50 ALBÜM: Mayıs 2026 best of
Yazı: Cem Kayıran, Elif Öz, J. Hakan Dedeoğlu, Pelin Yılmaz, Şevval Öztemur, Tuana Özcan, Utkan Çınar, Zeynep Naz Günsal
“Ne dinlesek?” diye soranlara, mayıs ayından yerli – yabancı karışık 50 albüm. Sıralama kronolojik.

1 MAYIS: Tori Amos – In Times of Dragons
(Fontana)
Zirve dönemlerini bundan 30 yıl önce yaşamış bir müzisyenin işlerini değerlendirmek kolay değil. Konu, 90’ların en önemli şarkı yazarlarından biri olan Tori Amos olunca da ister istemez her yeni işini dinlerken o dönemlere gidiyor aklınız. Günümüz ABD’sinin kaosunu gündemine alan yeni albümü, Amos’un bilindik stiline sahip. Artık vokalleri o kadar tizlere gidemiyor, şarkıların sürpriz elementleri de eskisi kadar yok belki ama müzisyenin 18. albümü saygın bir çalışma. Soundgarden ve Pearl Jam ile çalışmalarından da bildiğimiz stüdyo davulcusu Matt Chamberlain’in kendini olumlu anlamda belli ettiğini söyleyelim. Beklentiyi yüksek tutmamakla beraber, hayatınız bir döneminde Tori Amos ile yolunuz kesişti ise, In Times of Dragons’tan da keyif alacaksınızdır.

1 MAYIS: Pigeon – OUTTANATIONAL
(Memphis Industries)
Başka zamanların ve başka kültürlerin dans müziği geleneklerini, klişeleşmemiş kozmik dokunuşlarla gönlünce kolajlayan İngiltere merkezli kolektif Pigeon, “sınır tanımayan parti şarkıları” olarak kodladığı ilk uzunçalarını nihayet yayımladı. Nihayet diyoruz, çünkü ocak ayında paylaştıkları ilk tekli “Miami”yi duyduğumuz andan beri gözümüz yollardaydı. OUTTANATIONAL’ın temel yakıtı ritim ve bu departmandaki çeşitlilik, Pigeon’ın groove’u çalıştırmayı bilen gruplardan biri olduğunun ispatı niteliğinde. Vokalist Falle Nioke’nin enerjisiyle hizalandığınız an, bu albümle uzun vakitler geçireceğinizi anlıyorsunuz.

1 MAYIS: KNEECAP – FENIAN
(Heavenly Recordings / PIAS)
Belfast çıkışlı üçlü Kneecap, yerel olanı küresel bir dile çevirme konusunda son yılların en dikkat çekici örneklerinden biri. İrlandaca rap yapma pratiğini başlı başına politik bir ifade biçimi olarak konumlandıran grup; mizah, hiciv ve tarihsel referansları iç içe geçirerek kurduğu dünyayı, FENIAN ile daha da genişletiyor. Mo Chara, Móglaí Bap ve DJ Próvaí’dan oluşan Kneecap, ilk albümi 3cag’den bu yana ham ve DIY estetiğe yaslanan çizgisini; özellikle son dönemde prodüktör Dan Carey ile kurdukları iş birliğiyle daha rafine, daha yoğun bir sounda taşımış. İsmini uzun yıllar boyunca Britanya karşıtı İrlanda milliyetçileri için kullanılan ve çoğu zaman aşağılayıcı bir ton taşıyan bir ifadeden alan FENIAN albümü; grubun dil, kimlik ve direniş arasındaki bağı yeniden tarif etme ısrarının güncel bir yansıması.
Tuana Özcan’ın Kneecap üyesi Mo Chara ile yaptığı röportaja da buradan ulaşabilirsiniz.

1 MAYIS: Maya Hawke – MAITREYA CORSO
(Mom+Pop)
Oyuncu ve müzisyen Maya Hawke, yeni albümünde içe dönük şekilde dış dünyayı ele aldığı bir hikâye anlatıcılığı yapıyor. Şöhret, göz kamaştıran ışıklar, sıfatlar içerisinde kendine bir yol arayan ve “büyülü bir uyumsuz olan” MAITREYA CORSO, fantastik bir dünyanın temsilcisi olarak karşımıza çıkıyor. Sakinleştirici vokaller aracılığıyla, dökülen duygusal lirikleri, folk-pop sesler içerisine yerleşerek adım adım ilerliyor. Kişisel mesajlarıyla elinizden tutarak, sakin ve mütevazı sularda sizinle buluşan koleksiyon, kendi hâlinde ve sade yapısıyla, incelikli bir çalışma olmuş.

1 MAYIS: Bonner Kramer & Thurston Moore – They Came Like Swallows
(Silver Current)
They Came Like Swallows, üretim modeli açısından iki aşamalı bir sistem olarak incelenebilir. İlk adım, Bonner Kramer’ın önceden stüdyoda kaydedilmiş materyalleri. İkinci adım ise Thurston Moore’un Miami’de kurulan bir mobil stüdyoda hazır materyalin üzerine doğaçlama yaptığı kayıtlar. Güneş ve palmiye ağaçları ile neredeyse pastoral bir ortamda başlayan süreç, parçalara da bir açıklık katmış ama Moore albümün taşıdığı yükü şöyle özetlemiş: “İkimiz de hem ‘şarkı’ hem ‘özgürlük’ fikrine adanmış müzisyenleriz. Ortaya çıkan şey, They Came Like Swallows oldu; bunun, Filistin’de savaşın yıktığı ailelerin ruhlarına bir dua olarak var olması gerektiğini hemen hissettiğimiz bir seans. Sözlere gerek kalmadan, müziğimizi bir tür sesli aktivizm ve iyilik taşıyan bir enerji olarak sunma konusunda anlaştık.”

