bir üretimin nasıl yapılabileceğini sorgulayarak yola çıkıp Hollanda Maastricht Üniversitesi’nde et üretimi üzerine çalışmaya başlayan fizyoloji profesörü Mark Post.

Dört aşamalı bir teknik kullanılarak üretilen laboratuvar eti için öncelikle ineğin kas dokusundan biyopsi yoluyla kök hücreler alınıyor ve et suyunda bekletilerek hücrelerin çoğalması sağlanıyor. Çiğ yumurta kıvamına gelen dokular, laboratuvar ortamında defalarca esnetiliyor. Çalışma sonucunda üç bin parça et kıyma hâline getiriliyor ve yine laboratuvar ortamında geliştirilen hayvan yağı kullanılarak ilk “sentetik” hamburger üretilmiş oluyor.

Pembe rengini alması için kırmızı pancar şerbeti, safran ve karamel kullanılan, ekmek kırıntılarıyla da köfte formunu alarak ayçiçeği yağında kızartılan bu “kökburger”in tadımı birtakım ünlü gurmeler tarafından 6 Ağustos günü Londra’da yapıldı. Maliyeti 250 bin avro olan, Google’ın ortağı olan Sergey Brin tarafından desteklenen projenin sonunda set ekibine yetecek kadar köfte kalmamış olsa bile Mark Post bu alanda çalışmaya devam edeceklerini belirtiyor: “Bu çalışmayı yapmamızın amacı canlı hayvan üretiminin çevre için iyi olmaması, üretimin talebi karşılamaya yetmeyecek olması ve bunun, hayvanların refahı için iyi olmaması.”

Et ihtiyacını karşılama çabalarının oksijen dengesine verdiği tahribatın ulaşım araçlarından bile daha büyük olduğunu biliyoruz. 2060 yılına geldiğimizde ve insan nüfusu katlandığında, et sevdasının küresel iklim değişiminin en temel problemi hâline gelmiş olacağı bir gerçek. Peki bu sentetik girişim fayda eder mi? Laboratuvar hamburgeri yenir mi? Etyemezler ve veganların fikirlerini alarak konu üzerine düşünüyoruz.

arşiv1

Müzisyen, yazar, gazeteci John Robb (Goldblade, Membranes)

Bir vegan olarak artık laboratuvar ortamında da et üretilmeye başlandığını bilmem kendimi daha iyi hissetmemi sağlamıyor. Estetik düzeyde baktığımızda bu yeni et gerçekten korkunç duruyor ve insanın aklında her zaman bunun tam doğru olmadığı endişesi var. Çünkü et ve et ürünleri sanayisi etin içine kimyasallar ve steroitler katmaktan hiç de rahatsız olmayan bir endüstri. Ve bu endüstri yine aynı şekilde sağlıklı ve formda olmak için aslında ete ihtiyaç duyulmadığını gerçeğini de karalıyor. Ben yıllardır veganım ve spor salonuna gidip spor yapmayı ağırlık kaldırmayı seviyorum. Sağlıklı ve fit olmak için et ya da et ürünleri yememiz gerektiği bir yalanken sentetik ete gerçekten hiç ihtiyacımız yok. (Çeviri: Ayşegül Üldeş)

Vegan Kolektif adına Gülce Özen Gürkan

“Kapitalizme karşı durmadan faşizme karşı duranlar, barbarlığın içinden gelip barbarlıklara ağıtlar yakanlar, et yemek fakat danayı kesmemek isteyenlerdir.” – Bertolt Brecht, Gerçeği Yazmak: Beş Zorluk.

Brecht’in bu sözü yapay et meselesini oldukça iyi açıklıyor. Eti laboratuvarda üretmek, ve hattâ bunu henüz başarılamadığı üzere hayvan sömürüsünden tamamen uzak tutmak mümkün dahi olsa, etin tür içi ve türler arası hiyerarşiyle bağlantısı ve bu bağlantının kişiler üzerindeki sosyopsikolojik yansımaları son bulmayacaktır. Carol Adams’ın Etin Cinsel Politikası adlı kitabı ve Melanie Joy’un karnizm (dünyanın içindeki hayvanlarla birlikte insan için yaratıldığı örtülü inancı) üzerine makaleleri okunduğunda kimyasal etin hayvan özgürlüğüne dair temel bir çözüm önermediği daha net anlaşılacaktır.

