2025: En iyi 35 belgesel

Sorgulatan, ilham veren, gündem belirleyen veya sadece iyi vakit geçirten 35 belgeseli masaya yatırdığımız seçkimiz, yapım yılı 2025 olan belgesellerden oluşuyor.

Yazılar: Burcu Teker, Cem Kayıran, Ekin Sanaç, Elif Yılmaz, Harun Kubat, Marlene Janke, Utkan Çınar, Zelal Buldan


2000 Meters to Andriivka
(Yön: Mstyslav Chernov)

Rusya işgali altındaki Ukrayna’daki yıkımı anlatan 20 Days in Mariupol’un yönetmeni Mstyslav Chernov, bu kez 2023’teki karşı taarruz sırasında küçük ama stratejik bir köyü geri almak için tehlikeli bir orman hattından ilerlemek zorunda kalan askerlerin direnişini, bir savaş muhabiri gözüyle kayıt altına alıyor. Gözlemci konforunu iptal eden bu kayıt, izleyiciyi “tanıklık” pozisyonuna sabitleyip savaşın çıplak hakikatini sarsıcı biçimde gösteriyor.


Afterlives
(Yön: Kevin B. Lee)

Medya sanatçısı, film yapımcısı ve eleştirmen Kevin B. Lee’nin yönettiği, aktivist ve araştırmacıların tanıklıklarına yer veren Afterlives, şiddetin imgeleriyle nasıl yüzleşebileceğimizi sorgulayan çarpıcı bir görsel meditasyon. Antik Medusa heykelinden modern dijital arşivlere, ISIS propaganda materyallerinden sanal rekonstrüksiyonlara uzanan film, masaüstü belgesel formatını bir adli inceleme merceğine başarıyla çeviriyor. 


The Alabama Solution
(Yön: Andrew Jarecki, Charlotte Kaufman)

Yılın gözden kaçırılmaması gereken belgesellerinden olan yapım, ABD’nin en ölümcül hapishane sistemlerinden birindeki örtbası, çaresizlikten türeyen bir tanıklık diliyle ifşa ediyor. Duygusal manipülasyondan bilinçli biçimde uzak durup, izleyiciyi ceza adaleti ve toplumsal sorumluluk kavramları üzerine düşünmeye davet edişiyle hanesine artı puanları topluyor.


Ange & The Boss: Puskás in Australia
(Yön: Cam Fink, Rob Heath, Tony Wilson)

Tarihin en iyilerinden biri olarak gösterilen Macar futbolcu Ferenc Puskás’ın 80’lerin sonunda Melbourne’e gelip oranın Yunan göçmelerinin kurduğu takımda teknik direktörlük yapmasını anlatıyor. Takımın kaptanı ve Puskás’ın şoförü (!),  günümüzün ünlü teknik direktörlerinden Ange Postecoglou. Futbolcuların Puskás ile olan ilişkilerini anlatırkenki açık hafızaları ve olayların komikliği, sevimliliği; belgeselin çoğunu tebessümle izletiyor.


Becoming Led Zeppelin
(Yön: Bernard MacMahon)

Arşiv görüntülere dayanan, hatta bazı şarkıların neredeyse baştan sonra canlı performanslarının yer aldığı; hayattaki grup üyelerinin de güzel oyulmuş ahşap sandalyelerde sakin sakin olan biteni anlattığı ve onlar dışında hiçbir konuğun olmadığı bir iş. Merhum John Bonham’ın ilk kez bu belgeselde duyulan, kendi sesinden röportajları da önemli.


Bibaa & Nicole: Murder in the Park
(Yön: Alexander Thomas ve Lindsay Konieczny)

2025’in en sarsıcı gerçek suç belgesel serilerinden biri olan Bibaa & Nicole: Murder in the Park, iki kız kardeşin bir Londra parkında öldürülmesiyle sonuçlanan trajik olayın ardındakileri acımasız bir dürüstlükle ortaya koyuyor. 2020 yazında Bibaa Henry ve Nicole Smallman’ın doğum günü kutlamasından sonra kayboluşları, polisin gecikmeli müdahalesi ve sonradan ortaya çıkan skandal davranışları belgeselin merkezinde.