1 MAYIS: The Claypool Lennon Delirium – The Great Parrot-Ox and the Golden Egg
(ATO Records)
Les Claypool ve Sean Ono Lennon’ın ortaklığı kâğıt üzerinde çok enteresan bir birliktelik. Biri Primus’la 90’ların tozunu atmış bir bas virtüözü; diğeri John Lennon’ın oğlu etiketinin baskısıyla yıllardır kendine bir kariyer yaratmaya çalışan bir müzisyen. 10 yıl önce ilk albümleriyle başlayan ortaklık güzel meyveler verdi. Yedi yıl aradan sonra gelen üçüncü albüm, panayır ortamında psikedelik bir konsept çalışma. İnsanlığın yapay zekâ ile mücadelesini absürt bir bakış açısıyla ele alırken müzikal anlamda öncekilerden daha farklı sularda yüzmüyor. Lennon’ın vokallerini yaptığı şarkılarda, babasına benzeyen sesi nedeniyle Sgt. Pepper dönemi The Beatles tatları almak olası. Albümün öne çıkan şarkısı “The Golden Egg of Empath”de Willow’un da yer aldığı notunu da ekleyelim. Ayrıca albümün fiziki formatlarında her şarkı için ayrı hikâyelerin yer aldığı ve Rich Ragsdale’in elinden çıkma bir çizgi roman da yer almakta. Hiçbir masraftan kaçınılmamış kısaca. Claypool’un baslarını dinlemek her zaman yüksek keyif verir ve Lennon ile de iyi anlaşıyorlar belli.

1 MAYIS: American Football – American Football (LP4)
(Polyvinyl Record Co.)
American Football’un dördüncü albümü bir geri dönüşten çok, yıllardır kurdukları dünyanın başka bir yaşa evrilmiş hâli gibi. O tanıdık dolambaçlı gitar cümleleri bu kez acele etmeden, küçük motifler etrafında dolanarak yavaş yavaş açılıyor. Mike Kinsella’nın sözlerini ise en çok zaman dönüştürmüş. Kendi deyişiyle “sözleri okuduğunuzda karanlık görünebilir ama içlerinde bir umut var.” Albümün ses dünyasını da benzer şekilde açıklamak mümkün; ağırlığını kabul eden ama tamamen karanlığa teslim olmayan, umutlu seslere sahip.

1 MAYIS: Noveller – I am the Weather
(Experimentia)
Gitar virtüözü ve besteci Sarah Lipstate müziğiyle resimler çizdiği bir uzunçalarla dört senelik molasını bitiriyor. Piyano, perküsyon ve tabii müzisyenin imzası olan gitar manzaralarıyla canlanan albüm, dinleyenin aklında o kadar somut hisler ve görüntüler tetikliyor ki sanki tek başına bir albümden ziyade bir soundtrack çalıyor kulağımızda. Şarkı isimlerinde gördüğümüz “Kopenhag’da bir pazar” veya “Dağın öteki yüzü” gibi betimlemelerle de zihnimizde iyice şekillenen görüntüleri izlemenin meditatif bir etkisi var şüphesiz. Albümün tek single’ı olarak yayımlanan “The Girl Who Was Death”te Lipstate’in yıllardır gitaristi olduğu Iggy Pop’un vokallerini dinliyoruz.

1 MAYIS: SUUNS & Kelman Duran – SUUNS & Kelman Duran
(Joyful Noise)
SUUNS’un krautrock ve art-punk kökenli tekrar estetiği ile Kelman Duran’ın dembow ve elektronik kökenli üretim anlayışı çarpışınca “yer” hissinin tamamen ortadan kalktığı, türler ötesi bir alan çıkmış ortaya. Bir haftalık stüdyo seansına ne SUUNS üyeleri ne de Kelman Duran önceden hazırlanmış materyaller getirmiş; bu tip ortaklıklarda eşine az rastlanan bir akışkanlık barındırması takdire şayan.

1 MAYIS: Jesca Hoop – Long Wave Home
(Last Laugh / Republic Of Music)
2009’dan beri üreten Jesca Hoop janrlar arasında yüzmeyi, dümeni ustaca istediği tarafa çevirmeyi çok iyi biliyor. Long Wave Home detayları ince ince düşünülmüş, ağızda folk tadı bırakan ve yer yer de biraz monoton tınlayan bir kayıt. Aslen Los Angeles’lı olan müzisyen 2008’den beri Manchester’da yaşamasının da etkisiyle ülkesine dışarıdan çok eleştirel bir gözle bakıp, ABD’nin şu an içinde bulunduğu hâlin ne kadar tanınmaz olduğunu, kendi üslubuyla anlatıyor. Politik meselelerle müzisyenin kişisel çıkmazlarını aynı süzgeçte eleyen albüm, bütün detaylarını ve anlamlarını duymak için biraz dikkatle biraz dinleme gerektiriyor.

1 MAYIS: Lip Critic – Theft World
(Partisan Records)
New Yorklu elektronik-punk dörtlüsü Lip Critic’in adını daha sık duyacağız muhtemelen. İkinci albüm Theft World’de şımarık çocuk enerjisi ve yerinde duramama hâlini; hardcore’un sertliği, glitch dokuları ve kulüp dünyasından ritimleri aynı düzlemde çarpıştırıyorlar. Ortaya çıkan şey ise lineer akmayı reddeden, sürekli yön değiştiren bir ses dünyası. Parçalar sanki kendi kendini sabote ediyor; tam bir forma kavuşacakken bilinçli bir dağılmaya giriyor. Albümün merkezinde dolaşan “çalmak” fikri gerçek bir hikâyeden filizlenmiş. Grubun ilk albümü Hex Dealer sonrası bir dinleyicinin Bret Kaser’in kimliğini ve kredi kartını çalmasıyla başlayan sürecin izlerini albümdeki birçok şarkının sözlerinde bulmak mümkün.

1 MAYIS: Knats – A Great Day In Newcastle
(Gearbox Records)
Biraz Newcastle cazına ne dersiniz? Henüz birkaç senelik bir üçlü olan Knats ikinci albümünde atarlı, punk-vari bir yaklaşımla yanaşıyor caza. İki sene önce dağılan black midi’den tanıdığımız Geordie Greep’in prodüktörlüğünü üstlendiği (hâlâ 26 yaşında olması hayret verici!) ve yeni arkadaşları şair Cooper Robson’ın söz desteğini verdiği albüm oldukça dinamik ve iyi çalınmış bir caz yapıtı. Newcastle’daki işçi sınıfı yaşam tarzını konu alırken karanlık yerlere girseler de kendi deyimleriyle “klasik Kuzeydoğu optimizmini” de yansıtıyor. Bunu da zaten şarkılarda rahatlıkla hissedebiliyorsunuz. Knats’ın kariyeri gayet yüksek bir kalitede başladı, devamı da öyle gelsin dileriz.

