2025 sonbahar - kış: Korku sinemasının altın mevsimi
Yazı: Tuğçe Ulutuğ
Korku sinemasının asıl mevsimi, sonbahar yapraklarının yere düştüğü, şehrin sokaklarının biraz daha karardığı zamanlar elbette. Yazın bitişi yaklaşırken maskeli istilacılar, ölümsüz canavarlar ve devasa yaratıklar; sinema salonlarında kendilerini yeniden hissettiriyor.
2025’in son düzlüğüne girerken, vizyonun korku menüsünde geri dönen kült seriler ve usta ellerden çıkan bazı taze kâbuslar var.

The Conjuring: Last Rites
(5 Eylül)
James Wan’ın başlattığı Conjuring evreni, on yılı aşkın süredir korku sinemasının en büyük markası. 2.2 milyar dolarlık gişesiyle tarihin en çok kazanan korku serisi ve kuşkusuz modern dönemin en popüler “haunted house” anlatısı. Last Rites ise bu uzun yolculuğun son durağı. Patrick Wilson ve Vera Farmiga, Warren çifti olarak son kez karşımızda…
Yıl 1976. Jack ve Janet Smurl, çocuklarıyla birlikte Pensilvanya’da yeni bir eve taşınıyor ama ev kısa sürede bir kâbusa dönüşüyor. Görünmeyen bir varlık ailenin hayatını ele geçirirken, takvim 1985’i gösterdiğinde tehdit giderek daha da korkunç hâle geliyor. Smurllar, çareyi Warren çiftine başvurmakta buluyor.
Emeklilikten çıkan Ed ve Lorraine, yalnızca yeni bir şeytan çıkarma vakasıyla değil; kendi geçmişleriyle de yüzleşmek zorunda kalıyor. Ve finalde saklanmış bir iblis, çiftin son büyük savaşı için kapıyı aralıyor.
Filmi Michael Chaves yönetmiş. Daha önce The Devil Made Me Do It ve The Nun II ile evrene katkı vermişti. Önceki kimi işleri karışık eleştiriler almış olsa da bu kez final sorumluluğunu üstlendiği için daha başarılı bir yapım izleyeceğimizi düşünüyorum. Seriyi başından beri takip edenler için Last Rites bir dönemin kapanışı. On yılı aşkın süredir yanımızda olan Warrenlara son kez eşlik etmeye hazır mıyız?
The Long Walk
(12 Eylül)
Stephen King’in Richard Bachman takma adıyla 1979’da yayınladığı The Long Walk, şimdi Francis Lawrence’ın yönetmenliği ile karşımıza çıkıyor. Bu ikilinin bir araya gelmiş olması bile heyecanlanmaya yeterli.
Film, her yıl düzenlenen ölümcül bir yürüyüş yarışmasına katılan gençlerin hikâyesini anlatıyor. Katılımcılar belirli hızın altına düştüğü an öldürülüyor. Yarışmayı kazanmanın sırrı ayakta kalan son kişi olmak. Yani koşullar acımasız, sonuç kaçınılmaz. Battle Royale ve The Hunger Games ile mutlaka karşılaştırılacaktır ama King’in küçük kasaba anlatısıyla, bu hikâye çok daha kişisel ve karanlık hissetirecektir. Lawrence’ın geniş ölçekli aksiyon deneyimi, Stephen King’in karanlık temposuyla birleşince neler olacak merakla bekliyorum.

Him
(19 Eylül)
Korku sinemasıyla spor genelde aynı sahnede buluşmaz. Ama Him, sahayı hem ter hem de kanla doldurmayı vadediyor. Justin Tipping’in yönettiği film, ilk bakışta bir spor dramasını andırıyor: Tyriq Withers, umut vadeden genç bir futbolcu; Marlon Wayans ise kariyerinin son demlerini yaşayan, eski ihtişamını kaybetmiş bir oyun kurucu. Genç sporcu, izole bir tesiste bu ağır figürün gölgesinde eğitime başlıyor. Ama disiplin ve antrenmanla açılan kapı, kısa sürede paranoya ve kabusa çıkıyor.
