45 Albüm: Best of Eylül 2025
Yazı: Cem Kayıran, Elif Öz, Sarp Rüzgar Atila, Şevval Öztemur, Tuana Özcan, Tuğçe Hitay, Utkan Çınar, Zeynep Naz Günsal
“Ne dinlesek?” diye soranlara, eylül ayından yerli – yabancı karışık 45 albüm. Sıralama kronolojik.

5 EYLÜL: David Byrne – Who is the Sky?
(Matador Records / GRGDN Müzik)
David Byrne, uzun yıllardır birlikte çalıştığı Ghost Train Orchestra ile her bir parçayı “yeni bir macera” olarak kodladığı, coşkulu ve vurgulu bir albüme daha hayat verdi. 12 şarkıdan oluşan ve akışında St. Vincent, Tom Skinner, Hayley Williams gibi müzisyenlerden katkılar da barındıran albüm, hem duygusal hem düşünsel olarak dinleyicisini harekete geçiriyor. David Byrne’ü David Byrne yapan esans eksiksiz şekilde mevcut anlayacağınız. Şarkı sözleri doğrudan mesaj vermek yerine sorularla, çağrışımlarla ve bilinç akışıyla ilerliyor. Bir başka deyişle Who Is the Sky?, dinleyiciye açıklama sunmaktan çok anlamın belirsizlikte nasıl çoğalabileceğine odaklanıyor. Alışıldık pop şablonlarını reddeden David Byrne, diken üstünde tutan bir şiirsellik ile absürt mizah arasında bir yerden sesleniyor.

5 EYLÜL: Lucrecia Dalt – A Danger to Ourselves
(RVNG Intl.)
İnsan ruhunun içerisine eridiği A Danger to Ourselves, Berlin’de yerleşik besteci Lucrecia Dalt’ın etkisinden hâlen çıkamadığımız 2022’deki ¡Ay! albümünü takip ediyor. “Sinematik bir akışa sahip ve olasılık dışı, mucizevi ve gizemli bir aşk hikâyesini anlatmak için manzara oluşturan bir müzik” düşüncesine köklenen uzunçalarda, Dalt’ın şamanik vokallerinden yayılan sinyaller ile hipnotik seslerin sarmallaştığı bir deneyimin içindeyiz. “no death no danger”ın Twin Peaks kırmızısı ile açılan klibi de işte burada.

5 EYLÜL: Barkın Engin – Aural Recollections
(Bağımsız)
Replikas kurucularından biri olan; Reverie Falls on All ve Pitohui gruplarıyla üretimlerini sürdüren Barkın Engin’in ilk solo albümü, geride kalan 20 yılda yaptığı elektronik kompozisyonlardan bir derleme. Daha önce Engin’in SoundCloud sayfasında duymuş olabileceğiniz parçalardan oluşan Aural Recollections, müzisyenin doku odaklı bestecilik yaklaşımını titiz prodüksiyonuyla tesiri yüksek bir deneyime dönüştürüyor. İçinden şehrin kaosu da geçen huzursuz edici bir atmosfer inşası olarak tanımlanabilecek “1999” ve 70’lerin başından bir kosmische musik albümündeymiş gibi hafif hissettiren “For A Bleak Second”ın peş peşe pürüzsüz şekilde gelebildiği bir açıklık barından albümü kulaklıkla ve başkaca uyaranlardan arınmış şekilde dinlemeniz tavsiye.

5 EYLÜL: Tallah – Primeval: Obsession // Detachment
(Earache Records)
Max Portnoy’un -evet doğru tahmin, kendisi Mike Portnoy’un çocuğu- davulu birkaç parça dışında Joel McDonald’a bırakıp bas gitara resmî olarak geçiş yaptığı, Ivan Little’ın da yerini pikap başında aldığı üçüncü Tallah albümü. Barındırdığı ilkler ve gelişmeler silsilesiyle bile heyecan verici bir girdi olan Primeval: Obsession // Detachment’la kendi seslerini bulduklarını söyleyen deneysel metalcilerin farklı alanlardan keskin müdahelelerle çıkardıkları etkiler “eyvallah” dedirtirken, mesafelerden faydalanma biçimleri de hayli ilgi çekici. Esnek ama trendleri hızlı öğrenilen bir ses olsa da Justin Bonitz’in sanki tüm albümü bir günde söylemiş gibi bir adanmışlık ve devamlılığı var. Portnoy ise alabildiğine ritmik, basın sınırlarında olabileceğini düşünemeyeceğiniz vuruşlarla çalıyor. Parçalar ayrıksı ve yaratıcılıkta çok hırslı ama besteler olgun ve oturaklı. Bu sıfatlar herhangi bir ağırbaşlılık veya nizam falan çağrıştırmasın; dinçken dinlenmeli, aksi takdirde sinir hasarı olası. Bir yandan da böyle bir yatırıma değer sanki. Kararı size kaldı.

5 EYLÜL: Orcutt Shelley Miller – Orcutt Shelley Miller
(Silver Current Records)
Kolektif enstrümantal albümler dalında oldukça verimli bir yıl geçiriyoruz. Neredeyse her hafta bir örnek çıkıyor karşımıza. Bir süredir teklilerini övdüğümüz Harry Pussy’den gitarist Bill Orcutt, Sonic Youth’tan davulcu Steve Shelley ve Howlin Rain’in lideri Ethan Miller’ın oluşturduğu trionun albümü de aynı övgüleri hak ediyor. Pandemi zamanı tohumları atılan proje 2024’te iki günlük stüdyo provası ve üçüncü gün de Los Angeles’taki Zebulon Café’de verilen konserle sonuçlanıyor. Konser performansı oldukça beğeniliyor ve dinlediğimiz kayıtları tamamı canlı olarak o performanstan alınmış. Stüdyo cambazlığının olmaması ve bu enerjik hamlık da albüme karakterini veriyor. Ustaların doğaçlamaları eli enstrüman tutan herkesi birkaç arkadaşını toplayıp çalmak için gaza getirecek nitelikte.