8 MAYIS: Lucky Break – made it!
(Fire Records)
lucky break, 90’ların alternatif müzik mirasını modern indie pop dokularıyla harmanlayan ferahlatıcı bir ses. New York doğumlu ve San Francisco merkezli müzisyen, Fire Records ile imzaladığı anlaşmanın ardından merakla beklenen ilk albümünü yayımladı. Şarkılar genç jenerasyonun deneyimlerine açık, büyümenin belirsizliklerini kurcalayan anlatılar barındırıyor. Müzisyen ilham havuzunu şöyle özetlemiş: “Albümün soundunu, büyürken dinlediğim her şeyi harmanlayarak oturttum. Pop ve country müzikten, 90’ların alternatif indie rock sahnesinden Pavement ve Liz Phair gibi isimlere kadar uzanan etkiler; ayrıca Lucinda Williams, John Prine ve Joni Mitchell de albüme bir şekilde sızdı.”
Lucky Break, geçtiğimiz haftalarda Gizli Mixtape serimiz için hayatında yer etmiş şarkıları bizimle paylaşmıştı, buradan okuyabilirsiniz.

8 MAYIS: Cola – Cost of Living Adjustment
(Fire Talk)
Cola, üçüncü albümü Cost of Living Adjustment’ta alıştığı post-punk formülünün köşelerini yumuşatıyor. Minimal ve gergin yapılar üzerine kurulu önceki kayıtların aksine, bu şarkılarda Tim Darcy’nin farklı vokal denemeleri ve zengin gitar tonlarıyla bir farklılık yaratmış. Grubun “maksimalist” olarak tanımladığı yaklaşım da büyük bir karmaşadan çok, parçaların hiçbirinin birbirini tekrar ediyormuş gibi hissettirmemesiyle ilgili. Albümün isminde hissedilen ekonomik sıkışmışlık duygusu, sözlerin içine de sinmiş durumda ama Cola bunu doğrudan anlatmıyor. Gündelik kaygıları, şehir yorgunluğunu ve yabancılaşmayı bulanık bir atmosferin içine taşıyor. Post-punk’ın mekanik tarafını biraz geri çekip daha organik bir alan açtıkları bu albüm, grubun şimdiye kadarki en sıcak işi gibi duruyor.

8 MAYIS: Broken Social Scene – Remember The Humans
(Arts & Crafts / City Slang)
Kanada’nın Arcade Fire’dan sonra en çok tanınan indie rock kolektifi diyebileceğimiz Broken Social Scene, dokuz yıl aradan sonra yeni bir albümle karşımızda. Grup verdiği bu aranın pasını çok hissettirmiyor ve imzası olan kalabalık sound cümbüşleri tüm gücüyle ortaya koyuyor kendini. Daha önce de beraber çalıştıkları prodüktör David Newfeld’in modern, keskin ve parlak yaklaşımının bu cümbüşü yönetmede işe yaradığını söyleyebiliriz. Özellikle bir 10-15 yıl öncesinin soundlarına ilginiz varsa bu albüm size kaliteli bir örnek sunacaktır.

8 MAYIS: Croz Boyce – Croz Boyce
(Domino)
Croz Boyce, Animal Collective üyeleri Avey Tare ve Geologist’in ilk kez bu isim altında bir araya geldiği merak uyandıran bir proje. Sakinleştirici akustik gitar melodileri; uğultu gibi elektronik dokular ile gölgeleniyor. Neredeyse tamamen enstrümantal ilerleyen albümde, Avey Tare’in gitar melodileri sıcak bir folk kaydı gibi duyulurken Geologist’in synth müdahaleleri ve efektleri huzuru yavaşça bozan küçük çatlaklar açıyor. Birbirlerinin etrafında dolaşıp sürekli şekil değiştiren sesler sayesinde Croz Boyce, baştan sona hipnotik bir koleksiyon.

8 MAYIS: Laurie Anderson with Sexmob – Let X=X
(Nonesuch Records)
Bu yıl sadece bir tek canlı albüm dinleyecekseniz sanırız Laurie Anderson’un 2023-2024 yıllarında Amerikalı caz dörtlüsü Sexmob ile çıktığı turnenin kayıtlarını içerien Let X=X bunun için en makul aday olabilir. Kenny Wollesen, Tony Scherr, Steven Bernstein gibi kariyerlerinde John Zorn’dan John Lurie’ye birçok önemli müzikal ortaklıklarda bulunmuş, artık enstürmanlarının en önde gelen isimlerinden desek abartmış olmayacağımız isimlerden oluşan Sexmob’un, ABD avangart müziğinin yol gösterici isimlerinden Laurie Anderson’ın kariyerinden şarkılara getirdikleri yorumlar bir yana; bunların canlı aktarımları son derece zihin açıcı ve en önemlisi oldukça eğlenceli de. Kayıtlar da son derece temiz. Anderson kariyerinin özeti için daha iyi bir yol seçemezdi. 2026’nın bize en güzel hediyelerinden.

8 MAYIS: Aldous Harding – Train On The Island
(4AD)
Yeni Zelandalı müzisyen ve besteci Aldous Harding, tüm güzel tuhaflıklarını, kapıldığı hafif tedirgin ve hayal gücüne bulaşmış hislerini on parçadan oluşan yeni uzunçaları aracılığıyla dinleyiciye ulaştırıyor. Müzisyenin hem yumuşak hem derinlerden gelen vokalleriyle eşlik ettiğimiz bu yolculukta içe dönük düşünceleri, belirsiz ruh hâllerini, çözümlenemeyen ama varlığını kabul ettiğimiz duyguları, rüya ve gerçeklik arasında bir yerde salınır biçimde buluyoruz. Yaklaşık 40 dakika boyunca şekil değiştiren Harding’in yer yer rahatlatıcı yer yer bilinmez icrası, piyanosu ve sade enstrümantasyonu ile sessiz anlarda dinlemelik bir iş olmuş.

8 MAYIS: Olof Dreijer – Loud Bloom
(dh2)
The Knife’ın bir yarısı olarak 2000’lerin başında İsveç’ten kendini duyuran Olof Dreijer, hem The Knife ile hem de kardeşi Karin’in pek sevdiğimiz projesi Fever Ray’e attığı desteklerle yakından takip ettiğimiz bir isimdi. Artık elli – ağızlı bir solo albümü olmasının vakti geliyor, geçiyordu bile. Loud Bloom’un kendine özgü; Latin, Afrika, Karayip etkili organik ve sıcak melodileri, İsveç’in soğuk elektronikleriyle buluşturduğu soundunu 14 şarkılık, uzunca çalışmada bir arada tecrübe etmek çok değerli. Albüm baştan sona çok tutarlı bir gidişata sahip; belki dans müzikten daha başka, daha deneysel sulara gitmesini de diliyor bazen insan ama yine de Dreijer elektronik müziğin yaşayan en yaratıcı isimlerinden, Loud Bloom da başımız üstüne. Ayrıca albümdeki şarkılarda Nijeryalı yazar ve görsel sanatçı Akwaeke Emezi’nin etkisinin olduğunu da belirtiyor Dreijer.