Black Is Beautiful: The Kwame Brathwaite Story
(Yön: Yemi Bamiro)

Harlem’den Dakar’a uzanan görsel bir yolculuk sunan bu belgesel, “Black Is Beautiful” sloganının ardındaki insanı ve felsefeyi tüm ihtişamıyla ortaya koyuyor. Odağımızdaki fotoğrafçı Kwame Brathwaite’ın objektifinden, Siyah yaşamın neşesini belgeleyen portrelerin, topluluğun özgüvenini nasıl şekillendirdiğinin izini sürerken; kimlik, estetik ve güç arayışının tarihsel yankılarını da aktarıyor.


Boy George & Culture Club
(Yön: Alison Ellwood)

Bir zamanlar dünyada uçtan uca yakaladığı ilgi Beatlemania’yı aratmayan Boy George ve Culture Club ekibinin, çoğumuz için belki de kulaktan dolma olan hikâyesindeki bazı önemli boşluklar doluyor. Grubun esansını, iç dengesindeki kırılganlıkları, düşme-kalkmaları ve özellikle de medyanın uyguladığı sistematik zorbalık ile Boy George’un ona verdiği tokat gibi yanıtları görünür kılıyor.


Come See Me in the Good Light
(Yön: Ryan White)

Terminal bir kanser teşhisiyle yüzleşen ünlü şair ve performans sanatçısı Andrea Gibson ile partneri Megan Falley’nin; yaşamı, sanatı ve aşkı kucakladıkları gündelik anlar. Belgesel, mizah ve hassasiyetle bezeli bir duygusal portre çizmekle kalmayıp, yaşamın kırılganlığı ve direnci üzerine incelikli, çarpıcı bir meditasyon sunuyor.


Court of Gold
(Yön: Jake Rogal)

Odakta 1992’deki Dream Team’den bu yana en ihtişamlı kadrosuyla altın madalyaya uzanan ABD takımı, Wembanyama’lı Fransa, Jokic’li Sırbistan ve SGA’li Kanada var. Antrenman ve maçlardan görüntülerin yanı sıra pek çok oyuncu, koç ve basın mensubuyla yapılmış röportajlarla henüz hafızalarda tazeliğini yitirmemiş Olimpiyat Oyunları’na içeriden bir bakış sunuyor. Basketbol ve özellikle NBA takipçilerini memnun edecek nüanslar mevcut elbette. 


Cover-Up
(Yön: Laura Poitras)

Hükümetler, medya imparatorlukları gibi kurumsal otoritelere duyduğu güvensizliği hâlâ taptaze olan ve üretimlerine Substack’te devam eden 88 yaşındaki Pulitzer ödüllü araştırmacı gazeteci Seymour Hersh’ün, 20 yılı bulan ikna sürecinin nihayetinde Laura Poitras – Mark Obenhaus ikilisine röportaj vermeyi kabul ettiği belgesel, gazetecinin kariyerine kapsamlı bir bakış atarken ABD’nin karanlık yanlarına da ışık doğrultuyor. 


Dear Ms.: A Revolution in Print
(Cecilia Aldarondo, Alice Gu, Salima Koroma)

Erkekler, diyet sırları, tarifler, ebeveynlik gibi konulara odaklı; kadınları, ataerkil kapitalist sistem altında “ev hanımı” ve / veya “tüketici” rolleriyle tanımlamaya öncelik veren dergi sektörüne bir güneş gibi doğan Ms.’in öyküsüne derinlemesine bir bakış. Belgesel kürtaj hakkı, cinsiyet politikaları, ekonomik eşitsizlik, dili cinsiyetsizleştirme gibi meseleleri doğrudan ele alarak kadın özgürlüğü söylemi üzerindeki etkisiyle düşüncede değişimi temsil eden derginin çığır açan mirasının derinliklerine dalıyor.


Die Möllner Briefe
(Yön: Martina Priessner)

Teselli eden sesler hiç duyulmadığında, yazılmış dayanışma cümleleri kasten ulaştırılmadığında ne anlama gelir bu? 2025 Berlinale’de prömiyerini yapan belgeselde yönetmen Martina Priessner, İbrahim Arslan’ın peşine düştüğü sesleri takip ediyor: 1992’de Mölln’de gerçekleşen ırkçı kundaklama saldırısından sonra ailesine destek amacıyla gönderilen, ancak teslim edilmek yerine şehir arşivine kaldırılan mektuplar. 