5 EYLÜL: Big Thief – Double Infinity
(4AD / GRGDN Müzik)
Altıncı albümlerinde, basçılarının ayrılmasından sonra ilk defa bir üçlü olarak karşımıza çıkıyor Big Thief. Adrianne Lenker, Buck Meek ve James Krivcheni’dan oluşan ekip 2022 tarihli Dragon New Warm Mountain I Believe In You’ya oranla çok daha plansız, kendilerini rüzgâra bırakmış bir hâlde bu kayıtta. Grup, seneler içinde besteciliğine yenilikçi yaklaşımlarıyla folk sahnesinde kendine yer edindi, hatta sahneyi biraz ileri taşıdı. Double Infinity’de Lenker’in yine aşk, yas ve bağlanmaya dair çok somut benzetmeleri ve felsefi düşüncelerinin sonu gelmezken, grubun bestelere yaklaşımı ise bir önceki uzunçalardaki kadar hırslı değil. Koleksiyona dinleyeni de rahatlatan bir huzur hâkim; uzun süredir kambur oturduğunuzu fark ederken omuzlarınızı geriye atıp arkanıza yaslanmayı hatırlamışsınız gibi bir his veriyor. Kendini yeniden keşfetme veya kanıtlama merakında değil de olduğu yerin sınırlarını biraz daha genişletme peşinde bu sefer Big Thief.

5 EYLÜL: james K – Friend
(AD 93)
Hayal kurma anlarında zamanın ağlarına takılanlar için müthiş haber: New Yorklu müzisyen james K diskografisinin üçüncü albümü Friend, sizi hapsolmuş huzursuzluklarınız içinden yankılanan vokaliyle çıkarıp, yatıştırıp, sakinleştirdiği keşifsel bir mekân yaratıyor. Shoegaze ve dream pop melodiler ile dağınık synthlerin birbirinin içine aktığı koleksiyon, soyut – somut, görsel – işitsel, geçmiş – gelecek arasındaki etkileşim noktalarından bir karışım çıkararak, biraz ürkütücü biraz mistik manzarasında kendinizi kaybolmuş hissettirse bile kalpler için ferahlatıcı olmuş.

5 EYLÜL: Gökçe Coşkun – Bir Ada
(Bağımsız)
Büyükada – Heybeliada ekseninde yazılan şarkılardan oluşan ikinci Gökçe Coşkun albümü. Umut Burkay Coşkun ve Berkay Küçükbaşlar eşliğinde kaydedilen dokuz şarkılık albüm, müzisyenin önceki işlerine kıyasla melankoliyi açık bir şekilde kucaklayan bir üsluba sahip. Birer şarkıda Coşkun’a Nilipek. ve Can Aydınoğlu eşlik ediyor. Gökçe Coşkun, albümün hemen ardından Gizli Mixtape köşemize konuk oldu; hayatında yer etmiş şarkıları ve unutamadığı bazı hikâyeleri bizimle paylaştı. Buradan ulaşabilirsiniz.

5 EYLÜL: shame – Cutthroat
(Dead Oceans)
shame’in dördüncü stüdyo albümü Cutthroat, grubun içten yanmalı post-punk damarını korurken çok daha hiperaktif, yaramaz ve özgür bir enerjiyle çıkıyor karşımıza. Kült bir Britpop albümünü andıran kapağıyla Cutthroat, görselinin vadettiği özgürleşmeyi baştan sona hissettiriyor. Charlie Steen’in sözleri her parçada farklı karakterlere hayat verirken hikâyelerinin ortak noktası çoğunlukla “kendini bir şey sananlara” laf atmak. Ha, Steen zaman zaman kendisini de işin içine katıyor; kimi anlarda kendine zıt figürlerle aynı zaafları ya da aynı kırılganlıkları paylaşıyor. Açılış şarkısının kısa ısınma turunun ardından capcanlı “Cowards Around” yumruk gibi patlıyor; “Quiet Life” ise berbat bir ilişkide sıkışıp kalmayı anlatıyor. Britpop esintili “Plaster” albüme parıltı katarken, “Lampião” Steen’in Portekizce vokalleriyle grup için bir ilk. Bir Wilco şarkısı yazma denemesinden doğan iç ısıtan “Spartak”ın ardından, “After Show” ve “Axis of Evil” shame’i karanlık, dans edilesi elektronik tınılara taşıyor. Usta prodüktör John Congleton imzası taşıyan Cutthroat, shame’in bugüne kadarki en özgür işi: Her dönemeçte yeni bir sürpriz barındırırken saldırgan ama mizahi, küstah ama duygusal. Üstelik şanslıyız, shame 26 Ekim’de Blind’da. Albümü daha da güzelleştirecek tek şey, canlı deneyimi olabilir; kaçırılmamalı.

5 EYLÜL: Saint Etienne – International
([PIAS] / GRGDN Müzik)
13. albüm International’ı duyurduklarında bunun ekipçe son albümleri, grubun da finali olacağını açıklamıştı 35 yıllık dance-pop harikası Saint Etienne. Grup Önümüzdeki yıl içinde birkaç konser verecek ama bunun ötesinde tüm faaliyeti bitecek. Drama yok, kriz yok. Grubun dağılma fikrinin sahibi ve klavyecisi Bob Stanley’e göre mesele sadece ne zaman dur demek gerektiğini bilmek. Albüm genelinde en çok atmosferik dans banger’larına odaklanırken bebop’tan house, hatta bir ara neredeyse hip hop’a kadar açılan bir yelpazede samimiyetle şatafatlı ve ciddiyetli aranjmanlarla hedefi orta yerinden vuruyor Saint Etienne. Son albümleri olmasına dair bir melankoli veya Bu gece sooon… enerjisi işitmek zor: Bob, Pete ve Sarah partiyi oyalanmadan başlatıp yorulunca sakince duvarda yaslanmış, keyifle yarattıkları ortamı izlemekte gibiler.