8 MAYIS: Loraine James – Detached From The Rest Of You
(Hyperdub)
Detached From The Rest Of You, Loraine James’in bugüne kadar yaptığı en “yakın plan” kayıt olabilir. Kariyerinin başından beri kırık ritimler, dağınık melodiler ve kişisel ses kayıtlarıyla çalışan James, burada ilk kez bu parçalı dili daha doğrudan şarkı formlarına yaklaştırıyor. Yeni koleksiyonunu “IDM popstar albümüm” diye tanımlayan Loraine James, bu kez vokalini daha merkezi bir yere koyduğunu söylüyor: “Sesimi çok daha fazla kullanıyorum ve genelde yaptığımın aksine miksin içinde daha yukarı taşıyorum. Sanırım biraz özgüven kazanıyorum.” Yolculuğa ortak olan müzisyenler arasında Tirzah, Alan Sparhawk, Miho Hatori, Sydney Swan, Le3 bLACK ve Fyn Dobson var.

15 MAYIS: Yangın – ŞANS ltd.
(Universal Music Türkiye)
Yangın, ikinci albümü ŞANS ltd.de bugünkü dünyanın belirsizliklerini ve “şans” fikrini merkezine alan oyunbaz bir dünya kuruyor. Vokalde Theo Kaya, elektro gitarda Bora Yavrucuk ve Efe Sanlav, basta Sarp Taha Gürkan, davulda ise Birkan Başören’den oluşan grup; alışıldık gürültülü gitar duvarlarını “Kendimi Tutamazsam” ve “Pax Romana” gibi parçalarda yeni dokularla genişletmiş. Grubun enerjisinin ve yaratıcılığının henüz sınırına yaklaşmadığını hissettiriyor ŞANS ltd. Albümün dünyasının bir web sitesine dönüşmüş hâlinde dolaşmak şansı da işte burada: sansltd.com.

15 MAYIS: Anadol & Marie Klock – Manivelles
(Pingipung)
Anadol ve Marie Klock’un ilk albümü La grande accumulation, spontane ve sürreal bir karşılaşma hissi taşıyordu. Manivelles ise başarısız aile buluşmaları, özlem, eve dönememe gerilimi, küçük utançlarımız gib daha kişisel, daha gündelik kırılmalarla ilgileniyor. Bunu da elbette “şarkı yazımı” klişelerine yaslanmadan yapıyorlar. Paris ve İstanbul’daki doğaçlama seanslarından çıkan materyaller; Prophet-5, Jupiter-6, Space Echo, Hohner Pianet gibi ekipmanlarla şekillenmiş. Ama mesele vintage synth fetişizmi değil. Haşa! Ses tasarımında dikkat çeken unsur, maddesel gürültünün bilinçli biçimde korunuş olması. Klavye mekanizmalarının klik seslerini duymak ya da bir salata kurutucusunun drone enstrümanına dönüşmesi de tam bu albümlük detaylar zaten. Manivelles kesinlikle rahat dinleme müziği olmaya çalışmıyor. Sürekli dikkati dağıtıp, küçük detaylarla dinleyeni dürtüyor. Bu ortaklığın uzun yıllar devam etmesi dileğiyle şimdilik noktalayalım, yakında daha derinlerine de ineceğiz elbet.

15 MAYIS: Eluvium – Virga III
(Temporary Residence)
20 yıldan uzun süredir bizlere Portland’dan deneysel ve ambient tınılarıyla seslenen Matthew Cooper, 2020’de başladığı üçlemesi Virga’nın son sürümünü de paylaştı. Müzisyenin kayıt süresince ilhamını doğadan ve kendiyle olan hesaplaşmalarından aldığı ambient çalışma, daha sabırlı ama belli belirsiz bir gerginliğin de hep mevcut kaldığı bir atmosfer sunuyor dinleyiciye. Müzikal anlamda çok fazla yeni şey söylemese de meditatif, ambient işleri sevenlerin memnun kalacağına eminiz.

15 MAYIS: Jeff Parker & ETA IVtet – Happy Today
(International Anthem)
Geçtiğimiz yıl Tortoise ile yeni bir albüm yayımlayan Jeff Parker, caz odaklı solo diskografisine ETA IVtet ile canlı kaydedilmiş bir albüm de ekledi. İki uzun parçadan oluşan albümün bir yere varmaya çalışmaktan kendini alıkoyan bir yapısı var. Anna Butterss’ın bas yürüyüşleri ile Jay Bellerose’un davulları sürekli hareket ediyor ama hiçbir zaman tam anlamıyla “groove patlaması”na dönüşmüyor. Bu aynı zamanda grubun artık kapanmış olan ETA kulübü dışındaki ilk büyük kaydı. Yıllarca Los Angeles’taki küçük bir pazartesi gecesi rezidansında gelişen bu müzik, ilk kez daha büyük bir salona taşınmış.

15 MAYIS: Göksel – Rüyaların İşi
(Soles Music)
Göksel pop tarihimizin en zamansız isimlerinden biri. İlk albümlerini bugün sıfırdan yayımlasanız hiç eski tınlamaz. Yaptığı işten, çizgisinden sapmadığı için de 11 yıl aradan sonra yayımladığı yeni albümü Rüyaların İşi de ne eski tınlıyor ne de yeni olmaya çalışan bir şey gibi. Göksel nefis bir söz yazarı ve ânında dile dolanan harika melodiler yazma gibi bir yeteneğe sahip. 12 şarkılık Rüyaların İşi de baştan sona bunun bir yansıması.
13 Mayıs akşamı Bant Mag. Havuz / Bina’da Okan Urun’un sunumuyla gerçekleşen Şarkı Şarkı: Rüyaların İşi söyleşisinin kayıtları da önümüzdeki günlerde Bant Mag. YouTube kanalında olacak.