Müzisyen Jamie Stewart (Xiu Xiu)

Bu hakikaten de ilginç bir konu ve beraberinde kafamda bir sürü soru işareti oluşturuyor. Laboratuvarda üretilmiş bu etlere ne kadar güvenilir? Zaten herhangi bir ete ne kadar güvenilebilir? Artık neredeyse tüm hayvanlar bir laboratuvar ortamına denk gelen mekânlarda yetiştirilip oralarda kesiliyor. Ama bu hayvanların dışkıları, kanları ve antibiyotiklere bulanmış laboratuvarlar tümörlere neden oluyor. Laboratuvar ortamında üretilmiş etler mi daha güvenilir? Yoksa bu etler mi?

Ne kadar iyi bir besin? Et sizin için oldukça berbat bir besin. Eti bir şekilde daha sağlıklı hâle getirebilirler mi?

Bu durum genetik olarak modifiye edilmiş bir zombi salgınına neden olur mu? Fakat zaten alışık olduğumuz “normal” etler, “Batı”da akıl almaz bir obezite salgınına yol açtı, ki bu da bir bakıma bizi zombileştirdi.

Bilindiği üzere (ama bu yine de yeterince bilinmiyor) et üretimi, çevreye her tür taşıt aracının toplamından, arabalardan, uçaklardan, gemilerden, kamyonlardan daha büyük bir zarar veriyor ve sera gazı salınımına neden oluyor. Bu laboratuvar etinin üretimi, domuz dışkısı birikintilerini telef ederek yeraltı suyu seviyelerini toptan yok mu edecek? Veya daha da orman kesilmesiyle büyükbaş hayvanlara daha da mı çok yer açacak? Daha da fazla ormansızlaşmayla bu hayvanları besleyecek olan mısır tarlarına daha geniş yer mi açılmış olacak? Ve sonra tüm bu canlı ve ölü hayvanları cehennemin dibine kadar götürüp geri getirecek mi?

Bu durumda, bir vegan olarak (çok mu belli ettim?), insanlar günümüzde üretilen etleri, ta en baştan hayvanlarla olan bağlantısından dolayı mı yemekten kaçınıyor? AH! Bilmiyorum, bilmiyorum, bilemiyorum. Yoksa durumun bununla hiç mi alâkası yok?

Bu laboratuvar eti büyürken sinirlere sahip mi? Bu acıyı algılayabileceği bir zihni olmamasına rağmen acıyı hissedebilir mi? Aslında, acıyı sadece bir vakumun içinde hisseden bu kocaman pembe çiğ et parçalarını üretmek acaba bir şekilde daha mı garip ve acımasız?

Tüm bu kısıtlamalara rağmen ve et hâlihazırda bu kadar boktan, iğrenç bir şeyken et yemeyi çok seven biri için “hakikî sentetik” et daha da mı iğrenç? Yoksa daha az mı iğrenç? Tadı harika olabilir ama ya birden ağzınızın içinde hareket etmeye başlayıp etten bir goleme dönüşür ve DÜNYAYI ele geçirirse?

Ve bu et için nasıl bir isim bulacaklar da dangalak ve korkunç tınlamayacak? Sunumu nasıl olacak? Sunumu büyük çapta bir kurumsal zihnin kontrol komplosu gerçeğinin üstünü örtecek kadar allı pullu mu olacak ki? Tıpkı McDonald’s gibi… (Çeviri: Ayşegül Üldeş)

