Cannes 2017 – 7. ve 8. Gün: Sofia Coppola ve Sean Baker’dan nefis indie hitler

Cannes 2017 – 7. ve 8. Gün: Sofia Coppola ve Sean Baker’dan nefis indie hitler

Yarışmada sona yaklaşılırken Sofia Coppola’nın son bombası The Beguiled ile yarışmanın epey fena filmleri Rodin ve Radiance arzı endam etti. 7. ve 8. günden esas ganimetler ise yan bölümlerden toplandı.

Yazı: Melikşah Altuntaş

En iyi filmlerinden biriyle dipdiri bir Sofia Coppola: THE BEGUILED

Anlattığı her hikaye ve her filme kendince bir incelik kazandıran, Amerikan bağımsız sinemasının en güçlü yönetmenlerinden Sofia Coppola’nın, Clint Eastwood’un aynı adlı -neredeyse maço- filmini feminist rüzgarlar estirerek yeniden uyarladığı The Beguiled, hedefini 12’den vuruyor. 1864’te iç savaşın kavurduğu Amerika kırsalında bir kız okuluna yaralı şekilde gelen bir ‘düşman’ askerle karışan olayları merkez alan The Beguiled, Coppola’nın yaydığı cinsel tansiyondan beslenen ilk yarısında, izleyicisini yarattığı atmosferin bir parçası haline getiriyor.

Bir grup kadın kahramanın tüm film boyunca kapalı bir evin içinde karşımıza çıkmasıyla Virgin Suicides‘ı, nostalji hissinin uzağındaki dönem atmosferiyle Marie Antoinette‘i anımsatan The Beguiled‘de, Yorgos Lanthimos’un The Killing of A Sacred Deer‘ında da karşılıklı izlediğimiz Nicole Kidman ve Colin Farrell’a, Coppola’nın gediklilerinden Kirsten Dunst ile yönetmenin Somewhere’inde henüz 11 yaşındayken döktürmüş olan Elle Fanning eşlik ediyor…

undefined

Coppola’nın 35 mm. tercihinin de son derece yerli yerinde olduğu bu düşük bütçeli gerilim / kara komedi, kısacık süresi içerisinde çok şey başarıyor. Özellikle ikinci yarısında karakterleri arasında kurduğu örtük yarış ve final bölümündeki oyuncaklı planla izleyicisine bolca kahkaha da attıran The Beguiled, başka bir yönetmenin elinde tam da işlemeyecek bir dram / gerilimi, kendi ciddiyetsizliğinden beslenen bir dünya kurarak, güçlü kadın zaferine dönüştürüyor. Coppola’nın çoğunlukla kısacık planlar, bol kesme ve dinamik bir anlatıyla önümüze getirdiği film, Cannes’ın son günlerinde genellikle zayıf filmler izlemeye alışık kitleler üzerinde kafa açıcı bir etki yarattı ve kadın hikayeleri anlatma uzmanı Almodovar’ın başkanlığındaki jüriden de ödül ihtimalini belirgin hale getirdi. Coppola’nın bir kez daha işbirliği yaptıpı Phoenix’e teslim ettiği müzikler de tek kelimeyle muazzam.

80’lerden kalma TRT dökü-draması tadında: RODIN

Filmlerle ilgili soğukkanlılığımı yitirip yarışma filmlerini kendi içlerinde kıyaslamayı sevmiyorum aslında. Ancak Rodin gibi örnekler insanın karşısına çıkınca gerçekten bunalıma girmemek ve köpürmemek mümkün değil. 120 dakikalık süresi boyunca ne sanat tarihinin en acayip ustalarından Rodin’e, ne Camille Claudel’le olan sancılı ilişkisine, ne de işlerini meydana getirirkenki motivasyonuna doğru düzgün odaklanabilen, hikayesiz, tatsız tuzsuz bir nostaljik TRT dökü-draması tadındaki Rodin, tam bir ömür törpüsü. Yönetmen Doillon’un da projeye önce Rodin hakkında bir belgesel çekmek için yola çıkmış olduğu da kendini, sığ diyaloglar ve yapay mizansenlerle o kadar hissettiriyor ki, insanın sıkıntıdan sol koluna uyuşma gelmemesi işten değil.

maxresdefault

İki yıl önce festivalden erkek oyuncu ödülü kazanmış olan Vincent Lindon’un kendini aşırı ciddiye almış, abartılı performansı, mekanlar içerisinde bitmeyen konuşmalar ve neredeyse hiçbir sinemasal an barındırmayan teatral atmosferiyle Rodin, ancak sanat tarihi öğrencilerine Rodin’i işledikleri derste izletilebilecek bir filmken ana yarışmada Haneke’lerle Zvyagintsev’lerle top koşturmaya değer görülmüş olmasıyla dahi akla yarışmadaki Fransız filmlerine tanınan örtük iltiması getiriyor elbette.