15 MAYIS: Menzies – Holding My Cold Hand, Even Though Yours Is Warm
(Bağımsız)
Yeni Zelandalı ekip Menzies’i daha önce duymadıysanız, grubun debut albümü onlarla tanışmak için harika bir adım. Holding My Cold Hand, Even Though Yours Is Warm tematik bir albüm değil belki ama konseptine de müziğine olduğu gibi hat safhada dikkat ve detaycılık ile yaklaşılmış. Albümde Yeni Zelanda’nın kuzey ve güney adaları arasında giden “Interislander” vapurundan beş tane anons serpiştirilmiş. Adalar arasında mekik dokuyan vapur gibi grubun üyeleri de gençlik ve yetişkinlik arasında tam olarak iki uca da ait hissetmemenin zorluğu ve kafa karışıklığı hakkında beyin fırtınası yapıyor albümde. Büyümeye merak duymak ve büyümekten korkmanın dibine inen kayıt, Menzies’in sürdüğü hayat hakkında bir sürü lokal ve kişisel ipuçları taşıyor. Alternatif rock kıyılarında dolanan şarkılar deneysel numaralar, acapella ve üstü kapalı sözler kullanmaktan sakınmıyor.

15 MAYIS: Telehealth – Green World Image
(Sub Pop)
Telehealth ikinci stüdyo albümünde punk müzikte sıkça karşılaştığımız hiciv kullanımına yepyeni bir boyut getiriyor. Green World Image post-kapitalist düzende statü sembollerinin içinin boşluğundan ekonomik imkânsızlıklara, milennial jenerasyonun ev sahibi olmasının zorluğuna, öz verimlilik ideolojisinden tüketim çılgınlığına, TikTok’un önüne geçilemez yükselişine; şu an içinde bulunduğumuz dönemin sadece en zengin tabakanın lehine işleyen bütün sistemlerine yer veriyor. Sadece müzikle var olmanın artık bir opsiyon olmadığından yakınan Telehealth, bir synth-punk patlamasına imza atmış. Eleştirdikleri bunca şeyle bazen “boomer” da tınlayan ekibin modern dünya yorgunluğu konusunda hepsi orjinal olmasa da diyecek çok şeyi var.

15 MAYIS: Kevin Morby – Little Wide Open
(Dead Oceans)
Little Wide Open’a kulak vermeye başladığınızda anlıyorsunuz ki bu sesler birçok üzücü yere değip geçecek, zihniniz içinde geçmiş ve geleceğe dair şeyler akıp gidecek. Sekizinci stüdyo albümünde Kevin Morby, büyük mavi gökyüzünün altında biraz sonra geçmişe dair olacak hikâyelerin yenilerini selamlarken, vedalaşmak ve başlamak arasındaki dengeyi folk ve rock tınılarının zarif bir karışımıyla ortaya döküyor. Çeşitli iş birlikleriyle genişleyen albümün, ayçiçeklerinin bize dönük olduğu kapak görseli de Chantal Anderson yaratımı.

15 MAYIS: Dua Saleh – Of Earth & Wires
(Ghostly International)
Of Earth & Wires, çeşitli açılardan birlikte hareket eden toplulukları hatırlamanın ve kolektif mücadelenin çağrısı. Yaşam ve gezegen üzerine yürütülen yok etme rejimi, devam eden savaşlar, taraflı yapay zekânın hayatların her alanına sızışı ve bu umutsuz anlara rağmen gücünü koruyarak duygusal destekle ellerden tutuyor Sudan asıllı Amerikalı müzisyen Dua Saleh. Yer yer falsetto vokaller ile elektronik, R&B ve soul esintilerin dans müziğiyle kesiştiği anlarda Sudan halk müzik geleneklerini şiirler ve mitolojiden aldığı ilhamla harmanlayarak, umudu ve başka türlü bir yaşamı hatırlatıyor: “Dünya vahşileşiyor, bitki örtüsüyle kaplanıyor, gücünü geri kazanıyor. İnsanlar eski anlayışlarını yıkmalı ve geriye kalanları Dünya ile birlikte var olmak için kullanmalıdır.”

15 MAYIS: nara’s room – Tearless, thoughtless
(Mtn Laurel Recording)
Brooklynli dörtlü Nara’s Room, yeni albümü Tearless, thoughtless’ta karanlıkta açık kalmış bir tüplü televizyonun yaydığı ışığın içindeki yarım hatırlanan rüya hissini kovalıyor. Akustik gitarların beklenmedik sertlikte kullanımı, yoğun efekt katmanları, yer yer 2000’ler pop düzenlemelerine shoegaze filtresinden yaklaşan yaratıcı fikirler ve Nara Avakian’ın her şeye uyumlanan güçlü vokalleri; albümü sürekli dinamik kılıyor. Bu kadar farklı fikirle başlayıp kolayca karman çorman olabilecek bir yerde duran Tearless, thoughtless, aksine hiçbir parçanın albüm içindeki yerini sorgulatmıyor. “miniDV”, “DVD menu”, “AOL away msg” ve “Lizzie mcguire” gibi Y2K referanslı parça isimleriyle örülen albüm, birbirine geçiş yapan şarkılarla sıkı bir akışta ilerliyor. “AOL away msg” B tarafının başladığını ilan ederken, albümün ikinci yarısı dağılmış bir partiden geriye kalan sessizlik ve duyguların içinde dolaşarak koleksiyonu daha içe dönük bir tonda kapatıyor.

22 MAYIS: JPEGMAFIA – EXPERIMENTAL RAP
(PEGGY / AWAL)
Adı üstüne deneysel rapçi ve kendine özgü müzik insanı Barrington Hendricks’in iki yıl önceki uzunçaları I Lay Down My Life For You ve Flume’la çıkardığı We Live In A Society EP ardından buyurduğu altıncı stüdyo albümü. Yine birbirinden bambaşka etkileri birbirine kusursuzca ama daima amaçladığı biçimde fark ettirerek harmanlayan JPEGMAFIA, tam akustiğe alışırken veya “Bu sefer ruhani mi takılıyoruz acaba…” derken ya bası patlatıyor ya jilet gibi bir gitar solosu veriyor ya da beton kıvamında bir endüstriyel aranjman patlatabiliyor aniden. Alex Goldblatt, Buzzy Lee, Billy Ray Schlag ve uzun soluklu ortağı DatPiffMafia’nın da katkılarını içeren albümde, trap ve karakteristiklerini alternatif rock, R&B, grunge, hatta gospel ve heavy metal gibi türlere yedirirken “aşk vs para”, “para vs ruh”, “ün vs sonrası” tipi temaları bazen politik referanslar eşliğinde, bazen de başka âşıklarla atışarak işleyen JPEGMAFIA, öngörülemezliğinden zerre yitirmemiş bir hâlde karşımızda.