Julia Fox ve Tim Heidecker gibi isimlerin de rol aldığı film, Amerikan futbolunun kapalı evrenini ve onun toksik hiyerarşilerini rahatsız edici bir yolculuğa dönüştürüyor. Alt metinde ırk, güç ve erkeklik meseleleri var. Nasıl ki Get Out’ta ırkçılık, Us’ta kimlik ve ikizlik üzerine paranoya işlenmişse, Him de “takım ruhu”nun arkasındaki çürümüşlüğü gözler önüne seriyor. Spor filmlerinde görmeye alışkın olmadığımız kadar sert ve karanlık bir deneyim bizi bekliyor olabilir, hazır olalım.
The Strangers: Chapter 2
(26 Eylül)
2008’deki The Strangers, ev istilası korkusunu modernize ederek türün mihenk taşlarından biri olmuştu. Renny Harlin’in geçtiğimiz sene başlattığı üçlemenin ikinci adımı Chapter 2, bu kâbusu büyütmeye niyetli. Madelaine Petsch’in canlandırdığı Maya, bir kez daha “Maskeli Adam”, “Dollface” ve “Pin-Up Girl”ün insafına kalıyor.
İlk bölüme gelen kimi eleştiriler, ikinci bölümün daha güçlü bir dramatik yapı kurma baskısını artırmıştı. Maskeli katillerin herhangi bir nedenden ziyade sadece “orada oldukları için” öldürüyor olmaları beni bu seriden en çok kopartan şey olmuştu. Umarım ikinci bölümde bazı şeyler açıklığa kavuşur. Harlin, şiddeti görsel bir şova dönüştürmek yerine gerilimi katman katman örerse, Chapter 2 serinin yeniden dirilişi olabilir. Yani aslında bu film tüm seriyi ya kurtaracak, ya da kurtarılamaz bir çukura sürükleyecek…

Keeper
(3 Ekim)
Osgood Perkins son yıllarda adını korku sinemasının yeni “yavaş dehşet” ustalarından biri olarak duyurdu. 2024’te Longlegs ve bu senenin başında The Monkey ile zaten gündemdeydi, şimdi ise Keeper ile tekrar sahnede. Filmde Malcolm ve Liz çifti, yıl dönümlerini kutlamak için dağ evine gider. Ama Malcolm aniden şehre dönmek zorunda kalınca Liz, tek başına uğursuz bir varlıkla yüzleşmesi gerekir.
Perkins’in alametifarikasının; ağır tempolu, neredeyse hipnotik atmosferiyle korkuyu sıradan mekânlardan çıkarması olduğunu düşünüyorum. Misal izole bir dağ evini, bilinç dışının karanlık bir yansıması olarak kullanacak belki de. Cadılar Bayramı sezonunda arthouse korku arayanlar için birebir.
Bone Lake
(3 Ekim)
Spoonful of Sugar ile tanınan çılgın yönetmen Mercedes Bryce Morgan’ın yeni işi Bone Lake, erotik-psikolojik korkunun günümüzde pek sık denenmeyen damarına dalan bir hikâyeyle karşımızda. Bir çiftin lüks bir malikanede başlayan tatili, gizemli başka bir çiftin gelişiyle hızla rayından çıkıyor ve önce kıskançlık ve merakla başlayan huzursuzluk, kısa sürede seks, yalan ve manipülasyonla örülü bir hayatta kalma savaşına dönüşüyor. Filmin sloganı “Kaç kişiyi öldürdün?” zaten yeterince kışkırtıcı.
Kara mizahı, cinselliği ve kanlı şiddeti harmanlayan Bone Lake; festival gösterimlerinde “hem rahatsız edici hem de baştan çıkarıcı” yorumları aldı. Erotizmi güç ilişkilerinin ve ikiyüzlülüğün parçası olarak kullanmış olması, filmi sıkıcı kanlı erotik bir anlatıdan daha anlamlı ve karanlık bir yere sürükleyecek gibi.
