Lagos – Londra treni son hızda: Afrobeat’in bugüne yansımaları

Lagos – Londra treni son hızda: Afrobeat’in bugüne yansımaları

28. Akbank Caz Festivali, zengin programında geniş bir modern Afrobeat seçkisine de yer veriyor. Karl Hector & the Malcouns, Nubya Garcia ve Bixiga 70 gibi isimleri dinleyeceğimiz festival öncesinde, Afrobeat’in uzun soluklu yolculuğunun bugünkü yansımalarına bir bakıyoruz.

Yazı: Cem Kayıran – İllüstrasyon: Ekmel Ayar

Yakın geçmişin müzik akımları, türlü şekillerde ve yenilenmelerle geri dönüyor. Kimi zaman sağlam temellerle birlikte yeniden inşa edilen ya da yorumlanan bu akımlar, geri dönüşlerini farklı şekillerde yapıyor. Günümüz rock sahnesinde 1960’lar ve 1970’lerin psikedelik rock’ının yadsınamayacak etkisinde ya da uzantıları bu coğrafyaya kadar gelen yeni nesil synth pop yükselişinin ardında paralellikler yakalamak mümkün. Bu örneklerde türlerin daha önce çizilmiş hatlarının dışına doğru adımların belirgin olduğunu söylemek zor. An itibariyle masaya yatıracağımız Afrobeat esintileri içinse durumun epey farklı olduğunu görüyoruz. İnsanı harekete geçiren, ritmi ve hissiyatı temeline alan Afrobeat akımının yolculuğunun günümüzde ulaştığı noktada fazlasıyla geniş bir ses skalasına ve farklı yaklaşımlarla değinmek gerekiyor.

Gurur, keyif ve özgürlük

Bilinen ilk Afrobeat örneklerinin 1920’li yıllarda Ganalı müzisyenlerin, farklı coğrafyalardan dans müziklerini kendi ritimleriyle harmanlamasıyla ortaya çıkmış olması, türün temelinde eklektik bir anlayışın yattığının en bariz işaretlerinden biri. Sonraki yıllarda özellikle Kongo, Kamerun, Nijerya, Güney Afrika gibi ülkelerden türeyen rumba, makossa ve kwaito gibi müziklerle, Afrobeat yelpazesi iyice genişledi. Müziğin işitsel dokuları ve karakteri, üretildiği yere bağlı olarak değişiklikler gösterse de Afrobeat’in en belirgin özelliği gurur, keyif ve özgürlüğü yansıtmasıydı. Türün öncüsü olarak kabul edilen Fela Kuti’nin “Afrika’nın müziği çok yüksek ve büyük bir ses; toplulukların sesi” sözleri, müziğin kıtada ne denli kuvvetli bir dışavurum aracı olduğunu özetliyor.

Fela Kuti’nin ismini de bizzat koyduğu Afrobeat’i, 1960’ların Batı Afrikasının highlife kültürüyle Afro-Amerikalıların funk ve cazıyla harmanlanıyordu. Geniş orkestralar, dinamik ritimler, kesintisiz bir groove ve uzun soluklu doğaçlamalar… Günümüzde dünyanın dört bir yanında üretilen ve bu kabarık ses okyanusundan ilham alan müziklere baktığımızda da bu unsurların çoğuna rastlamak mümkün.

Bugün ismini sıklıkla zikrettiğimiz çoğu müzik türünün için geçerli olduğu gibi, Afrobeat’in de temelini oluşturan müzik dub. 1980’lerden bugüne David Byrne, Paul Simon, Brian Eno, James Holden, TV On The Radio ya da Mombu gibi müziğin birçok farklı ucuna uzanan müzisyen ve grupların üretimlerinin arasına sıklıkla sızdığına tanıklık ettiğimiz Afrobeat’in müzik piyasasında hemen her köşeden karşımıza çıkması bir rastlantı değil. Küreselleşen ve sınırların haritalar üzerinde göründüğü kadar da kalın olmadığı günümüz dünyasında, yeni nesil müzisyenlerin de bu hazineyle tanışması, kendi çaplarında ve kimi zaman bilinçli kimi zaman bilinçsiz kültürel deneyleriyle özgün uyarlamalar yaratmaları çok daha olası bir hal aldı. Yukarıda değindiğimiz, 1950’lerden bugüne farklı Afrika ülkelerinde türeyen yaklaşım ve türler, günümüzde de hızlı bir akıntı halinde gelmeyi sürdürüyor ve Lagos’ta kaydedilen bir albüm, Londra’da bir plak dükkânının vitrininde hızlı bir şekilde boy gösterebiliyor. Müziğin bu denli ulaşılabilir olmasının olumsuz getirileri olduğu kadar farklı anlayışlar arasındaki duvarları saydamlaştırdığı gerçeği de göz ardı edilmemeli.

Başrolde yine Londra

Yeni nesil caz sahnesinin ya da son yılların en popüler “yeni” türlerinden grime’ın merkezi konumunda olan Londra’yı bu yazıda da ziyaret ediyoruz. Şehirdeki müzik sahnesinin geniş kültürel yelpazesinde Afrobeat dokunuşları her geçen gün daha belirginleşiyor. Türün önemli figürlerinden Tony Allen ve Orlando Julius’un yeni nesilden İngiliz müzisyenlerle projeler geliştirmesi, kayıtlar yapması ve turnelere çıkması, meşalenin ustalar tarafından buraya taşınması olarak da yorumlanabilir. Melez dans müziklerinin doğum yeri olan Londra’nın dans kulüpleri, geride kalan birkaç yılda temelleri yeni atılmış iki türle yankılanıyor: Afrobeats ve Afro swing.

Yazının tamamını okumak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:64’e ulaşabilirsiniz. 

Benzer yazılar