Endless Cookie
(Yön: Peter Scriver, Seth Scriver)

Kontrol edilemeyen düşüncelerle şekillenen bir zihnin içinden anlatılan, alışılmadık derecede sıcak bir aile portresi… Üvey kardeşler Seth ve Pete Scriver’ın sohbetlerini, farklı animasyon teknikleriyle katmanlayan anlatı; travmayı estetize etmeden, samimi ve oyunbaz bir anlatım kuruyor. Hem güldüren hem iç gıcıklayan bir dürüstlüğe yaslanıyor.


Ferhangi Bir Yaşam
(Yön: Selçuk Metin)

Hem Ferhan Şensoy’un kendi görsel arşivi hem de katılımcılarıyla gayet dinamik, eksiği olmayan; bu son derece verimli hayatı hakkıyla anlatan bir belgesel. Yakın dostlar, aile bireyleri ve sahne arkadaşlarının tanıklıklarıyla Şensoy’un karakterine, üretkenliğine ve “kendi diliyle yaşayan bir tiyatrocu” olma hâline yakından bakılıyor.


Fiume o morte!
(Yön: Igor Bezinović)

“Fiume veya ölüm!” sloganıyla tarihe kazınan, şair, asker ve faşist otoritesiyle tanınan Gabriele D’Annunzio liderliğinde 1919’da yaşanan Fiume (bugünkü Rijeka) işgali üzerine… Geçmişi bugünün gözüyle sorgulayan deneysel bir anlatımla kimlik, mücadele, milliyet ve iktidar temalarını işleyen belgesel; toplumlara dair dinamikler üzerine düşündürüyor.


Island of the Winds
(Yön: Hsu Ya-Ting)

Island of the Winds, Taipei’nin kenarındaki Losheng Sanatoryumu’nda yıllardır yaşamlarını sürdüren lepra (hansens hastalığı) hastalarının gündelik yaşamına odaklanan dokunaklı bir belgesel. 1930’lardan beri ayrıştırılan bu topluluk, devletin araziyi yıkıp geliştirme planlarına karşı on yıllardır mücadele hâlinde. 12 yılda tamamlanan film de bu direnişi, dayanışmayı ve unutulmuş hayatların onurunu sinematik bir dinginlikle ortaya koyuyor. 


It’s Never Over, Jeff Buckley
(Yön: Amy Berg)

Konu Buckley gibi oldukça fotojenik bir isim olunca bolca fotoğraf kullanımı söz konusu. Eski röportajlarından, genelde dış ses olarak, kesitler ve tabii ki müziği el korkak alıştırılmadan kullanılmış. Telesekreter mesajları özellikle ciddi bir süre alıyor. Canlı performanslar da yapımın elmasları. Ufak bir şapka da Aimee Mann’in coolluğuna çıkaralım.


John Candy: I Like Me
(Yön: Colin Hanks)

Tom Hanks, Steve Martin, Bill Murray, Eugene Levy ve daha pek çok ünlü isim; bir dönemin efsane komedyeni meslektaşları John Candy’yi anlatmak üzere kamera karşısında. Belgesel, Candy’yi sadece bir “komedyen” olarak görmüyor ve aile arşivleri, kamera arkası hikâyeler, yakınlarının anlatımları ve kendi sözleri aracılığıyla bilinen imajını nasıl şekillendirdiğini ve yıldız olmanın sorumluluklarını nasıl üstlendiğini de aktarıyor.


Kardeş Türküler ile 30 Yıl
(Yön: Çayan Demirel, Ayşe Çetinbaş)

Adana Altın Koza’da Jüri Özel Ödülü alan belgesel, yönetmenliğini Çayan Demirel’in başlattığı bir çalışmanın sağlık sorunları sebebiyle Ayşe Çetinbaş tarafından devralınarak tamamlanmasıyla ortaya çıktı. Bir yandan Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin karanlık geçitleri, bir yandan sahnedeki ısrarla sürdürülen o barış dili… Kardeş Türküler ile 30 Yıl, tüm bu gerilimin tam ortasında nefes alıyor.


Mr Nobody Against Putin
(Yön: David Borenstein & Pavel Talankin)

Sundance’de Dünya Sineması Belgesel Özel Jüri Ödülü’ne layık görülen Mr Nobody Against Putin, Moskova’dan kilometrelerce uzakta, Ural kasabasındaki bir öğretmenin kamerasından Rus eğitim sisteminin savaş makinesine dönüşümünü belgeliyor. Filmin baş mimarı, öğretmen Pavel Talankin’in can güvenliği endişesiyle Rusya’dan kaçmak zorunda kaldığı yapım, totaliter rejimler altında sıradan insanın nasıl direnişe çekildiğini belgeleyen nadir filmlerden.