22 MAYIS: Bill Orcutt & Mabe Fratti – Almost Waking
(TAR / MM / UOH)
İki müzisyen arasındaki 30 yaş farkı önemli midir? Konu müzik olunca yaş konusu abes tabii ki. ABD menşeli doğaçlama gitarcılığın usta isimlerinden 64 yaşındaki Bill Orcutt ile Guatemalalı 34 yaşındaki çellocu Mabe Fratti’nin uyumu harika. Orcutt’ın kalabalık ama tutarlı gitarlarına Fratti’nin çellosunu farklı efektlerle süsleyerek yaptığı altlık gayet homojen bir sound yaratıyor. Fratti’nin birkaç şarkıdaki vokali de gayet güzel. Yılın en güzel ortaklıklarından ve enstrümantal işlerinden biri. Güneşli havalarla beraber kafanızı boşaltmak için birebir.

22 MAYIS: Angels in America – Asphalt Green
(Halcyon Veil)
Angels in America kendini “açıklaması zor bir grup” olarak tanımlıyor. Tuhaf, baştan çıkarıcı, hasarlı ve sürekli dağılmanın eşiğinde duran yapılarıyla; şiirsel sayıklamaları andıran sözlerinden bahsetmek, onları tarif etmeye yaklaşmanın yollarından biri olabilir. Tüm bu hissin son örneği ise Asphalt Green. Daha ilk ânından itibaren enteresan bir şeye tanıklık edeceğinizi hissettiren albüm; yer yer ambient dokular ve araya sızan ses parçalarıyla huzursuz bir alan açarken, başka anlarda melodik zenginliğiyle beklenmedik ölçüde parlak bir hâl alabiliyor. Sert gitar tonları ya da bozuk elektronik seslerin ansızın denkleme girmesi ise albümün sürekli biçim değiştiren karakterinin parçaları. Grup ve albüm hakkında neredeyse hiçbir şey paylaşılmadan ortaya bırakılmış bir kayıt için, Asphalt Green’in bu kadar keskin bir duygu ve zihinsel görüntü yaratabilmesi albümün asıl büyüsü.

22 MAYIS: feeble little horse – bitknot
(Saddle Creek)
Glitch-folk’un bugünkü görünümünde, feeble little horse’un 2023 tarihli Girl with Fish albümünün payı büyük. O albümden beri sessiz kalan ve yeni kayıtlarını ağırdan alan grup, beklentiyi giderek büyüten sürecin ardından bitknot’u bir anda yayımladı. 11 şarkı ve 25 dakikalık kısa süresine rağmen albüm, oldukça yoğun ve katmanlı bir dünya kuruyor. Grup hâlâ kısa ve vurucu şarkıların alanında dolaşıyor; parçalar uzayıp gitmek yerine fikirlerini hızlıca ortaya koyup yön değiştiriyor. Ama bu aceleci yapı, bitknot’un kurnaz dilini ve oyunbaz tarafını daha da görünür kılmış. Albüm, her sıçrayışta yön değiştiren bir top gibi sürekli yeni bir fikre çarparak ilerlerken dağılmak yerine enerjisini tam da bu hareketlilikten topluyor.

22 MAYIS: Mexican Institute of Sound & Meridian Brothers – Ruido Tovar
(Ansonia Records)
Ruido Tovar kulağa kimi anlarda eski bir sahil kasabası düğünü gibi geliyor. Kimi anlarda ise o düğünde elektrik sisteminin kısa devre yaptığına tanık oluyoruz. Camilo Lara’nın Mexican Institute of Sound’u zaten yıllardır sample’ları ve kültürel hafızayı kesip biçen bir proje. Meridian Brothers ise tropikal müziği neredeyse sürrealist bir seviyeye taşıyor. İki parçada Beck’in de partiye katıldığı Ruido Tovar, yalnızca bir haftalık stüdyo sürecinin çıktısı ve albümün hafif kontrolden çıkmış enerjisi bu bilgiyle birlikte daha da anlamlı oluyor.

22 MAYIS: Marisa Anderson – The Anthology of UnAmerican Folk Music
(Thrill Jockey)
Portlandlı gitarist Marisa Anderson, 20 yıldır American primitive gitar geleneğine kaliteli katkılarda bulunmuş bir isim. Son dönemde Jim White, William Tyler gibi önemli isimlerle de ortak çalışmalarını severek dinlemiştik. Yeni albümü, efsane arşivci Harry Smith’in sandıklarından çıkma, ABD sınırlarını aşan, özellikle ABD’nin savaş ve gerilim yaşadığı coğrafyaların müziklerinin yorumlarını içermekte. Afganistan’dan Yemen’e, Vietnam’dan Suriye’ye; onun için uzak diyarların kültürüne ve seslerine kendi tarafından bakmakta. Kalabalık ve yoğun doğaçlama yerine az melodiyle çok şey anlatmayı tercih etmiş Anderson ve bu da kesinlikle doğru bir tavır. Gisela Rodríguez Fernández’in kemanının da albüme desteğini önemini pas geçmeyelim.

22 MAYIS: Thomas Dollbaum – Birds of Paradise
(Dear Life Records)
Thomas Dollbaum’un iniş çıkışlı vokal tonları ve folk rock tınılarıyla geçmişe dair hüzünlü haberleri, arada kalmış cevapları, tüm bunların yanı sıra Florida ormanlarındaki yolculuklarda dünya güzelliklerini ve umudu bulmaya oynadığı Birds of Paradise, acılı bir albüm, evet. Yine de tüm itirafların, sorgulamaların yanında kabul etmeyi ve gökyüzüne bakma ihtiyacını da hatırlatıyor. Yani bu koleksiyon maviler içerisinde bir yandan güneye doğru kuşlarla birlikte özgürce uçarken bir yandan konduğu dalları da kırarak devam ediyor.

