36. Ankara Film Festivali notları: En Güzel Cenaze Şarkıları, Atlet

Yazı: Burcu Teker

13-21 Kasım tarihleri arasında gerçekleşen 36. Ankara Film Festivali’ne veda mektubumda, Ulusal Uzun Film Yarışması kategorisinin ödüllü filmlerinden En Güzel Cenaze Şarkıları ve Atlete dair hislerime yer vermek istedim.


En Güzel Cenaze Şarkıları

Yönetmen Ziya Demirel’in Ela ile Hilmi ve Ali’nin ardından çektiği, dünya prömiyerini 38. Uluslararası Tokyo Film Festivali’nde yapan ikinci uzun metraj kurmacası En Güzel Cenaze Şarkıları; Esra Dermancıoğlu’nun bir an bile sendelemeyen pürüzsüz oyunculuğuyla resmettiği baş karakter emekli edebiyat öğretmeni Saadet’in kesişim kümesi elemanı işlevi gördüğü, çok karakterli, altı bölümlük bir trajikomedi. Senaryosunda Yusuf Tan Demirel ile birlikte kalem sallayan Ziya Demirel’in SİYAD En İyi Film Ödülü’nün sahibi olan filmi, “Yasın içinde yaşam enerjisi var olamaz mı?” sorusunu kurcalıyor.

Partnerini iki yıl önce kaybeden ve hâlâ tam olarak toparlandığını söylemenin mümkün olmadığı Saadet ile bir akşam vakti, annesi ve ablasıyla yaşadığı evin salonunda tanışıyoruz. Büyük boşlukta. Bir özlem vuruyor; bir hayata yeniden karışma arzusu. Halet-i ruhiyesindeki dalgalanmaları, çocuksu varoluşunda eğreti durmayan dengesizliğini anlamlandırabilen yok; onun da anlaşılma gibi bir niyeti. En azından bu şekilde ifade ediyor. “Yetmez mi artık? İlerle.” diyorlar, halbuki Saadet çoktan yola koyulmuş. İnternette tanıştığı milli duyguları kuvvetli, uzman doktor Erol Ergüven ile bir ilişkiye yelken açıyor. Kendi penceresinden bu böyle. Kimseyle paylaşma gereği de duymuyor. Ta ki çok bin dolar borç verdiği biricik Erol’u sırra kadem basana dek… İşte bundan sonraki bölümlerde tanışıyoruz Saadet’in iki oğlu, onların ilişki ağları ve -YouTube kanallarının içeriğini zenginleştirme arayışındaki oğlunun vefat etmiş babası anısına düzenlediği doğumgünü partisine katılan- eski toprak dostlarıyla.

Kaybın bıraktığı hasar, hayal kırıklıkları, içine sürüklenilen girdap, orada olmayanı kutsallaştırma, iyileşme ve iyileşememe hâlleri, hayatın öyle ya da böyle akışı… Tümü, bu insanları birbirine bağlayan görünmez ipler gibi. Bazısı yüzeysel kalsa da iyi yazılmış karakterler ile ortaya çıkardıkları dinamikler kakafoni şöleni yaratıyor. Saadet’in sunduğu insani hâller kataloğu, filmin sinema dilinin tutarlılığını destekliyor. Demirel’in, hikâyesini geleneksel yapıda anlatmaktansa, biçimsel ve anlatısal manada yarattığı özgürlük alanının son ana dek tadını çıkardığını söylemek mümkün. Seyircisine eğlenceli olduğu kadar keskin de bir seyir tecrübesi sunarak.

Atlet

Mustafa Emin Büyükcoşkun – Semih Gülen ikilisinin senarist ve yönetmen koltuğunu paylaştığı Atlet, iki erkek yönetmenin ellerinden zorlu bir kadın hikâyesi. Festivalde En İyi Özgün Müzik, En İyi Görüntü Yönetmeni ve En İyi Kurgu ödüllerine de uzanan film; hırpalayıcı anlatının altından hakkıyla kalktığı nüanslı performansıyla Sevda Baş’a En İyi Kadın Oyuncu ödülünü getirdi. Baş’ın karakterini aktarış biçimi ve oyunculuğu izleyicinin ruhuna nüfuz eden, kendine hayran bırakan; yapımın meselesini ele alma biçimi ise soru işaretlerini beraberinde getiren, akıllarda keşkeler bırakan türden.

