59. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden notlar: Bölüm 1

Yazı: Merdan Çaba Geçer

Yaz hiç bitmemiş gibi hissettiren sıcaklık rekorlarıyla devam eden 59. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ni yarıladık. Takip ettiğim Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda ilk yarıda izlediklerime dair hislerimi bu, diğer yarıda izleyeceklerimi ise önümüzdeki günlerde yayımlanacak ikinci bölümde okuyabilirsiniz.


Bu seneki edisyonun en dikkate değer yanlarından biri, Gezi Davası’nda hapis cezasına çarptırılan Çiğdem Mater ile Mine Özerden’e açılış töreninden, neredeyse her gösterim öncesinde ekiplerin yaptığı konuşmalara kadar yollanan destek mesajlarıydı şüphesiz. Gösterimlerin düzenlediği Aspendos Salonu’nda bu iki sinemacının isimlerinin yazılı olduğu temsilî koltuklara yer verildi; geçtiğimiz aylarda hayatını kaybeden sinema yazarı Murat Özer de kendisine ayrılan bir boş koltukla unutulmadı.

Kurak Günler

(Yön: Emin Alper)

Antalya seyircisinin bu yıl en merakla beklediği filmin hangisi olduğuna dair bir anket yapsak; cevap, Emin Alper’in nicedir yolu gözlenen uzun metrajı Kurak Günler çıkacaktır muhtemelen. Dünya prömiyerini 75. Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış (Un Certain Regard) bölümünde yapan Kurak Günler’in tıklım tıklım salonda yarattığı intibayı buradaki üç-dört paragrafta layıkıyla ele almaya çalışmak, daha baştan kaybedilmiş bir meydan okuma… Karşımızdaki film, taşraya getirdiği yorumla yerli sinema özelinde yeni bir dönüm noktası olmasının ötesinde; Emin Alper sinemasının başka bir seviyeye eriştiğini cümle âleme duyuran cinsten bir yetkinlik örneği, politik duruşundaki keskinlik ve meselesini ele alma biçimiyle daha uzun yıllar konuşacağız gibi duran bir Türkiye alegorisi.

Susuzluğun kök söktürdüğü bir kasabada, yer altı sularının aşırı tüketimi sonucu dört bir yanda beliren obruklardan birinin önünde açılıyor Kurak Günler. Hemen arkasından gelen açılış sekansı ritminden müziğine, görüntü yönetiminden reji tercihlerine tesiri oldukça yüksek bir atmosfer yaratıyor. O andan itibaren gerilim hissiyle diken üstünde hisseden seyirci, akıllardan çıkması zor finale uzanan yolda yetkin bir avucun içine alınıyor ve 130 dakika boyunca neredeyse bir an bile bırakılmıyor. 

Yanıklar kasabasına yeni tayin olmuş savcı Emre (Selahattin Paşalı), yozlaşmışlığın gün geçtikçe daha fazla ayyuka çıktığı bu yerleşim yerinde oyunu diğerlerinin kurallarına göre oynamayı reddediyor ve gittikçe karşısına daha fazla insanı aldığı, gerilimin sürekli tırmandığı, bitmeyecek gibi duran bir kâbusun içinde buluyor kendisini. Orta yolcu bir figür olarak tanımlanabilecek hakime Zeynep’i (Selin Yeninci) saymazsak, bu çetrefilli süreçte yanında bulunan tek kişi -neredeyse tüm karakterler gibi siyah veya beyaz olarak tanımlayamadığımız, gri bölgelerde dolaşan- muhalif gazeteci Murat (Ekin Koç). Kasabanın çözülemeyen su probleminde günah keçisi yapıldığı gibi, korkunç bir suça istemeden tanık -ve hatta şüpheli- olarak karışan Emre; bir yandan da Murat ile aralarında vuku bulan cinsel gerilim nedeniyle arzularını sorgularken buluyor kendisini. Yargısız infaz, iç kemiren şüphe ve Ali Cengiz oyunlarına, günümüzde bir hükümet politikası hâline gelen homofobi de dâhil olunca; karakterin akıbetine dair hop oturup hop kaldıran, nefes nefese bir sinemasal deneyim içinde buluyoruz kendimizi.