22 MAYIS: Aja Monet – the color of rain
(drink sum wtr)
“Kalbine ne dokunuyorsa, söz ver, umut et. Cehennemin içinden geçse bile onunla birlikte yürü; koru, kolla.” Müziğin bir arada olmakla, harekete geçmekle ve zihinsel birliktelik yaratmakla ne ilgisi var? Aktivist Aja Monet, kolektifliğin erozyona uğradığı; giderek yükselen bireyselcilik, korku ve denetim rejimi içinde aşındırılan hissetme becerimize karşı bir hareket öneriyor. Şiir, caz, soul ve blues’un etkisindeki the color of rain, şirketleri ve mevcut sistemi hedef alırken; içsel sorgulamalarını ve tanık olduklarını bir bir ortaya döküyor. Canlı enstrümantasyonuyla duyguları ve bilinci harekete geçiren albüm, birlikte yaşamak, hayal etmek ve eylemek için fısıldıyor.

22 MAYIS: Visible Cloaks – Paradessence
(RVNG Intl.)
Portland, Oregon çıkışlı ambient ikilisi Spencer Doran ve Ryan Carlile’ın üçüncü uzunçaları, onların tabiriyle bir “belirme ve yanılsama işi”. Son stüdyo albümleri Reassemblage’a (2017) kıyasla hangi parçanın başlayıp, hangisinin bittiği o kadar da anlaşılmayan, bu bakımdan kendi içinde bir akış hâli olan Paradessence; pastoral olduğu kadar gerçeküstü bir doğa temsili. Karanlık bir gecenin kenarından köşesinden parıldayan notalar kimi zaman kendilerince, kimi zaman da süzgecinden geçtikleri modüllerle var olarak bir büyük boşluğu dolduruyor. Componium Ensemble, Félicia Atkinson, Ioana Şelaru, Motion Graphics ve FRKWYS Vol. 15: Serenitatem’de de (2019) birlikte çalıştıkları Yoshio Ojima – Satsuki Shibano ikilisinin katkılarıyla çeşitlenen iş geniş olduğu kadar narin bir dinleme deneyimi sunuyor.

29 MAYIS: Boards of Canada – Inferno
(Warp Records)
13 yıl sonra gelen bir Boards of Canada albümünün bu kadar heyecan yaratması şaşırtıcı değil; Warp Records, yılın en çok beklenen albümlerinden birini arşivlerden çıkarılmış bir hatıra gibi dinleyicilerin önüne bıraktı. Yarım kalmış çocukluk anılarının, silik hatıraların ve zamansız melodilerin arasında dolaşan Inferno, dinledikçe derinleşecek ve düşündürecek bir albüm. Bir şeyleri anımsama deneyimine benzer şekilde, albüm akışında da tekinsiz ve parlak anlar birbirinin içine karışıyor. “Somewhere Right Now In The Future” ya da “Into The Magic Land” gibi duraklarda eski Boards of Canada ışığı ve ısısını yaşamak mümkün. “The Process”, “You Retreat In Time And Space” ve “I Saw Through Platonia”dan oluşan final bloğu bir çözülme yaşatsa da bunu ürkütücü, kimileri için kalp kırabilecek bir tavırla yapıyor. Boards of Canada müziği hep zamanla ilgiliydi; Inferno’da ise odakta doğrudan zamanın bıraktığı izler var.

29 MAYIS: Francis of Delirium – Run, Run Pure Beauty
(Dalliance Recordings)
Sahne ismi olarak Francis of Delirium’u kullanan Belçikalı müzisyen Jana Bachrich, altı senedir EP’lerin ağırlıkta olduğu bir diskografi oluşturuyor kendine. Bu hafta ise uzun zamandır iş birliği içinde bulunduğu Chris Hewett ile prodüktörlüğünü de üstlendiği ikinci stüdyo albümü Run, Run Pure Beauty’yi paylaştı. Albümde, isminden başlayarak beklenmedik bir dramatik atmosfer, aslında indie rock numaraları olmalarına rağmen şarkılarda bir ballad büyüklüğünde yaşanan hisler ve özellikle Bachrich’in vokallerinden taşan bir duygu yükü var. Oldukça kişisel mevzulara yer verilen kayıtta Bachrich ses dünyasını genişletmekten, belli ki içini çalkalayan hisleri müziğine de olduğu gibi yansıtmaktan korkmuyor. Müzisyenin yine kendi elinden çıkan kapak görselinin güzelliğini de anmadan geçmeyelim.

29 MAYIS: Iceage – For Love of Grace & the Hereafter
(Mexican Summer)
Kopenhaglı ekibin beş seneyi bulan sessizliğini bozan albümde bu aranın onlara iyi gelmiş olduğunu gösteren, önceki kayıtlarda pek görmediğimiz bir ferahlık söz konusu. Post-punk tavrını korusalar da grubun sanki bu hafiflemiş hâli kendilerini rock’n’roll’a bırakıp içlerindeki kuduruk enerjiyi dışarı salmalarına yardımcı olmuş. Kendinin eğlenmesine izin veren bir grubun yüksekliği ve mutluluğu biraz da bulaşıcı sanırız. Dans ettiren punk albümleri için kalbinizde özel bir yer varsa yeni Iceage kaydını mutlaka bir döndürün.

29 MAYIS: Gigi Masin – Movement
(Sacred Bones Records)
Gigi Masin’in kariyeri, müzik tarihinin doğrusal işlemediğini hatırlatan örneklerden biri. Wind (1986) yayımlandığında ambient müziğin çevresinde duran marjinal bir figürdü; bugün ise birçokları onu türün gizli kurucularından biri olarak görüyor. Suburbia, Music From Memory, R & S gibi plak şirketleriyle yaptığı yayınların ardından 70 yaşına yaklaşırken Sacred Bones çatısı altında sunduğu bu albümle daha da geniş kitlelere ulaşacağına şüphe yok. Adından da anlaşılacağı üzere Movement, hareketi mesele edinen bir albüm. Sabah yürüyüşü, ilerleyen bir trenin camından dışarı bakma, yıllar sonra yeniden bir şeylere başlama gibi hareketleri anımsatan anlarla dolu. Günün farklı saatlerinde tüketildiğinde farklı etkilerini gözlemleyebilirsiniz.