Mr. Scorsese
(Yön: Rebecca Miller)

Scorsese’nin kişisel arşivine sınırsız erişim sunan beş bölümlük seri, başta sinema tutkusu olmak üzere romantik ilişkilerinin, bağımlılıkla mücadelesinin, dinle olan bağlarının ve iniş çıkışlarla dolu hayat yolculuğunun detaylı bir haritasını çıkarıyor. Scorsese ile yolu kesişen Robert De Niro, Leonardo DiCaprio, Margot Robbie, Daniel Day-Lewis ve Steven Spielberg gibi isimleri de konuk eden belgesel; sinemaya adanmış bir ömrün izinde derin bir keşfe dönüşüyor.


The Mortician
(Yön: Joshua Rofé)

Ölümün karşı konulamaz doğasını ve ticari kâr arayışının etik bedelini incelikle sorgulayan üç bölümlük suç belgeseli, California’daki köklü bir aile cenaze evinin görünürdeki saygınlığının ardına saklanmış karanlık gerçekleri ortaya çıkarıyor. Röportajlar, arşiv görüntüleri ve Lamb Funeral Home’u devralan David Sconce’un ifadeleriyle örülü anlatı, ölüm endüstrisinin gölgede kalan yüzünü sert ama tesirli bir biçimde ekrana taşıyor.


NIÑXS
(Yön: Kani Lapuerta)

Kani Lapuerta’nin ilk uzun metrajı, Meksika’nın küçük Tepoztlán kasabasında yaşayan trans genç Karla’nın ergenlik yolculuğunu içsel bir günlük gibi filme alıyor. Sekiz yıl boyunca biriken görüntülerle ortaya çıkan anlatıda Karla, kimliğiyle birlikte kendini ifade etme biçimini de keşfederken film geleneksel belgesel anlatılarını yıkarak özne ve yönetmen arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor.


Octopus!
(Yön: Niharika Desai)

İki bölümlük belgeseli bir dev pasifik ahtapotunun yaşam döngüsünün izini sürüyor. Hem de animasyon ve stop-motion’la süslenmiş canlandırmalar ve Phoebe Waller-Bridge’in ironisi bol, dördüncü duvarı duvardan saymadığı anlatımı eşliğinde! Aristo’nun ahtapotları “aptal yaratıklar” olarak görmesinden Hokusai’nin Tako to Ama’sına, kafadan bacaklıların sosyal tarihi etraflıca keşfedilirken; ahtapotlarla kendilerine özgü bağlar geliştirmiş kimselerle mevzunun derinlerine inilen röportajlar yapılmış.


Pee-wee as Himself 
(Yön: Matt Wolf)

Kırmızı papyonu ve retorik soru ifadesi “Sen öylesin biliyorum da ben neyim peki?” ile hafızalarda yer eden Pee-wee Herman’a hayat veren Paul Reubens odakta. Son söyleşi kaydı için planlanan tarihten yalnızca bir hafta önce hayatını kaybeden oyuncu, cinsel kimliğinden “hayatının dev dipnotları” olarak tasvir ettiği tutuklamalara, sevilen alter egosunu gerçek benliğinden ayırmasının ardındaki neden – sonuçları tartışıyor.


The Perfect Neighbor
(Yön: Geeta Gandbhir)

2023’te Florida’da Ajike “AJ” Owens isimli Siyah kadının vurularak hayatını kaybettiği trajik bir cinayet üzerinden, adalet terazisinin ne kadar taraflı olabileceği sorgulanıyor. Manipülasyona maruz bırakmadan gerçeği göstermeyi seçen The Perfect Neighbor, meselesini aktarmadaki özgün yaklaşımla son dönemin en sıra dışı belgesellerinden birine dönüşüyor. 


Put Your Soul on Your Hand and Walk
(Yön: Sepideh Farsi)

16 Nisan 2025’te İsrail’in saldırısı sırasında ailesiyle birlikte hayatını kaybeden Filistinli foto muhabir Fatima Hassouna ve Gazze’ye seyahat edemeyen yönetmen Sepideh Farsi arasında yaklaşık bir yıl süren video görüşmeler aracılığıyla Gazze’deki gündelik yaşam, korku ve direniş… Belgesel, kaderine terk edilmiş bir coğrafyanın sesini ve varlığını ne denli görünür kılabileceğini gösteren güçlü bir mücadelenin özeti.


