Zeynep Miraç ile Ferhangi Bir Yaşam ve ardındakiler
Röportaj: Utkan Çınar
Dünyada özellikle son on yıldır belgesel türünün tavan yaptığını söyleyebiliriz. Özellikle biyografik işler oldukça ilgi görüyor ve bu konudaki beceri de gelişiyor. Türkiye’de de eli yüzü düzgün bir belgeseli hak eden çok fazla önemli ve değerli isim olsa da bu konuda yeterince bir bolluk olduğunu söylemek mümkün değil. O yüzden ENKA Sanat sponsorluğunda, Selçuk Metin’in yönetmenliğini yaptığı ve Zeynep Miraç’ın da senaryosunu kaleme aldığı; Türkiye tiyatrosunun ve mizahının en önde gelen isimlerinden Ferhan Şensoy üzerine çekilen Ferhangi Bir Yaşam çok mutlu etti bizi. Hem Şensoy’un kendi görsel arşivi hem de katılımcılarıyla gayet dinamik, eksiği olmayan; bu son derece verimli hayatı hakkıyla anlatan, herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğimiz bir iş çıkmış ortaya.
Yapımın senaristi Zeynep Miraç ile Ferhangi Bir Yaşam belgeseli üzerine konuştuk.
Öncelikle projenin yapım sürecini sormak isterim. Ne zaman başladı ve ne kadar sürdü? Belgeselde gördüğümüz kadarıyla Şensoy’un yoğun bir kişisel görsel arşiv malzemesi var. Bunları tarama ve seçim yapma süreci nasıldı? Özellikle İstanbul’u Satıyorum turnesinin Erol Günaydın’lı Münir Özkul’lu sahne arkası videoları adeta cevher. Montaj sürecini de sormak isterim. Nasıl gerçekleşti? İnsan süre kısıtlaması olmasa da birkaç saat daha o eğlenceli hikâyeleri izlemek istiyor.
Aslında bu belgesel Ferhan Şensoy’un sağlığında yapılacaktı. Yapımcı ve yönetmen arkadaşım Selçuk Metin kendisiyle konuşmuş, olurunu almıştı. Lakin sağlığı bu projeye başlamaya el vermedi ne yazık ki. Kaybından birkaç yıl sonra ise kızlarıyla devam etti çalışmalar. Arşiv, belki de bu filmin başrol oyuncusu. Ferhan Bey aldığı amatör kamerayla hayatının pek çok ânını kaydetmiş. Kızlarının bebekliği, Ferhangi Şeyler turneleri, Münir Özkul ve Erol Günaydın’ın kulis görüntüleri… Çoğunlukla arşivle ilgili eksikler bağlar elimizi, bu kez bu kadar zengin malzemenin içinden çıkmak yordu. Selçuk iğne oyası gibi işledi her kaydı.
Ferhan Şensoy hayat öyküsünü kendi kaleminden ayrıntılı şekilde anlatmış da bir sanatçı. Bu durum size nasıl kılavuzluk yaptı? Projenin başında ağırlık vereceğiniz alanları nasıl belirlediniz?
Evet, Ferhan Şensoy hem otobiyografik kitapları hem de yaşamını şiir formunda aktardığı desteleriyle muhteşem bir kılavuz oldu bize. En zoru, görece kısa ama zengin bir yaşantıdan iki saatlik bir anlatı damıtabilmek. Türk tiyatrosundaki özgün yeri, benzersiz dili, kitapları, karakteri… Projenin başındaki notlarımız, filme aktardıklarımızın üç misliydi. Ancak belli bir süre içinde kalabilmek her zaman elemeyi gerektiriyor.
Tabii Şensoy’un hayatından birçok isim de proje için kameranızın karşısına geçmiş. Bu konuda da oldukça doyurucu. Acaba ulaşamadığınız ya da belgeselde yer verme fırsatı bulunamayan isimler de oldu mu?
Bu kadar üretken bir insanın yaşamını paylaştığı kişi sayısı çok daha fazla elbette. Ancak bir kurgu içinde ne yazık ki belirli sınırlamalar olmak zorunda. Bizi üzen bu filmi Rasim Öztekin’siz, Erol Günaydın’sız, Münir Özkul’suz yapmak oldu.

Filmi izlemek isteyen okuyucularımız nasıl ulaşabilir? Vizyona girme planı veya platformlarla anlaşma gibi durumlar söz konusu mu?
Enka Açıkahava Tiyatrosu’ndaki prömiyerin ardından kendi evinde, Ses Tiyatrosu’nda gösterimler oldu. Bunların yanı sıra film “turneye de çıkacak”. Farklı şehirlerde gösterimler planlanıyor.