5 EYLÜL: La Dispute – No One Was Driving the Car
(Epitaph)
Uzun süredir bir yeni bir albüm yayımlamamış olan La Dispute 14 şarkılık, depresif mi depresif ama gerçek mi gerçek bir kayıtla geri döndü. Paul Schrader’ın First Reformed filmini doğrudan bir ilham kaynağı olarak alan albümün kendisi de beş perdelik bir film gibi tasarlanmış. Her şarkıda modern dünyanın korkunçluğunu, insanlığın acımasız hâlini, çevreye verdiğimiz zararı, yalnızlık ve panik gibi hisleri parçacıklarına ayırıp inceliyor La Dispute. Albüm ismini solist Jordan Dreyer’ın sürücüsüz bir arabanın yaptığı kaza sonucu içindeki yolcuların hayatlarını kaybetmesiyle bir ilgili gazete haberinin başlığından almış. Modern dünya, yapay zekâ, otomatizasyonun distopik imalarına sadece değinmiyor; bütün sinirini ve korkusunu dürüst sözlere ve çıplak vokallere döküyor grup.

12 EYLÜL: Mark William Lewis – Mark William Lewis
(A24 Music)
Bağımsız film prodüksiyon ve dağıtım şirketi A24, nisan ayında A24 Music adıyla bir de plak şirketi başlattığını duyurmuştu. Anlaştıkları ilk müzisyen olan Mark William Lewis’in kendi ismini taşıyan albümü ise şirketin ilk yayını. Lewis’in bariton sesi, abartıya kaçmayan elegant aranjmanlar ve siyah beyaz kapak görseliyle sinematik bir hava yakalayan albüm, A24 için mükemmel bir giriş diyebiliriz. Müzisyenin yarattığı ses dünyası rafine, nereye gittiğini bilen ve kendini -iyi anlamda- ciddiye aldığına bir izlenimle bırakıyor dinleyeni. Özgünlüğüyle heyecanlandıran işin şüphesiz bir karanlığı olsa da şairane ve ilginç tarafını gölgede bırakmıyor.

12 EYLÜL: Baxter Dury – Allbarone
(Heavenly / GRGDN Müzik)
İngiliz müzisyen Baxter Dury, bir punk ikonu olan babası Ian Dury’nin gölgesinden çıkalı çok oldu. 2000’lerin başlarında babasının kaybından sonra başlayan kariyeri birçok farklı türü denediği ve genelde de başarılı olduğu dikkat çekici albümlerle dolu. Son işi Allbarone, müzisyenin 2021’de Fred Again ile çıktığı turnenin etkisi ve 2024 yazını ele geçiren Charlie XCX’in Brat isimli albümü tarzında bir şeyler yapmak istemesiyle ortaya çıkmış. Sonuç ise prodüktör Paul Epworth’ün de katkılarıyla oldukça hareketli; Giorgio Moroder, Todd Terje gibileri ama en çok da John Grant’in son dönem işlerini hatırlatan bir dans – pop albümü. Enerjisi iyi başlasa da gittikçe tekdüzeleşen bir hâli olduğunu da itiraf etmeli. Yine de ev partilerinde yardımcı olacaktır.

12 EYLÜL: snuggle – Goodbyehouse
(Escho)
Baby In Vain’den Andrea Thuesen ve Liss’ten Vilhelm Strange’i bir araya getiren snuggle’ın ilk uzunçaları vedalar üzerine kurulmuş; insanlara, mekânlara, sabit bir “ev” fikrine… 10 şarkılık kayıtta bu vedaların ağızda kalan hüznü kadar yeni başlangıçlarla flörtleşmenin heyecanı ve zararsız kalp çarpıntısı da var. Albümün geneli, şatafatsız ve huzurlu gitar yürüyüşleri ile aynı şekilde tasvir edebileceğimiz vokallerle dolu. Goodbyehouse’un temelini melankoli oluşturuyor; vedalarla uğraşmasından olabilir, sanki albümün kendisi çoktan buradaymış ve onu yeniden hatırlamışız gibi nostaljik bir his geçiriyor dinleyene.

12 EYLÜL: Tomas Fujiwara – Dream Up
(Out of Your Head Records)
Brooklynli davulcunun performans mekânı Roulette Intermedium tarafından sipariş edilerek, New York Eyaleti Sanat Konseyi (NYSCA) ve Robert D. Bielecki Vakfı tarafından fonlanan Dream Up, özellikle bir perküsyon dörtlüsü için bestelenmiş. Denklem tadında desenler ve soyut izlenimler yaratmayı seven Fujiwara çağdaş, deneysel ve doğaçlama cazda farklı yorum ve güruhlardan deneyimlerini tek bir albümde birleştirirken, gizem ve merak hisleriyle örülü dokuları albüm aktıkça yerini manik ve kimi zaman düşünceli kompozisyonlara bırakıyor. Vibrafonist Patricia Brennan, perküsyoncu Tim Keiper ve taiko davulcusu Kaoru Watanabe’nin kendisine zirve formlarında eşlik ettiği koleksiyonda Fujiwara, keşifçi yaklaşımı akış süresince hiç elden bırakmadığı bir icrayla hareket ediyor.