V/H/S/Halloween
(3 Ekim, Shudder)
2012’de başlayan V/H/S serisi, found-footage antolojiler içinde kendine has bir yer edinmiş bir iş. Her bölüm farklı yönetmenlerden, kısa ama yoğun kabus parçaları içeriyor. Bu yıl gelen sekizinci film, adını da aldığı üzere Halloween temasına odaklanıyor. Bryan M. Ferguson, Paco Plaza, Anna Zlokovic ve Alex Ross Perry gibi isimlerin katkısıyla; VHS estetiği bu kez tamamen “Cadılar Bayramı korkuları” için seferber edilmiş durumda.
V/H/S/Halloween, bağımsız korku dünyasının kolektif enerjisini hissettiren bir proje. Shudder’da yayımlanacak olması da filmi dünya çapında erişilebilir kılıyor. Evin karanlık köşelerinde gizlenen kameralar, kanlı şakalar ve retro VHS hissi… Her yıl bu zamanların vazgeçilmez parçası hâline gelen seri, bu kez belki de en doğrudan mevsimsel yorumunu yapacak. Antolojiyi sevenler için kaçırılmayacağı kesin.

Black Phone 2
(17 Ekim)
Doctor Strange’in yazar – yönetmeni Scott Derrickson’ın 2021’de vizyona giren The Black Phone filmi, Joe Hill’in kısa hikâyesinden uyarlanmış ve Ethan Hawke’ın Grabber karakteriyle hafızalara kazınmıştı. Şimdi aynı ekip geri dönüyor ve Hawke yeniden maskesini takıyor.
Artık 17 yaşında olan Finn, esaretinden kurtulsa da travmalarının gölgesinden çıkamıyor. Bu kez kardeşi rüyalarında kara telefondan gizemli çağrılar almaya başlıyor ve Alpine Lake adlı bir kış kampında üç erkek çocuğunun bilinmeyen bir varlık tarafından takip edildiğine tanık oluyor. Finn ve kardeşi, bu karanlık vizyonların peşine düşerek gizemi çözmek ve yeniden karşılarına çıkan Grabber’la yüzleşmek zorunda kalıyor. Görüler yoğunlaştıkça aile, kaçınılmaz şekilde doğaüstü bir kâbusun içine sürükleniyor.
İlk film, 70’lerin kasvetli atmosferini çocuk kaçırma hikâyesiyle doğaüstü korkuyu ustalıkla harmanlamıştı. Devam filminden beklenti ise aynı kasveti korurken daha derin bir mitoloji inşa etmesi. Black Phone 2 bunu başarırsa, ufukta bir üçüncü filmin bizi beklemesi sürpriz olmayacak.
The Jester 2
(31 Ekim)
Cadılar Bayramı gecesine denk gelen çıkışıyla The Jester 2, takvimle en uyumlu korku filmi olabilir. Colin Krawchuk’un kısa filmlerinden doğup 2023’te kültleşen The Jester; maskeli, doğaüstü bir katili sahneye taşımıştı. Şimdi devam filminde o maskenin ardındaki karanlık daha da derinleşiyor. Baş karakter Max, hayatta kalmak için Jester’ın ölümcül oyunlarını alt etmek zorunda. Her illüzyon ölümcül bir tuzağa dönüşüyor, tek çıkış yolu ise şeytanı kendi oyununda yenmek.
Jester karakteri Pennywise kadar grotesk olmasa da maskeli katil ikonları arasında hızla kendi yerini alacak gibi. Devam filminin vaadi daha büyük korkular, daha kanlı sahneler ve daha yoğun bir mitoloji.