Vegan Dükkan sahibi ve işletmecisi Tarkan Aparı

Hayvandan alınan tek bir hücrenin laboratuvar ortamında çoğaltılmasıyla üretilen, her şeyiyle (tadı, dokusu, biyokimyasal yapısı) gerçek etten ayırt edilemeyen “yapay et” konusunun daha uzunca bir zaman tartışılmaya devam edeceğini düşünüyorum. Etik veganlar için aslında çok da tartışılacak bir şey yok. Yapay et üretimiyle hayvan istismarının ve süregiden zulmün önemli ölçüde azalabileceğini varsaysak bile, et endüstrisinin yan kolları (süt endüstrisi, deri endüstrisi) faaliyetlerine devam etmeyi sürdürecektir diye düşünüyorum. Bu yan endüstrilerin faaliyeti yalnızca hayvanları iliğine kadar sömürüp onlara en korkunç işkenceleri, acıları yaşatmakla kalmıyor, ekolojik olarak da çevreye, doğaya, sulara çok büyük zararlar veriyor. Madalyonun bu yüzünü de tartışmaya açmak lâzım bana sorarsanız. Dolayısıyla yapay et üretiminin  olumlu kazanımlar yaratacağını, dünya çapında varlık gösteren milyonlarca mezbahanın, kesimevinin kapanacağını, sütü uğruna her gün tecavüze uğrayan, yapay yolla döllenen, evlat acısı yaşayan, özgürlüğünden mahrum bırakılmış ineklerin ve adlarını daha az andığımız diğer küçükbaş hayvanlarla kümes hayvanlarının acılarının da artık son bulacağını düşünmek fazlaca safdillik olurdu diye düşünüyorum. Kaldı ki dünyanın farklı yerlerinde inançlar uğruna kurban edilen hayvanlar olduğunu da unutmayalım. “Yapay et”in bu anlamda bir çözüm olacağını sanırım hiçbirimiz düşünmeyiz. Kısaca “yapay et”in, yeryüzünde çeşitli sebepler (gıda, giyim, inanış) uğruna akan kanı durdurmaya soyunmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Diğer yandan et yemenin, insan sağlığına olan zararları bilimsel olarak kanıtlanmış ve tıp otoritelerince bile yaygın olarak kabul görmüşken hâlâ yapay ya da gerçek et tüketme mantığını da çözebilmek oldukça zorlayıcı. Kan akıtmadan, hiçbir hayvanı laboratuvara, çiftliğe hapsetmeden, üstünde denemeler yapmadan üretilebilen bitkisel kaynaklı (soya, buğday…) pek çok çeşit et alternatifi ürüne yönelmek, hem hayvan ve hem de ekolojik anlamda en ahlaklı ve en doğru seçimdir diye düşünüyorum…

arşiv2

Müzisyen Vice Cooler/Hawnay Troof

Şahsen, hiçbir zaman adı “hayvan ürünü” olan bir şeyi yemek isteyecek bir durumda olacağımı zannetmiyorum. 90’lardan beri et yemeyen ve genel olarak et yemek için hiçbir isteği olmayan biri olarak bunun zarar verici bir şey olabileceğini düşünüyorum. Tabağımda yemek olsun diye hiçbir hayvanın kasten zarar görmesini asla tercih etmem.

Kişisel seçimlerim bazıları için biraz ekstrem olabilir ama bir yandan insanlığın büyük kısmının benimle aynı fikirde olmadığını anlayabiliyorum. Umudum gelecekteki canlı varlıkların bu durumdan en az zararla ayrılabilmeleri. Bu birçok soruyu gündeme getiriyor. Mesela bu okyanuslarda daha az balıkçılık yapılması gerektiği anlamına mı geliyor? Bu okyanusların belli kısımlarında aşırı balık avlanan yerlerde sağlıklı ve doğal bir popülasyonun oluşmasına yardımcı olabilir.  Ama aynı zamanda bu durumun getireceği bazı başka problemler de var. Örneğin işini kaybeden balıkçılar ne yapacak? Ya da çevre kirliliği, petrol sızıntıları gibi insan hataları biraz daha uzatılabilmiş su altı yaşantısını nasıl etkiler? Ama bu kendi başına incelenmesi gereken bir konu başlığı.

Çevresel araştırmaların defalarca kanıtladığı gibi mezbahalar kendi amaçlarına zarar veriyor. Ben bu gerçeği gözlemleyip yaşam tarzımı ona göre uyarlıyorum ama kimseye de ne yapması gerektiğini söylemekle ilgilenmiyorum. Bana verdiğiniz bu bilgi ışığında umudum, bu gelişmelerin toplumlarda bütün olarak pozitif değişikliğe sebep vermesi ve bize zalimlikten uzak bir toplum kazandırması.

Vejetaryenler Derneği Türkiye adına, Vejetaryenler Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Ebru Arıman

Vejetaryen yaşam tarzının ilk ve en önemli sebebi hayvanların da yaşam hakkına duyulan saygıdır. Çiftlik hayvancılığında, kaçınılmaz son ölüm anına kadar yaşanan işkence, kötü muamele ve elverişsiz yaşam koşulları bile hayvanlar açısından et tüketenlerin doğrudan sorumlu oldukları bir hak ihlalidir. Beraberinde artan et ihtiyacına bağlı olarak genişletilen hayvan çiftliklerinin ekolojik etkileri de işin başka önemli boyutudur. Laboratuvar ortamında geliştirilen bu yöntemle elbette ki bu zararlar en aza indirgenecektir, ki bizim açımızdan oldukça memnuniyet verici bir gelişmedir. (Kök hücre temininde laboratuvar malzemesi olarak şırıngalanacak donör hayvanların –ölmeyecek bile olsa– bu iş için çalıştırılacaklarını saymazsak) Peki ya et tüketimi insanlar için gerçekten gerekli midir? İşte bu nokta bizim düşünce yapımızla örtüşmüyor. Gerekliliği bir tarafa, et tüketiminin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri bile bu konuya alternatif çözümler üretmeyi aslında gereksiz kılmaktadır. Ancak bu durum, her şeye rağmen et tüketen insanlar ile iradesi dışında öldürülen hayvanlar arasındaki eşitsizliği giderecek bir çözüm olması sebebiyle yine de desteklenmesi gereken bir ara yöntemdir. Uzun vadede ise bu bağımlılıktan bütünüyle kurtulunması amaçlanmalıdır. Taklidin aslını yüceltmesi durumunun zaman içinde karşılaşılacak bir başka kısır döngü olacağı unutulmamalıdır.