Remake
(Yön: Ross McElwee)

Oğlunun ani ölümü gölgesinde kendi sinemasal hayatını yeniden düşleyen McElwee; arşivindeki ev görüntülerini, filmi Sherman’s March’ı yeniden kurgulama çabasıyla birleştiriyor. Kaybın, hafızanın ve kameranın aile bağlarını şekillendirmesi zekice ve içe dönük bir dille keşfediliyor. Geride hem melankolik hem de keskin bir farkındalık kalıyor.


Sally
(Yön: Cristina Costantini)

Uzaya çıkan ilk Amerikalı kadın Sally Ride’ın ilham verici hikâyesi. Sönmeyen azmi ve başarılı kariyeriyle alanda kadın görünürlüğünü artırırken, 27 yıllık partneri Tam O’Shaughnessy ile paylaştığı özel hayatının ölümünden sonra öğrenilmesi; onu bilimin ve LGBTİ+ temsiliyetinin unutulmaz isimlerinden biri hâline getirdi. Emmy ödüllü yönetmen, sırlarla örülmüş bu hayatın duygusal gizemini yavaş yavaş aralıyor.


Shifting Baselines
(Yön: Julien Élie)

Konumuz, Elon Musk’ın SpaceX Starbase projesinin Boca Chica, Texas’taki küçük sahil köyünü nasıl derinden dönüştürdüğü. Gökyüzünün ve kıyı ekosistemlerinin dramatik şekilde değiştiği bu alanda 50 katlı roketlerin gölgesinde yaşamayı öğrenmeye çalışan yerel halkın ve burayı uzaya açılan yeni kapı olarak görenlerin hikâyeleri, insan odaklı gözlemlerle anlatılıyor.


Shifty
(Yön: Adam Curtis)

Adam Curtis, arşivden seçtiği çarpıcı görselleri müzik ve etkileyici montajlarla harmanlayarak Britanya’nın Thatcher sonrası toplumunda yaşanan dönüşümü, politik çıkarlar, medya imgeleri ve bireysel kimliklerin çatışması üzerinden inceliyor. Beş bölümlük seri, politikadan popüler kültüre, yerel yaşamdan ulusal mitlere kadar geniş bir yelpazede “ne olduğuna inandığımız” ile “gerçekte olan” arasındaki kırılgan çizgiyi irdeliyor.


Sly Lives! (aka the Burden of Black Genius) 
(Yönetmen: Questlove)

Soul ve R&B’yi psikedelik rock ile birleştiren funk müzik dehası Sylvester Stewart’ın Sly and the Family Stone grubuyla yakaladığı parlak çıkış ve kariyerini raydan çıkaran kişisel meseleler anlatının bel kemiğini oluştursa da dikkatleri çekmek istediği asıl mesele çok daha derin. Yönetmen, Stone’un süratli düşüşünde ırk faktörünün de belirleyici bir rol oynadığını savunarak, izleyicisini Amerikan kültüründe Siyah süperstarları beyaz emsallerinden farklı bir konuma yerleştiren unsuru sorgulamaya teşvik ediyor.


Sound Dreams of İstanbul
(Yön: Anıl Eraslan)

Çok yönlü müzik insanı Anıl Eraslan, bir rüyadan yola çıkarak İstanbul özgür doğaçlama sahnesini merceğine oturtan bir belgesele imza attı. Sound Dreams of İstanbul, şehrin bildiğimiz hâlinden çok, hatırladığımız ya da düşlediğimiz hâliyle ilgileniyor. Netice de dinlemek, bazen görmeyi de değiştiren bir eylem.


Taurasi
(Yön: Katie Bender Wynn)

Üç bölümlük anlatı, olimpiyat altınlı basketbol ikonunun istisnai yolculuğu ve bitmek tükenmek bilmeyen mükemmellik arayışını incelerken ardında bıraktığı miras, spor üzerinde yarattığı tesir ve gerek saha içi gerekse saha dışında elde ettiği başarıları şeffaf biçimde gözler önüne seriyor. Özellikle Moskova yıllarına ayrılan kısımların seyir zevki epey yüksek, Diana Taurasi de harika bir anlatıcı.