12 EYLÜL: Kara-Lis Coverdale – A Series of Actions in a Sphere of Forever
(Smalltown Supersound)
Ses tasarımı ve duygusal belirsizlik konularındaki ustalığını bir kez daha gözler önüne serdiği From Where You Came’den yalnızca dört ay sonra salıverdiği beşinci stüdyo albümünde Coverdale, kendini akustiğe vererek piyanonun rezonansını, gecikmeli çürümelerini ve sustain’i öne çıkarıyor. Notalarından öte alan tanıdığı boşluklar, duraksamalar ve mesafelerle tanımlanan albümünü “Sessizlik, var olmayan bir şey değildir.” diyerek tarif eden müzisyenin icrasında tuşları ve parmaklarını, bunların yankısını duymak, dinleyeni herhangi bir melodi tanımaya çalışma alışkanlığının ötesine geçiriyor. Mekâna ve yarattığı sese yakınlaşmak, elektronik ve senfonik olanı pürüzsüzce birbirine harmanlayabilmesiyle bilinen bir besteciyi böylesine çıplak ve olabilecek en duru hâlinde işitmek yoğun ölçüde içsel bir yolculuk. Tek başına bir gece vakti veya gözler kapalıyken dinlenmeli.

12 EYLÜL: Jens Lekman – Songs For Other People’s Weddings
(Secretly Canadian)
Jens Lekman, dinleyeni türlü duygularla sarıp sarmalayan içten şarkılarla ördüğü diskografisine tam sekiz yıllık aranın ardından yeni bir albüm ekledi. Bu kez tematik bir albümle karşımıza çıkacak İsveçli müzisyen, hayali bir düğün şarkıcısına dönüşerek yazmış yeni şarkılarını. David Levithan eşliğinde yazdığı ve albümle aynı ismi verdiği kitabı da geçtiğimiz ay yayımlayan müzisyen, Songs For Other People’s Weddings’in çıkış noktasını şöyle özetlemiş: “Bir hikâyesi olan bir konsept albüm (belki de bir rock operası?) yapma fikri yasaklı gibiydi -ki bu genelde benim için doğru yolda olduğumun işaretidir. Anlatı tabanlı tematik albümleri araştırırken, hayatım boyunca en sevdiğim albümlerden biri olan Frank Sinatra’nın Watertown’unun aslında tam da böyle bir şey olduğunu fark ettim. Bir plak süresi boyunca kronolojik bir hikâye anlatan bir albümdür. Müzikallerden ya da rock operalardan hiçbir zaman hoşlanmamış biri olarak, bu albüm bana ilham verdi.”

12 EYLÜL: Maruja – Pain to Power
(Music For Nations)
Manchester çıkışlı dörtlü, öfkenin ve acının aşınan anlamlarını direnişin temeline eken, yıkıntıların içinden büyük güçlerin yaşamla iç içe geçişine dair bir uyanış ve gürültülü bir “harekete geç”hatırlatmasıyla burada. Maruja diskografisinin ilk uzunçaları Pain to Power, Joe Carroll’ın saksafonu, kuralsız gitarları, “Saoirse”, “Trenches”, “Zaytoun” gibi uğrak noktalardan geçerek bir bilinç yayıyor ve huzursuzluğu çoğaltıyor. Dünyanın içinde bulunduğu şu günler için iyi bir eşlikçi.

12 EYLÜL: Guerilla Toss – You’re Weird Now
(Sub Pop)
New Yorklu psikedelik rock grubu Guerilla Toss’un solisti Kassie Carlson, albümün kayıt aşamasında her gün stüdyo buzdolabında ne kaldıysa ortaya çıkarıp, akla gelebilecek en rastgele malzemelerden bir sandviç yaparak grup arkadaşlarına ve Stephen Malkmus’a “punk öğle yemeği” adını verdiği ortak bir öğün hazırlamış. Bu plansız, kaotik ve yaratıcı hareket, albümün ruhunu özetlemek için en güzel örnek olabilir. Parlayan gitarlar, kıvrak synth dokunuşları ve bükülüp kıvrılan vokallerin eşlik ettiği albüm, baştan sona punk enerjisiyle kaynıyor. Şarkılar bazen parlak bir pop melodisine kayıyor, bazen de yoğun bir gitar – synth fırtınasına savruluyor. Prodüksiyon Malkmus’tan; “CEO of Personal & Pleasure” ve “Red Flag to Angry Bull” gibi parçalarda onun dokunuşları net hissediliyor. Ani kırılmalar, tuhaf melodik sürprizler ve hızlı yükselen enerjisiyle albümün, “garipliği” en büyük gücü.

12 EYLÜL: Fruit Bats – Baby Man
(Merge Records)
Eric D. Johnson, 2020’lerde her yıla bir albüm sığdırsa da bu seri üretim hâli derinlikli balladlar yazmak konusundaki yetkinliğini gölgelemiyor. Yeni Fruit Bats albümü Baby Man, müzisyenin spot ışıklarını kendi yaşantısına, geçmişine, kararlarına çevirdiği bir koleksiyon. İlk aşkına da kendine duyduğu öfkeden dolayı kaçan uykularına da içtenlikle değiniyor. Düzenlemeler de sözlere ve vokal icrasına gerekli alanı bırakacak şekilde yalın. Albümün prodüktörlüğünü de Johnson ve kadim dostu Thom Monahan paylaşıyor.

12 EYLÜL: Kassa Overall – CREAM
(Warp Records)
Kassa Overall’ın CREAM albümü, çağdaş caz ile hip hop arasındaki çizgileri bir anlamda yeniden çizme girişimi. İki türün de DNA’sına saygı duruşunda bulunuyor ama güncel estetiğe dair provokatif bir vizyon da barındırıyor. Notorious B.I.G., Wu-Tang Clan ve A Tribe Called Quest gibi isimlerin klasikleşmiş parçalarına caz enstrümantasyonuyla yeni kurgular inşa eden Kassa Overall, albüm boyunca spontanlık ve hesaplılık arasındaki gerilimi canlı tutarak odağı üzerine çekiyor.