Her ne kadar kurgusal bir kasabayı mesken tutsa da -basın toplantısında da belirtildiği gibi- Kurak Günler’i Madımak’tan, Maraş Katliamı’ndan veya 6-7 Eylül olaylarından azade değerlendirmek; gücü ve erki elinde bulunduranların her daim belirli değerleri kullanarak galeyana getirme, gaipten düşman yaratma ve manipülasyona sığınma stratejilerinden izler bulmamak pek mümkün değil. Hatta on yıllar sonra bile, filmin bir çeşit “tarihe tanıklık” işlevi göreceğini; şu an içinde bulunduğumuz siyasi konjonktürün parametrelerine, süregelen suç döngüsü ve linç-şiddet kültürünün işleyişine dair fikir vereceğini öngörmek de mümkün. Emin Alper’in fazlasıyla zor bir işin altından ustalıkla kalktığını ve sinemasal açıdan bence en güçlü çalışmasını ortaya koymasının ötesinde, “obruğun” öteki tarafına geçebileceğimize dair aşıladığı umutla da oldukça anlamlı bir film ortaya koyduğunu düşünüyorum.

Kurak Günler Türkiye sinemalarında 25 Kasım’da vizyona girecek.

Ayna Ayna

(Yön: Belmin Söylemez)

10 sene önce çektiği Şimdiki Zaman ile ne kadar incelikli, his dünyası kuvvetli bir sineması olduğunu gözler önüne seren Belmin Söylemez, uzunca bir aranın ardından bir kez daha Haşmet Topaloğlu ile kaleme aldığı Ayna Ayna‘yı getirdi önümüze. Söylemez; amatör bir tiyatroda yolları kesişen, bambaşka hayatlar yaşasalar da benzer duygusal ve finansal çıkmazlar içinde hayallerinin peşinden giden, patriyarkanın ve giderek daha fazla muhafazakârlaşan bir toplumun içinde var olma mücadelesi veren üç kadın karaktere çeviriyor kamerasını: Oyuncu olma hayali kurup bir Osmanlı dizisindeki cariye rolü için şansını zorlayan Aylin (Manolya Maya), Frida Kahlo’ya adadığı oyununu kamuya açık alanlarda prova ederken panik ataklarıyla savaşan Frida (Şenay Aydın) ve tiyatrosunu ayakta tutmaya çalışırken büyük fedakarlıklarda bulunan tanınmış oyuncu Lale (Laçin Ceylan). 

Senaryo yazımından çekim sürecine kadar filmin belgesel sinemaya yaklaşan pratiklerle hayata geçtiğini, zira kadrodaki üç ismin kişisel yaşamı ile canlandırdıkları karakterler arasında önemli paralellikler bulunduğunu bir anekdot olarak belirtmek gerek. Belmin Söylemez ve Haşmet Topaloğlu kadar; Manolya Maya, Şenay Aydın ve Laçin Ceylan’ın da büyük katkılarıyla hayat bulmuş bir proje Ayna Ayna.

Rüyaların, aynaların ve İstanbul’un önemli yer edindiği Ayna Ayna, Ulusal Yarışma içinde nefes aldıran bir yapım fakat hikâye kurgusundaki kimi parçalara yer verilmemiş olsa, anlatının daha iyi işleyebileceğine dair bir hissi de beraberinde getiriyor. Filmin bana göre en etkileyici tarafı ise dikkate değer cümlelerini altlarını kalın çizgilerle çizmeden, küçük anlara sığdırabilmesinde yatıyor. Lale’nin, kendisiyle birlikte “anne” rolüne başvuran eski öğrencisiyle olan kısacık sahnesi, sinema ve televizyon sektöründe çalışan kadınların maruz kaldığı yaş ayrımcılığı hakkında nokta atışı bir tespit barındırıyor misal. Bu örnekler; asıl ismi üzerinden Frida’nın etnik kimliğine dair mobbing derecesine varan sorular, Aylin karakterinin audition deneyimleri aracılığıyla yükselen neo-Osmanlıcılık hakkındaki gözlemler ve kültür-sanat etkinliklerinin sistematik iptallerine sebep olan anlayışla uzayıp gidiyor. 