Frankenstein
(17 Ekim, sınırlı vizyon / 7 Kasım, Netflix)
Guillermo del Toro’nun yıllardır çekmek istediği Frankenstein sonunda vizyona giriyor. Mary Shelley’nin ölümsüz hikâyesi, del Toro’nun gotik estetiğiyle birleşiyor. Oscar Isaac Dr. Frankenstein’ı, Jacob Elordi yaratığı, Christoph Waltz ise Harlender’ı canlandırıyor. Kadroda ayrıca Mia Goth, Ralph Ineson ve Charles Dance gibileri de var. Sadece isimler bile heyecan yaymaya yeterli.
del Toro’nun Pan’s Labyrinth’ten Crimson Peak’e uzanan filmografisini düşününce akla görsel ihtişam ve melankolik bir romantizm gelir. Frankenstein bu çizgiyi bilim kurgu – korku ekseninde yeniden kuruyor. Yaratığın varoluş sancıları, del Toro’nun insana dair trajedilere olan ilgisiyle birleştiğinde ortaya yılın en görkemli korku filmi çıkabilir. Netflix kataloğuna da eklenecek filmi Venedik’teki prömiyerinde izleyen Melikşah Altuntaş’ın değerlendirmesine de buradan ulaşabilirsiniz.

Predator: Badlands
(7 Kasım)
1987’den beri süren Predator serisi, 2022’deki Prey ile âdeta küllerinden doğmuştu. Yönetmen Dan Trachtenberg geri dönüyor ama farklı bir açıyla: Hikâyenin merkezinde ilk defa Predator’un kendisi var. Başrolde Elle Fanning olsa da film avcının bakış açısından anlatılacak. Çekimler Yeni Zelanda’da tamamlanmış; o vahşi manzaraların uzaylı bir gezegenin dekoruna dönüşmesini dört gözle bekliyorum.
Predator: Badlands, bir aksiyon korkusundan çok daha fazlası; serinin mitolojisini genişletme girişimi olarak anlatılıyor. Trachtenberg’in Prey’deki başarısı düşünüldüğünde de beklenti tabii ki yüksek. Fanning kalibresindeki bir oyuncunun varlığı filme ağırlık katarken, Predator’un merkezde olması da izleyiciler için, en azından benim için, heyecan verici. Kasım ayında hem gişe canavarlarını hem de eski seriye olan ilgiyi canlandıracak bir proje olacağını düşünüyorum.
Five Nights at Freddy’s 2
(5 Aralık)
2023’teki ilk Five Nights at Freddy’s, Blumhouse’un en büyük gişe başarılarından biri olmuştu. Popüler video oyun serisinden uyarlanan film; nostalji, jumpscare ve TikTok enerjisini birleştirerek genç kitleyi salonlara çekmişti. Şimdi sıra devam filminde. Yönetmen Emma Tammi yeniden kamera arkasında, Josh Hutcherson, Matthew Lillard, Elizabeth Lail ve Piper Rubio da kadroya geri dönüyor.
Devam filminin sloganı “Herkes beş gece dayanabilir. Bu kez ikinci şans yok.”. Hikâyenin daha karanlık, daha kanlı ve daha büyük olacağı kesin. Freddy Fazbear’s Pizza’nın ürkütücü maskotları, bir kez daha izleyiciyi kâbuslara çağırıyor. Genç seyirci kitlesi için yılın en büyük korku seyirliği olmaya aday.
Anaconda
(25 Aralık)
1997’de Jennifer Lopez ve Ice Cube’lu ilk Anaconda, guilty pleasure (mahçup zevk) sınıfında olsa da unutulmaz bir yaratık korkusu olarak kültleşmişti. 2025’in sonunda bu dev yılan yeniden sahnede. Üstelik başrollerde Jack Black ve Paul Rudd gibi ters köşe bir ikili var. Yönetmen ise The Unbearable Weight of Massive Talent’tan tanıdığımız Tom Gormican.
Yeni Anaconda, orijinal materyali meta bir anlatıya dönüştürmüş. Orta yaş krizine giren bir grup arkadaş, gençliklerinde hayran kaldıkları filmi yeniden çekmeye çalışırken gerçek bir kâbusun içine düşüyor. Bir yandan Hollywood’a dair alaycı bir bakış, diğer yandan koca bir yılanın mideye indirdiği karakterler… Yılın sonlarında vizyona girecek film, hem 90’lar nostaljisini sömürecek hem de dev yaratık türüne yeni bir soluk getirecek. 2025’i kapatırken eğlenceli ve kanlı bir final.