29 MAYIS: Kurt Vile – Philadelphia’s been good to me
(Verve Forecast)
Artık 40’larının ortalarındaki Kurt Vile’ı herhangi bir türün adamı olarak görmek çok mantıklı değil sanki; kendi başına indie rock’ın bir kolu olduğunu söylemek daha doğru. Müzisyen 10. albümünde başta ismiyle, her zaman şarkılarında yer verdiği, memleketine bir güzelleme yaparken en kişisel işlerinden de birine imza atıyor. Müzikal anlamda son iki albümünden çok fazla bir değişiklik yok ancak uzun süre beraber çalıştığı hatta onun 2013’teki Wakin’ on a Pretty Daze albümü ile soundunu yükseltip çok daha geniş kitlelere ulaşmasında da mühim bir yeri olan Rob Laakso’nun zamansız kaybının albümün üzerindeki melankolik ağırlığı da hissediliyor. Laakso’nun yer aldığı tek şarkı olan enstrümantal “Red Room Dub”, koleksiyonun çok değerli bir parçası. Vile her zaman yakın bir arkadaş gibidir; orada olduğunu bilmek, dertlerini bizlerle paylaştığını bilmek güzeldir.

29 MAYIS: KÁRYYN – PHYSICS UNIVERSAL LOVE LANGUAGE (PULL)
(ANTEVASIN / Mute Records)
KÁRYYN dışarıya çıkıp, gökyüzünde PULL veya PHYSICS UNIVERSAL LOVE LANGUAGE’i ve kendimizi bulmamız için bizlere sesleniyor. Varlık, ruh, aşk, çöküş ve ses temalarına dalıyor; her birini alışılagelmiş hâlindense birbirine değen, katmanlar şeklinde var olan, birlikte kendilerini üretenler olarak ele alarak elektronik ve ambient sularında deneysel ve çok yönlü bir gezintiye çıkarıyor. 10 parçadan oluşan koleksiyon, KÁRYYN’in bünyeyi saran vokali, hafif karanlık ama düşsel synthesizer dokuları ile sonunda zaman ve mekândan sıyrılmış, köşeleri olmayan, duygusal manzarası derin bir etki bırakıyor.

29 MAYIS: Greg Mendez – Beauty Land
(Dead Oceans)
Greg Mendez, kendi adını taşıyan 2023 çıkışının ardından gelen Beauty Land’de şarkılarını daha da sadeleştirmiş. Fısıltıya yakın vokaller, yalın folk düzenlemeleri ve kırılgan hikâye anlatımı albümün temelini oluşturuyor. Elliott Smith etkisi belirgin olsa da Mendez, bunu bir taklide dönüşmek yerine müziğini olabildiğince kişisel ve biricik bir yere taşıyarak başarmış.

29 MAYIS: Paul McCartney – The Boys Of Dungeon Lane
(Capitol)
Müzikal kariyeri neredeyse 70 yıla yaklaşmış, 84 yaşına günler kalmış bir ismin yeni albümünü yorumlamak çok da kolay değil! Paul McCartney son 20 yılda ne yayımlasa yanımıza kâr diye alıp kenara koyduğumuz bir karakter. Ama 20. solo albümü ayrı bir alkışı hak ediyor. Bu zaman diliminde yayımladığı en iyi, tüm külliyatında da üst sıralarda yer alacak bir albüm olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. McCartney denince akla gelen şarkı yapısını, beste tarzını her yönüyle dinleyiciye geçirebiliyor. Evet o güçlü vokali biraz yorgun belki ama yine de üstüne düşeni yapabiliyor. Albümün nostaljik yapısı, yer yer melankolik şarkılar belki en güçlü anları değil. Oyunbaz kişiliğini takındığında asıl zevki veriyor. Beraber çalıştığı, son yılların aranan isimlerinden genç prodüktör Andrew Watt’ın modern dokunuşlarını çok sevmedik aslında. Daha eski ekol bir yaklaşım tercih edilebilirmiş. Ama bunu da dert etmeye gerek yok. Hem The Beatles hem de McCartney hayranları için çok güzel bir hediye.

29 MAYIS: Matias Aguayo – Anenoa
(Platoon)
Dramatikken esprili, minimalken kompleks, samimiyken ustalıklı olabilen Şilili-Alman DJ, prodüktör ve vokalist Matias Aguayo, kendine özgü rengârenk dünyanın kapılarını yeniden aralamış durumda. 20 seneyi aşkın dolu dolu kariyerinin altıncı solo yayınında kalp atışlarını hızla yükselten Latin ritimlerini house ve techno beatleriyle bir arada vererek içinde kaybolunası desenler dokuyor. İncelikli olduğu kadar oyunbaz vokali ise dakikadan dakikaya, parçadan parçaya şekil değiştiren cinsten. Aguayo’ya Latin Amerika bağımsız sahnesinden Barbie Williams, Camille Mandoki, Girl Ultra, IARAHEI ve Javiera Mena gibi dişil güçler eşlik ederken son parçada Uganda asıllı İngiliz müzisyen Daudi Matsiko da eküriye katılıyor. Rahat ama cezbedici, hem şakacı hem baştan çıkarıcı Anenoa yılın ilk yarısının en iyi dans albümlerinden biri.

29 MAYIS: ear – Rumspringa
(A24 Music)
Jonah Paz ve Yaelle Avtan’dan oluşan indietronica ikilisinin geçen yıl çokça dikkat çeken ilk albümü The Most Dear and the Future ardından savurduğu yeni koleksiyonun adı, Amish topluluğunda ergenlik için kullanılan bir terim. “Koşturmak” benzeri bir anlamı da var. 16. yaşına basan gençlere öncekinden biraz daha özgürlük tanındığı bir dönemi ifade eden kelime, belki de ekibin de ilk albümlerinden ve sakin süksesinden sonra kendilerine uygun gördükleri bir oluş hâlidir. Uysal vokalleri ve genel tınılarına mahsus melankolik nostalji hissini korurken cızırtılı synth efektlerinden yükselen disonans, en dingin anlarda bile arkada süregelen bir evhama ses veriyor.

29 MAYIS: The Bug Club – Every Single Muscle
(Sub Pop)
The Bug Club, beşinci albümü Every Single Muscle’da garage rock köklerini daha hızlı, daha gürültülü ve daha punk bir noktaya taşıyor. Çoğu iki dakikanın altında kalan 18 şarkı; akılda kalıcı riffler, absürt mizah ve sivri dilli sözlerle dolu. İnsan bedenine ve insan olmanın garipliğine odaklanan albüm, durmaksızın yeni bir fikirle ortaya çıkan ve dağınık hissettirmeden bir şarkıdan diğerine atlayan bulaşıcı bir akışa sahip.