Hara

(Yön: Atalay Taşdiken)

Sonda söyleyeceğimi başta belirtmem gerekirse, Hara, iki senedir Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda izlediklerim arasında neden festival seçkisinde yer aldığını en fazla sorguladığım, bana göre sinema duygusu en zayıf, en hedefi ıskalayan yapım. Genel kanının da saydıklarıma çok benzer şekilde olduğu film; seyirci dostu, anaakıma göz kırpan bir seyirlik olma hedefiyle üretilmiş belli ki. Bu noktada kendimi, yönetmen koltuğundaki isim –Kız Kardeşim Mommo (2009) gibi övgüyle karşılanan bir filmi de bulunan- Atalay Taşdiken olmasa, Hara’nın böyle bir seçkiye girip giremeyeceğini zihnimde tartarken buluyorum.

İsminden de anlaşılabileceği üzere bir at çiftliğinde konumlanan film, atlarla iç içe büyüyen ve çiftliğin yıldızı Turagay ile özel bir bağ geliştiren 13 yaşındaki Beste (Isabella Haddock) üzerinden anlatısını inşa etme niyetinde. Haranın sahibi Nermin Hanım’ın vefatı ve yeni gelen patronun burayı dağıtma kararı alması sonrası; Beste’nin veteriner babası Cihan (Serkan Ercan), Cihan’la ilişkisini bitirme kararı alan annesi Aslı (Nehir Erdoğan), ABD’den gelen mirasçı yeğen Melike (Dolunay Soysert) ve evin emektar hizmetkârı Hacer (Zeynep Erkekli) ile anlatı beş koldan ilerliyor. Bu parçaların her biri fazlasıyla yüzeysel ele alınıyor, muhtemelen referans alınmış Yeşilçam sinemasıyla arasında da ciddi bir kalite farkı tezahür ediyor.

Nihayetinde tüm karakterlerin üçüncü bir boyuttan yoksun olması, inandırıcı olmayan dönüşümler ve özenli sayılamayacak replikler Hara’yı dağınık bir forma sokuyor; metindeki sıkıntılar ister istemez oyuncu kadrosundaki isimlerin çabasını da boşa çıkarıyor. En azından, kısa film Leylak’ta (2021) dikkatimi çeken Isabella Haddock’i başka bir rolde görebildiğim için izlediğime pişman olmadığım bir yapım oldu Hara.

Bir Umut

(Yön: Ümit Köreken)

Mavi Bisiklet’ten (2016) anımsanabilecek Ümit Köreken’in ikinci uzun metrajı Bir Umut, kimi açılardan adıyla müsemma şekilde “umut” vadetse de Türkiye sinemasını, özellikle de erkek yönetmenlerimizin sıklıkla deştiği meseleleri yakından takip edenler için heyecan verici olmaktan uzak bir çalışma. 

Babasını genç yaşlarda kaybetmesi ve annesiyle olan sorunlu ilişkisi nedeniyle 20 yıl önce dayısının yanına taşınan baş karakterimiz artık yetişkin bir birey; birlikte işlettikleri tiyatronun yönetmeni Asiye ile evli, sinema sektörüne atılma hayalleri besleyen bir oyuncu. Anadolu’nun küçük bir kasabasında yaşayan annesi MS hastalığı nedeniyle Bursa’ya gelince onunla ilgilenmek durumunda kalıyor ve geçmişe gömdüğü travmaları elbette ki gün yüzüne çıkıyor. Hayatına yeni bir dönemeç kazandıran bu gelişme, Asiye’nin beklenmedik hamileliği ve önemli bir filmin audition’ının yaklaşmasıyla da harmanlanınca; öfke, hesaplaşma ve talihsizliklerle örülü, herkes için hırpalayıcı bir süreç yaşanıyor.

Ümit Köreken, özellikle iki noktada takdiri hak eden bir iş ortaya koyuyor: Ona hak verebileceğimiz motivasyonlara sahip olsa da her daim öfkeli baş karakteri Umut’u neredeyse bir anti-kahraman olarak inşa ediyor ve buna çok müsait bir karakterken anneyi aklamaya çalışmıyor. Öte yandan deneyimledikleri sarsıcı anlara rağmen bu üç karakterin seyircide kallavi bir duygusal intiba bıraktığını söylemek güç. Bunda filmin özellikle Umut ile arasına mesafe koyamayan tavrı ve karakterler arasındaki ilişkilerin yeterince derinleştirilememesi yatıyor. Üç oyuncunun üstüne düşeni yaptığını da son olarak not düşmek gerek.

59. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden notlar, ikinci bölümüyle devam edecek.