12 EYLÜL: Parcels – LOVED
(Because Music)
Disko ve funk unsurlarını elektronik dokularla işleyen Avustralya merkezli beşli, bu sefer büyük dans pistleri yerine tüm sevdiklerinizle iç içe olduğunuz küçük bir odaya doğru ulaşıyor. Kolektif uyumu müthiş bir şekilde yakalayan Parcels, LOVED ile armoniler içerisinde giderek derinleşiyor, genişliyor, sarmalıyor; yumuşak, şefkatli atmosferiyle birlikteliği bulaştırıyor. Sonuç, parlak gitarlar ve iki mikrofon etrafında yükselen vokallerin bir araya gelişiyle yayılan özgür, büyüleyici, sıcak ve canlı bir iş.

12 EYLÜL: Gruff Rhys – Dim Probs
(Rock Action Records)
Super Furry Animals’ın baş kişisi Galli müzisyen Gruff Rhys, tamamen Galce yazdığı yeni albümünü “sorun yok” anlamına gelen Dim Probs adıyla yayımladı. Akustik gitarın yalınlığıyla ince ince işlenmiş hafif elektronik dokuların buluştuğu şarkılar, Rhys’in ironik lirizmine çok yakışıyor. Yavaş yavaş açılan parçalar, beklenmedik ses oyunları ve akılda kalan nakaratlarla örülü. Hem ferahlatıcı hem de hafifçe diken üstünde bırakan bir dengeye sahip. Müzisyenin “kafası rahat” tavrı ise absürt hikâyelerinde iyice belirgin. Albümün çıkış noktasını kendisi şöyle anlatmış Gruff Rhys: “Dim Probs, son birkaç yılımı 80’lerin özel baskı Galli elektronik müzik kasetlerinden oluşan bir derleme hazırlamakla geçirmemin bir sonucu. Derlemenin kendisi belki yayımlanmayacak ama bazı dokuları bu albüme işlemiş durumda… Buna karşılık, tüm şarkıları temel enstrüman olarak İsveç’ten ucuz bir akustik gitarla yazmış olmam dengeyi sağlıyor.”

19 EYLÜL: Cécile McLorin Salvant – Oh Snap
(Nonesuch Records)
Florida’da büyüyen Fransız-Haitili müzisyen Cécile McLorin Salvant, müzik ile yaptığı oyun arkadaşlığına bizleri de dâhil ederek caz araçlarının yanı sıra elektronik seslerden folk müziğine, keskin çığlıklardan parlak synthlere kadar uzanan Oh Snap koleksiyonunda, Salvant’ın “Müziği kendime nasıl yakınlaştırabilirim, nasıl samimi bir şekilde geri getirebilirim?” sorusunun peşine takılıp türler arası bir müzik deneyiminde daha doğrusu bir masalın içinde buluyorsunuz kendinizi. Özgürleştirici ve isyankâr.

19 EYLÜL: Kieran Hebden & William Tyler – 41 Longfield Street Late ‘80s
(Temporary Residence Ltd.)
İlk gençlik yıllarında hem Lambchop hem de Silver Jews gibi iki devasa grupla çalmış yetenekli gitarist William Tyler ve elektronik ortamların neredeyse 25 yıldır marka isimlerinden Kieran Hebden (Four Tet) bir araya geldiğinde beklentiler yüksek oluyor tabii. Aslında birbirlerine çok dokunmayan soundlardan gelen bu iki ismin birlikteliği sonuç olarak kafanızda ne canlanıyorsa onu getiriyor. Ambient ağırlıklı, pozitif, atmosferik, pek dikeni olmayan bir albüm çıkarmışlar ortaya. Koleksiyonun nostaljik teması pozitif bir yerden yakalıyor dinleyiciyi. Ama gönül daha kılçıklı, deneysel bir yaklaşım da isteyebilirdi.

19 EYLÜL: Nation of Language – Dance Called Memory
(Sub Pop Records)
Brooklynli üçlü Nation of Language’in dördüncü albümü A Dance Called Memory, grubun baş kişisi Ian Devaney’nin yas ve kayıplarla yoğrulmuş anılarıyla yüzleşme ve onları güzel bir şeye dönüştürme isteğiyle şekillenmeye başlamış. Önceki albümlerine kıyasla daha ağırbaşlı tınlayan koleksiyon, tempo yükseldiği anlarda dahi üzerini saran buğuyu koruyor; dans pistinde bile düşüncelerden kaçamama hissi uyandırıyor. “I’m Not Ready for the Change”, “Can You Reach Me?” ve “Nights of Weight” gibi parçalardaki belirgin gitarlar ise grubun sound’u için bir yenilik. Devaney’nin karmaşık duygularını adım adım anlamlandırmaya çalıştığı bu kayıt, kuşkusuz Nation of Language’in bugüne kadarki en savunmasız işi.

19 EYLÜL: Wednesday – Bleeds
(Dead Oceans)
North Carolinalı grup, Bleeds ile country’nin en iç parçalayıcı melodilerini noise rock’ın en cızırtılı ve yıpratıcı anlarıyla iç içe geçiriyor. Grubun lideri Karly Hartzman’ın yaşadıkları coğrafyanın absürt ve ürkütücü anılardan destansı hikâyeler çıkaran sözleri; böcekler, çürük dişler, bıçaklar ve denize vuran cesetlerle dolu karanlık bir masal gibi akıyor. Hartzman’ın vokali kimi zaman heceleri eğip büküyor, kimi zaman da bir öykünün sonunu kanlı bir noktaya hızlıca bağlayıveriyor. Wednesday, tamamen kendi sesini bulduğu bir noktada: Gitarlar ya saf gürültüye dönüşüyor ya da hırçın riff yığınlarına. Bazen hardcore enerjisiyle saldırganlaşan (“Wasp”), bazen de country melodilerinin içine sızan shoegaze buğusuyla (“Candy Breath”) yumuşuyor.