Kasa kasa balıkların bir yerlere yetiştirilmeye çalışıldığı acele bir anda, keşmekeşin göbeğinde açılıyor Atlet. 20’lerinin başındaki genç bir kadın da bu hengamenin içinde. İki arada bir derede hamilelik testi yapıyor; negatif… Anlamıyoruz, bu iyi bir şey mi yoksa aksini mi isterdi? Takibe devam ediyoruz. O da balık kasalarını taşımaya. Sonra tanışıyoruz; halter sporunda birincilik hedefleyen hırslı bir atlet Hatice (Sevda Baş). İşsiz annesi ile mütevazı bir mahallede yaşıyorlar, durumları sıkışık. Bir yandan küçük küçük işlerde çalışıp diğer yandan hedefi için uğraş veriyor. Madalya kazanması durumunda alacağı para ödülü ve dahası, devlet teşviki, hayatını kurtaracak. Yalnızca kendi hayatını da değil üstelik, antrenörününkini de…

Tarhan Karagöz’ün canlandırdığı ve son derece başarılı performansıyla sinirlerimizi zıplattığı, Hatice’nin “abi” şeklinde hitap ettiği antrenörü; zafer için sistematik bir baskı uygulamasında. Genç kadın, korkunç bir kâbusun içine sürükleniyor. Baskıların vardığı son nokta, bir dönem Sovyet atletlerin başvurduğu iddia edilen “kürtaj dopingi” zira. Hamilelik durumunda hormon seviyesindeki artış; testlerde yakalanmayan, kuvvet arttırıcı, doğal bir doping etkisi yaratarak sporcuya avantaj sağlıyor. Bu da müsabakalardaki kürsü şansını artırıyor. Gebelik, turnuva bitiminde sonlandırılıyor.

Hatice kısıtlı süre zarfında amacı uğruna cinsel ilişki deneyimleri yaşayıp hamile kalmaya çalışsa da işler planladıkları yönde seyretmiyor. Zifiri karanlık yolun sonu, abi dediği antrenörü… Bu baskın karakter karşısında teslimiyet hâline bürünüyor ve cılız bir “evet” ile sekse “razı geliyor”. Fiziki zorlama içermese de “hayır” cevabının imkânsız kılındığı, baştan sona manipülasyon ile gerçekleşen bir tecavüz sahnesine tanıklık ediyoruz. Filmin başından itibaren Hatice’nin bir anda durgunlaşıp uzaklara dalan gözlerinden, donma refleksiyle kasılan ayaklarına; tüm bedenini yakinen takipte olan kamera hareketleriyle, iç dünyasında kopan fırtınalara karşı sergilenen uzak tavır birbiriyle son derece tezat. Senaryodaki karakter inşası eksiklikleri; genç kadının hissettiklerini değil, perdeye yansıyanları takip etmenin yeterli olduğu izlenimi veriyor seyirciye.

Yorgunluğu sebebiyle odaklanmakta güçlük çeken, antrenmanlarda istediği performansı yakalayamayan Hatice için filmin başından sonuna çizilen imaj: Hileye başvurmaktan başka çaresi yok. Sessizce, yenilgiye uğrayacağı fikrini benimsemiş şekilde hareket ediyor. Karşı çıkmak, bu yönteme ihtiyaç duymadan da kazanabileceği fikri aklından dahi geçmiyor. Mevzu bahis problemli bakışı karşılaştığımız diğer kadın temsillerinde de gözlemliyoruz. İlkelerini eğip bükmeye meyilli, kendi başına bir başarı elde edemediği gibi bahsi geçen hile için bile bir erkeğe ihtiyacı olan Hatice’de; partner bulabilmek için sosyal medya yayınında omzunu açan annesinde… Atlet, düşünmeye sevk ederek değişimi başlatabilme gücünü çelişkilere çözüm yolları sunmak, ilham vermek için değil; “düzen eleştirisi” motivasyonu ile “olanı göstermek” için kullanmış. Bu sinemasal deneyim pek çok ihtimale kapı aralamış biçimde sonlanırken, uzun iç çekişlerden sonra ben inatla umudu düşürmeyi tercih ediyorum aklıma. Hatice karakteri için belki içine karıştığı kalabalıkta yok olması seçilmiş ama Hatice gibi daha niceleri henüz yolun çok başında, bir o kadar güçlü, daha çok zaferler kazanacak.

Bu istisnai öyküye eşlik eden Eylül Deniz Keleş imzalı işitsel üretimler, yapımı yükselten unsurların en başında. Seyircinin, daldığı atmosferin derinliğinde boğulmadan yüzmesine olanak sağlıyor. Görüntü yönetiminden sorumlu Ayşe Alacakaptan bakışının verdiği alan derinliği ile Büyükcoşkun ve Gülen’in yakın plan tercihleri birleştiğinde ise Hatice zaman zaman perdeden dışarı taşacak gibi duruyor. İçinde yaşadığı dünyaya sığamayışını simgeler biçimde.