Ne kadar “eskiden iyiydi” benzinli nostaljik yakınmaları çok sevmesek de yapım boyunca o dönemlere bir öykünme hissediyor insan. Şensoy’un enerjisi, mizahı; yaşadıklarını iyi kötü her şeye kara mizah da olsa yaklaşımı belki bunu yaratan. Siz yapım üzerine çalışırken nasıl bir ruh hâlindeydiniz?
Sizinle benzer bir ruh hâliydi yaşadığım… O güzel günleri kaçırmışım hissi üzdü beni. Türkiye’nin “iyi dönemi” pek yoktur ama sanırım onun parladığı, ürettiği yıllar bugünden iyiydi. Türkiye’nin “daha iyi dönemi” diyebiliriz belki. Öte yandan o günleri daha iyi yapanlar da yine Ferhan Şensoy gibilerdi. Yılmayan, vazgeçmeyen, doğru bildiğinden ayrılmayan, ikbal peşinde koşmayan insanlar… Mizah çok güçlü bir silah, saldırı için de savunma için de… Belki de mizahla ilişkisi güçlü olanlar kalıyor geleceğe.
Şensoy şanslı bir isim olduğunu söylüyor yapımın başında. İçine doğduğu şartlar, eğitim hayatı gibi konular potansiyelini gerçekleştirmesinde, hem yerele hem evrensele dokunma becerisini geliştirebilmesinde kendi yeteneği ve azmi kadar önemli. Onun Türkiye şartlarında “milyonda bir” diyebileceğimiz bir ânı yakaladığına katılır mısınız? Şu andaki ülke şartlarında başka bir Ferhan Şensoy çıkabileceğine inancınız olur mu? Yani kavuğun bir sonraki sahibini hayal edebiliyor musunuz?
Beni şaşırtan bir sözdür, “şanslıyım” demesi… Başka türlü bakarsak, bir başka coğrafyada daha şanslı olabilirdi gibi gelir bana. Ama sanırım yaptıklarından tatmin olmuş bir kişinin muhasebesiydi ona bunu söyleten. Elbette doğduğu aile, Galatasaray Lisesi, imkânlar onun şans tarafında yer almasını sağlamıştır. Ama bambaşka bir yeteneği var, bambaşka bir ruhu, bakış açısı… Bu, Allah vergisi belki ama onu nasıl parlattığı, zihnini nasıl doldurduğu ve ailesinden de dinlediğimiz gibi nasıl bir gayretle çalıştığı da şans değil de emek hanesine yazılmalı bence. “Milyonda bir”dir, doğru. Bugünün konjonktürü bir Ferhan Şensoy daha yaratır mı, sanmam. Kavuk konusunda gelince… Ferhan Bey kendisinden sonraki iki kavukluyu da onaylamış. Sonrası ne olur, bilmiyorum. Açıkçası kavuk tartışmasının da gereğinden fazla büyütüldüğünü düşünüyorum. Bir kültürel miras elbette, yadsıyamayız. Ama bir sembol olduğunu da unutmamak gerek.
Şensoy’un yaratıcılığının zirve noktaları 1980-2000 arası desek yanlış olmaz herhalde. Yapım da ağırlığını bu döneme veriyor. Sonrasında, onun da oyunlarında öngördüğü şekilde belki, ülkenin ve de dünyanın hızla değişen siyasi ve kültürel atmosferinin onu kötü etkilediğini; hem işlerinin hem duygu durumunun değişen şartlara uyum sağlamakta zorlandığını söyleyebilir miyiz?
Söyleyebiliriz ne yazık ki. Ferhan Şensoy’un anavatanı Beyoğlu. Onun üretimindeki değişiklikleri, Beyoğlu’nun dönüşümüne paralel olarak değerlendirmek mümkün. Beyoğlu değiştikçe, her ne kadar orada yaşasa da, git gide içine kapanıyor. Kültürel yozlaşma onu büyük oranda yıpratıyor. En büyük korkularından biri yıllar boyunca büyük emek ve fedakârlıkla ayakta tuttuğu Ses Tiyatrosu’nun AVM ya da otopark olması… Bu bile yetmez mi insanın hayatla ilişkisini değiştirmeye? Değişen şartlara uyum sağlamakta zorlanıp zorlanmadığını sordunuz ya, soruya soruyla cevap verme antipatikliğine düşme pahasına söyleyeyim: Değişen dünyaya ve değişen Türkiye’ye uyum sağlamakta zorlanmayanımız var mı?