19 EYLÜL: The Divine Comedy – Rainy Sunday Afternoon
(Divine Comedy Records)
Neil Hannon ve grubu The Divine Comedy âdeta kendi başına bir tür gibi olduğu için uzun soluklu grupların tarzlarının revaçta olduğu günlere geri dönme denemeleri gibi “orta yaş krizi”-vari bir durum yaşamıyor. Hannon ve grubu 30 yıl önce neydiyse hâlâ o ve bu da çok güzel bir şey. Yeni albüm külliyatlarının daha karanlık tarafına selam çakan, hassasça çalınmış bir iş. Abbey Road stüdyolarının atmosferi de her tarafından hissediliyor. Yaylı aranjmanları da bildiğimiz gibi. Hatta şımarıp “Daha atmosferik, grandiyöz bir prodüksiyon bile olabilir mi?” diye de düşünüyor insan. Neil Hannon’ın ne kadar becerikli bir şarkı yazarı olduğunu yine kanıtlayan ve külliyatlarının en iyi albümlerinden biri.

19 EYLÜL: Nine Inch Nails – Tron: Ares
(Interscope / Walt Disney Records)
Filmin vizyonundan bir ay önce salıverilen yeni Tron soundtrack’i, bütünüyle bir NIИ işi. Nitekim Trent Reznor ve Atticus Ross’un kalıplarını basarak grubun adıyla çıkardığı ilk film müziği. Tron mitine yaraşır ölçüde soğuk ve seksi fakat ikilinin de hedeflediği üzere çok daha keskin. Merak ve melankoli aktarıp bolca tekinsizlik veren bir dinleti inşa etmiş ikili. Judeline’in yanı sıra Boys Noize ve Hudson Mohawke gibi prodüktörlerin destek attığı albümle serinin müzikal mirası da harika bir şekilde taçlandırılıyor. Endüstriyel ve drone bazlı aranjmanlar, modu bittikten sonra da yanınızda kalan ses manzaraları, nabzı kalple değil turbo yakıt pompasıyla attıran parçalar, Reznor’un robotik bir cehennemin dibinden dünyaya haykıran sesi ve sözleri… Jared Leto’nun yapımdaki tüm keyif kaçıran mevcudiyetine rağmen filmi merak ettirdi.

19 EYLÜL: Rabbath Electric Orchestra – Amall
(Heavenly Sweetness)
Sayılı kontrbasçılardan diyebileceğimiz, enstrümanın çalımında kullandığı tekniklerle adından söz ettirmiş; Edith Piaf, Charles Aznavour gibi isimlerle çalışmış Suriye kökenli Fransız müzisyen François Rabbath 95 yaşında hâlâ işinin ehli olduğunu gösteriyor. Oğlu piyanist Sylvain Rabbath ile çıktıkları yedi yıllık turneden esinlenerek yayımladıkları albüm caz, soul ve funk ağırlıklı yaklaşımlarıyla ustaca kotarılmış bir çalışma. Keziah Jones, Victor Wooten gibi isimlerin de katılımıyla enstrümantal albümler konusunda dinleyicileri şımartan yılın dikkat çekici işlerinden.

19 EYLÜL: múm – History of Silence
(Morr Music)
İzlandalı deneysel grup múm, dünya üzerinde çeşitli konumlara yerleşik umutsuz karakterleri yarattıkları büyüleyici ve zarif dokularla örülü ses katmanlarıyla yavaş yavaş sarmalıyor ve yumuşak yüzeylere çıkarmayı sağlıyor. 2013 tarihli Smilewound albümlerinden bu yana, 12 yıllık bir aradan sonraki ilk yayınları History of Silence; incelikli piyanosu, naif vokalleri, bir araya getirdiği dream pop ve elektronik sesleriyle kıvrılarak akan bir albüm olarak karşımıza çıkıyor.

19 EYLÜL: Black Lips – Season of the Peach
(Fire Records)
Yeni Black Lips koleksiyonu üç senelik bekleyişin hakkını fazlasıyla veriyor. 14 şarkı boyunca Amerikan karakteristiğini gururlu bir şekilde taşıyan albüm western tınılarından garage rock’a uzanan bir yolculuk. Dinleyeni yer yer vahşı batının ortasında bir bardaymış yer yer bir Frank Zappa konserindeymış gibi hislerle kaplayan Season of the Peach hiç tekrara veya demodeliğe düşmeden tam tadında bir 60’lar dünyası yaratıyor. Bir mod ve atmosfer değişikliği için koleksiyonu birkaç kere çevirmeniz bizden tavsiye. Ayrıca grubun konuk olduğu Gizli Mixtape’imiz de burada.

26 EYLÜL: Robert Plant – Saving Grace
(Nonesuch Records)
Herhalde 1960’larda rock’n’roll yapıp hâlâ da saygın albümler yapan isim bulmak çok kolay olmasa gerek. 77 yaşındaki Robert Plant bu konuda ayrı bir yerde. Led Zeppelin sonrası son 40 yılda 15’e yakın, hepsi de belli kalitede solo albümler kaydetti. Özellikle 2005 sonrası külliyatı önemli. 2021’de Alison Krauss ile ikinci ortak işlerini yayımladıktan sonra, pandemi zamanlarından beri beraber çaldığı yeni grubu Saving Grace ile bu çalışmaların sonucunu bizlerle paylaştı. Low, Moby Grape, Blind Wille Johnson gibi isimleri yorumlarken anonim geleneksel blues ve folk uyarlamalara da yer veriyor. Artık bağırmayan Plant’in ses kontrolü muazzam, albümün diğer yıldızı vokalist Suzi Dian ile de güzel bir birliktelik oluşturmuşlar. Robert Plant işlerine aşina olanlar için sürpriz yok. Bu da iyi bir şey.