Naomi Kawase’den boğucu bir romans: RADIANCE

Yarışmanın bir başka fena filmi de Cannes gediklilerinden Naomi Kawase’nin son filmi Radiance. İlginç denebilecek bir hikayeden, Yeşilçam tadında özelliksiz ve son derece aksak bir romantik melodram çıkarmayı bir şekilde başarmış olan Kawase, gözleri görmeyen bir adamla, görme engelliler için filmleri sesli olarak anlatan bir genç kızın romantik ‘aydınlanma’larının hikayesine odaklanıyor. Kawase’nin ilk akla gelen simge ve sembollere buladığı filmi, dağınık rejisi, kör göze parmak senaryo hamleleri, gösteriş peşinde koşan sinematografisi ve gerçekten kulak tırmalayan müzikleri ile bu yılki Cannes’ın en zayıf filmlerinden.

Muhtemelen ödül sezonuna damgasını vuracak, yılın indie hitine merhaba deyin: THE FLORIDA PROJECT

Tamamını iphone 5 ile çektiği muazzam ilk filmi Tangerine ile ciddi bir çıkış yakalayan Amerikalı yönetmen Sean Baker’ın bizi Florida’daki toplu konut / otel projesinin yerlileri arasında dolaştırdığı ve aşırı gerçekliğiyle yarı belgesel bir ton yakaladığı son filmi The Florida Project ile yılın en iyilerinden birine imza atmış. Toplumun dışına itilen ve fukaralıkla terbiye edilen, Amerika’nın en büyük getto bölgelerinden birinde yaşayan yalnız bir anne kızın hikayesini, neredeyse optimist bir bakış açısı ve çocuksu bir enerjiyle takip eden Baker, Tangerine‘deki gibi gücünü rengarenk atmosferi ve Instagram filtreleriyle yapılmış gibi duran parlak color’ı dışında, olağanüstü çocuk oyuncu Brooklyn Prince’in komik ve duygulu performansından da alıyor.

WhatsApp Image 2017-05-25 at 12.31.26

Hiçbir anı hesaplı durmayan, tertemiz ve büyüleyici The Florida Project, henüz ilk dakikasından itibaren izleyicisini avucunun içine alıp bir an bile bırakmıyor. Öyle ki, sahip olduğu anlatım gücü ve dökümanter hissi, bir noktadan sonra seyircisine, o otel odalarından birinde yaşayan, filmdeki bu dibe batmış hayatlardan birini sürüyormuş hissini veriyor. İki saate yakın süresine rağmen bu tanıklık hissi ve kurduğu eğlenceli dünyayla izleyicisini sıkmayan filmde, otel sorumlusu Bobby rolündeki Willem Dafoe de tek kelimeyle harika.

Ödül sezonunda başta Independent Spirit ödülleri olmak üzere pek çok ödül ve adaylığa boğulacağı gün gibi ortada olan The Florida Project’in, doğru bir kampanyayla Oscar’ların bu yılki En İyi Film dahil bin dalda aday olan sevimli indie’si olması da sürpriz olmaz. Çocuk oyuncu Brooklyn Prince’in (özellikle final sahnesinde akıl almaz) performansı en az 10 Oscar adaylığı hak ediyor doğrusu.

Yan bölümlerden birkaç parlak film

MOBILE HOMES: Başroldeki Imogen Poots’un harika performansıyla sürüklenip gittiğimiz Kanada yapımı bu pek nefis yol filmi, bu yılın hüzünlü bir American Honey’si adeta. Quinzaine bölümünün akılda kalıcı filmlerinden Mobile Homes, içli ve metanetli bir yönetmen müjdeliyor.

WhatsApp Image 2017-05-25 at 12.31.38

OH LUCY!: Yılın en eğlenceli Amerikan bağımsızlarından olan film, Tokyo’da açılıp Los Angeles’a uzanan komik ve karanlık bir hayat yolculuğu ve geçmiş hesaplaşması takip ediyor. Eleştirmenler Haftası bölümünün ortalamanın üzerindeki filmlerinden.

THE WORKSHOP: The Class ile Altın Palmiye kazanmış yönetmen Laurent Cantet’nin bunca fena yarışma filmi arasında kendine yer bulamamış olmasıyla şaşırtan son filmi, epey didaktik ve dağınık son 20 dakikasına kadar gayet düzgün ilerleyen bir gençlik / suç dramı.

WhatsApp Image 2017-05-25 at 12.32.30

AFTER THE WAR: Belirli Bir Bakış bölümünün nitelikli ilk filmlerinden After The War, İtalya ve Fransa arasındaki, yıllara yayılan bir politik gerilimin mahvettiği hayatları takip ediyor. Olgun anlatımına rağmen süresini, eğey yayılan bir anlatımla harcayan film, yine de dikkate değer.

Benzer yazılar