DirenVegan adına Berk Efe Altınal

Genel olarak hayvansal etin muadillerinin bitkisel olarak üretilmesini (saytan / buğday eti, soya eti gibi) kullandığımız bitkisel sütlerden farklı görmüyorum. Hayvanlara zarar vermeden hayvansal ürünlere yakın yiyeceklere ulaşmak isteyenler için bitkisel ürünler zaten mevcut.

Ancak laboratuvar etinde durum oldukça farklı. Proje yakından incelendiğinde, yapay etin üretilmesi için hayvanlardan sürekli hücre alınması, dokuların yine hayvansal maddeler içeren serumlarla beslenmesi gerektiği görülüyor. Dahası laboratuvarda üretilen etlerin hayvanlar üzerinde deneneceğinden, hattâ denendiğinden emin olabiliriz. O hâlde söz konusu proje hayvan sömürüsünün bitmesine değil, farklı şekillerde devam etmesine yol açıyor. Bu projeyi hayvan özgürlüğü için önemli bir adım olarak görmek hatalı olur, nihayetinde asıl sorun toplumlarımızın hayvanları etik sorumluluklarımızın olduğu canlılar olarak değil birer araç ve birer mülk olarak görmesi. Bunu değiştirmenin yolu laboratuvarlarda yapay et üretmekten geçmiyor.

Araştırmacı, yazar Can Başkent

Çocuk pornosunu tanımlayan iki önemli kriter var. Biri oyuncuların biyolojik yaşlarının 18’in altında olmaması zorunluluğu. Diğeriyse, oyuncuların, erişkin olsalar bile, çocuk gibi görünmemeleri, çocuk taklidi yapmamaları.

Ben bunu önemli buluyorum. Aynı ilkeyi de “laboratuvar etine” uyguluyorum. Muhakkak, hayvan refahı için önemli bir adım. Ama, hayvan refahı, et yememek için tek argüman değil. Sağlık/beslenme ve dahası iktisadî argümanlar da çok önemli.  Hâliyle laboratuvar eti bu testleri geçemiyor.

Kaldı ki bu, biraz da GDO’yu anımsatmıyor mu bize? Argümanın bir tarafını dinlerseniz, GDO’yla Afrika’daki açlığı ve kıtlığı (güya) yok edebilirsiniz. Bu tezin naifliğini ve politik kusurunu tartışmaya gerek yok. Ama benzer eleştiriler laboratuvar etine de yöneltilebilir. İnsan metabolizmasında, bunun uzun vadede ne gibi ilave yan etkileri olacağını bile bilmiyoruz. Belki bir üniversite için bilimsel bir başarıdır bu, ama toplum sağlığı için nasıl bir etki yaratacaktır, bunu bilmiyoruz. Zaten çok uçuk bir maliyeti olduğu için, pratik değil de bilimsel bir başarı belki de. Organ nakli için kullanılması gereken bir teknolojinin, insanın et yeme açlığı için kullanılması da ayrı bir trajedi kuşkusuz.

Gazeteci, yazar Zülal Kalkandelen

Laboratuvar etinin temel maddelerinden birisi, hayvandan alınan kas dokusu. Sonuçta zaten vegan değil. İnsanlar, laboratuvarda üretilen suni et denince, tamamen hayvansal içerikten bağımsız sanıyor, oysa öyle değil. Uzun vadede maliyeti düşebilir belki. Hayvanın kas dokusunu almadan “et” üretirlerse alkışlarım. Ama ben diyorum ki, boş verin bunları bir kere seitan deneyin. Ne hayvan katliamı var, ne de insana zararı. Hem de ucuz!

*Bu içerik aslen Ekim 2013 tarihli Bant Mag. No: 23’te yayımlanmıştır.

 

Benzer yazılar