26 EYLÜL: Lin Pesto – KABUL
(Bağımsız)
Synth pop sularında kendini, hayatı sorgulamanın kederli hâlleriyle gezinmemizi sağlayan Lin Pesto, ilk uzunçalarını nihayet yayımladı. Beş yıllık bir sürecin çıktısı olan koleksiyon, elektronik seslerin eşlik ettiği Lin Pesto’nun puslu vokalinden dökülen liriklerle, duygusal derinlik alanları yaratmış. Söz, müzik ve prodüktörlüğü kendisine ait olan KABUL’ün miksi için Dozi Ozovski, mastering’i için de Arda Işık ile çalışmış Lin Pesto Albümün ilk konseri de 2 Ekim’de Salon İKSV’de.

26 EYLÜL: Sam Prekop – Open Close
(Thrill Jockey)
30 yılı aşkın süredir besteler yapan Sam Prekop, üretim araçları ve ses kaynakları değişse de duyguyu ön planda tutan işler ortaya koymaya devam ediyor. Kariyerinin “olgunluk dönemi” tabir edebileceğimiz son 10 yılda modüler synthesizer’lar ile kurguladığı incelikli evrende bir tura daha çıkıyoruz Open Close ile. Prodüksiyon ve beste metotlarına yaklaşımını şöyle özetlemiş Prekop: “Bence modülerin gerçekten iyi yaptığı şey, ilginç ve daha az tahmin edilebilir dokusal unsurlar yaratmak. Yine de bu, ortaya çıkan diyaloğun sadece bir kısmı. Diğer sesler ve vokallere de bir enerji katıyor. Son zamanlarda yöneldiğim düzenli ritmik vuruşlarla birlikte, bu unsurların yan yana gelmesi soyutlama içinde bir tür mimariye dönüşüyor; yalnızca onları birbirine eklemleyerek ve hassas bir şekilde katmanlaştırarak.”

26 EYLÜL: Cate Le Bon – Michelangelo Dying
(Mexican Summer)
Galli müzisyenin diskografisindeki yedinci stüdyo albümü. Prodüktör koltuğunu Samur Khouja ile paylaşan Le Bon, bir ayrılık sonrasında hissettiği yoğun duygular sebebiyle rötar yapan albümün baskın temasını şu şekilde tanımlamış: “Kendini tamamen bu her şeyi saran aşkın içinde kaybettiğini fark ediyorsun. Ayrılık her zaman istemediğin ama seni kurtaracağını bildiğin bir uzuv kesilmesi gibiydi.” Michelangelo Dying’ albümünde parmağı olan müzisyenler arasında John Cale, Valentina Magaletti ve H. Hawkline da var.

26 EYLÜL: Patrick Watson – Uh Oh
(Watsonia Productions / Secret City Records)
Patrick Watson’ın varoluşsal kriz anlarına eşlik eden sözlerden ve 11 parçadan oluşan Uh Oh koleksiyonu, Kanadalı müzisyenin “Bu dünyada olmanın nasıl bir his olduğuyla ilgili… Herkes sürekli bir ‘Uh oh!’ hâli içinde.” düşüncesinin ürünü. Yaşamaya dair duyguların bir bütününü sunan albüm, mikrofon başında birçok iş birliği barındırıyor. Ama albümü asıl heyecan verici kılan şey yaylıları, üflemeli, vurmalı çalgılarıyla çok enstrümanlı; içsel dökülüşleri, sıradanlaşan kötülükleri işin içine dâhil ederek yarattığı atmosferiyle çeşitli duygu alanları sunması olmuş.

26 EYLÜL: Fred Armisen – 100 Sound Effects
(Drag City)
100 Sound Effects, adından da anlaşılacağı gibi klasik bir şarkı koleksiyonu değil; bir tür absürt ses kütüphanesi. Soundcheck seslerinden müzik dükkânı gürültüsüne, basket topu sekmesinden cam kırılmasına kadar gündelik hayatın 100 sesini yan yana getiriyor. Bu kadar tuhaf ve bu kadar eğlenceli bir iş zaten ancak Fred Armisen’ın elinden çıkabilirdi. Sınırsız yaratıcılığı ve müzik sevdasıyla, tavizsizce kendisi olduğu anlardan biri. Armisen, bu kayıtların hem film ya da tiyatro için kullanılabileceğini hem de tek başına dinlendiğinde “mikro hikâyeler” olduğunu söylüyor. Albümü, geçtiğimiz sene hayatını kaybeden ve bu projenin gerçekleşmesi için büyük katkısı olan yakın arkadaşı Steve Albini’ye ithaf etmiş.

26 EYLÜL: Bitchin Bajas – Inland See
(Drag City)
Chicagolu üçlü uzayan, kıvrılan, kendi titreşimleriyle oluşup aynı edada kaybolan synth notalarıyla ağır salınımlı dalgalar yaratıyor. Yeni işleri, üç yıl önceki Bajascillators kadar groove odaklı olmadan, bilinç ve zihne daha fazla konuşan bir takılma hâli. Akışında sinapslara ziyafet çeken sonik peyzajlar sabırla detaylanırken, ritim ve yeryüzüne daha yakın enstrümanlar ise 18 dakikalık süresi akıp giden final numarası “Graut”a gelindiğinde beliriyor. Aşkınlık ve dinginlik arasında bir yerlerde süzülen Inland See’yi tamamlayan dört parçada “yeni özgürlüklerin ve daha da moleküler yapıların” olduğunu söyleyen ekibe ait işin mutlaka kulaklıklarla dinlenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

26 EYLÜL: Neko Case – Neon Grey Midnight Green
(ANTI-)
Yedi yılın ardından yeni bir Neko Case albümü. “Merhaba, yabancı” sözleriyle açılan Neon Grey Midnight Green, müzisyenin şimdiye dek en özgür ve kişisel hissettiği işiymiş. Bunun en büyük sebeplerinden biri prodüksiyonun tamamen kendi ellerinde olması. Yaylılar, senfonik düzenlemeler ve atmosferik katmanlarla genişleyen şarkılar, zaman zaman minimal bir folk dokusundan çıkıp pastoral anlara, elektronik dokunuşlara girip çıkıyor. Neko Case’in iç dağlayan, sınır tanımayan sesiyle büyülü, teatral anlatımında kaybolmak mümkün. Her Neko Case işinde olan o mistik his, yerli yerinde. Neon Grey Midnight Green, baştan sona kendinizi bırakabileceğiniz ve yer yer müzikal sürprizlerle karşılaşacağınız bir yolculuk.

26 EYLÜL: Geese – Getting Killed
(Partisan Records / PIAS / GRGDN Müzik)
Yeni Geese albümünü “azimli” diye tanımlayabiliriz. Zira her parçaya apayrı kişilikler ve soundlar yaratıp, hepsinin heyecan verici ve katmanlı yapıp, bir de hepsinin aynı albümün içinde yine de bir bütün oluşturmasını sağlamak için belli bir azim gerekiyor. Fakat New Yorklu ekip bu harikulade koleksiyonla aynı zamanda bir müzik grubu olarak yetenekli, yaratıcı, orjinal ve 20’lerinin ortalarında dört genç olarak da akıllı, hassas ve korkusuz olduklarını kanıtlyor. İçinde yaşadığımız panik ve vahşet çağından onlar da nasibini almış ve bu hisleri bazen somut bazen daha çetrefilli şekillerde albüme katmışlar. Getting Killed için bir rock albümü tanımı yapılabilir ama grup blues, punk ve folk rüzgârlarında saçlarının uçuşmasına müsaade etmiş.“Cobra” ve “Au Pays du Cocaine” gibi bir nefes aldıran parçaları veya slowburner diyebileceğimiz “Husband” da grubun durdurak bilmeksizin gaza bastığı anlar kadar etkileyici. Eğer grubun önceki işi 3D Country sizi de tam yakalamadıysa, Geese’e küsmeyin ve yeni albümü en az bir kere döndürün. Sadece kendileri için değil; genel anlamıyla günümüz rock dünyası için yepyeni bir doğrultu belirlemiş grup. Çağdaş müzik sahnesinin dehalarından Cameron Winter’ın bu albümü gittikçe katmanlaştıran sözlerinden biriyle bu faslı kapayalım: “They may say our love was only half real / But that’s only half true” (Aşkımızın yalnızca yarısı gerçekti diyebilirler / Ancak bunun da yarısı doğru.)

26 EYLÜL: John Maus – Later Than You Think
(Young)
6 Ocak 2021’de ABD’deki Kongre Binası baskınındaki dahiliyetiyle hayrete düşüren John Maus’un yeni albümü. Kariyeri boyunca outsider sanat ile pop müziğin cazibesi arasında entelektüel bağlantı noktaları inşa eden Maus, Later Than You Think’te yine kendine özgü akademik ve kavramsal altyapı ile ertelenmiş arzuları, üzerine düşülmemiş yaraları şarkılaştırıyor. Koleksiyon genelinde ruhsal ve toplumsal hafızaya temas ederken kuşkuyu her daim diri tutan bir akışa ortak ediyor. Blake James Reid’in yönetmenliğini üstlendiği “Disappears” klibi de buradan izlenebilir.

26 EYLÜL: Sir Richard Bishop – Hillbilly Ragas
(Drag City)
Sun City Girls ile eşsiz bir müzikal miras biriktirmiş; Will Oldham ve Bill Callahan gibilerle de çalışmış Arizonalı gitarist Richard Bishop’ın son enstrümantal işi Hillbilly Ragas akustik gitara deneysel yaklaşımlara ilgi duyanları oldukça sevindirecek. “American Primitive” adı verilen stile göz kırparak son derece ham, beklentilerden ve melodilerden uzak durmaya çalışan kompozisyonlardan oluşan albüm, Bishop’ın deyişiyle “ormanın derinliklerinde yaşayan ve geleneksel müzik kurallarını öğrenmemiş bir ‘hillbilly”den’ çıkma” gibi. Müzisyenin bu hamlıktaki kontrolü ve enerjisi takdire şayan. Farklı bir gitar çalımı duymak isteyenlere.

26 EYLÜL: Scaler – Endlessly
(Black Acre)
Bristol çıkışlı Scaler (eski adıyla Scalping), yeni albümüyle geri döndü. Grubun Void adını taşıyan 2022 tarihli ilk uzunçalarını takip eden bu kayıt; dörtlünün karanlık ve endüstriyel ses dünyasını trip-hop, drum’n’bass, techno ve metal etkileriyle genişletiyor. Bristol’daki The Louisiana mekânının bodrumundaki stüdyoda kaydedilen Endlessly, iş birlikleri ile Scaler’ın müziğine yeni bir sıcaklık katıyor.

26 EYLÜL: The Macks – Bonanza
(DevilDuck Records)
Portland çıkışlı The Macks yeni albümünde özgür ve kafasına esen bir sound ile aslında çok kasıtlı, planlı bir tutum arasında zor bir denge yakalıyor. Bir yandan nereye gittiğini bilen albüm; oraya giderken çıldırmaya, abartmaya, psikedelik bir kafaya da izin veriyor. Gitarist Ben Windheim, Bonanza hakkında “Bu bir konsept albüm değil ama kabaca bir ‘ben buyum’ ifadesi; The Macks’in yapabileceklerini olabildiğince eksiksiz göstermeyi amaçlıyor.” diyor ve henüz bir nota bile kaydetmeden parça listesinin akıllarında hazır olduğunun altını çiziyor. Zengin gitar yürüyüşleriyle dolu albüm büyük prodüksiyonlara, kaosa ve dürüstlüğe ev sahipliği yapıyor.