90’ları yine yine yeni yeni yine yeni yeniden sev

90’larda bir patlama yaşayan Türkçe pop müziğin hafıza sistemlerini acı-tatlı duygularla ele geçirişi üzerine düşünecek ve konuşacak ne kadar fazla şey olduğunu, biri New York, biri Münih’te yaşayan feminist ve kuir akademisyenler Dr. İlker Hepkaner ve Dr. Sezgin İnceel’in 2019’un son aylarında başlattığı “Yine Yeni Yeniden 90’lar” podcast’i açıkça ortaya koyuyor. Dönemin bilhassa “gölgede kalmışlarını” masaya getirerek her bölümde yeni yeni meseleleri derinleştiren ikilinin sohbeti kısa sürede ilgileri çekti ve takiplere alındı. Çünkü analizleri, eleştirileri, sorguları ve neşeleriyle gayet güzel tatlar yakalıyorlar.

Röportaj: Ekin Sanaç

New York Üniversitesi’nde kültürel çalışmalar alanında doktorasını tamamlayan İlker, danışmanlık ve yazarlıkla meşgul. Müzik arka planından gelen Sezgin ise Münih’te bir yandan eğitmenlik yaparken müzisyen olarak üretimlerini de sürdürüyor. Son teklisi “Yaşlanıyoruz”u mart ayında paylaşmıştı Sezgin. Sonrasında ise Twitter’dan podcast’in takipçilerine çağrıda bulunarak onlarla beraber salgın günlerinin ağırlığını bir nebze de olsa hafifletecek ortak bir klip hazırladılar. Bodrum’dan Dublin’e, Melbourne’den New York’a farklı şehirlerden gelen videolar Gözde Demirbilek’in kurgusuyla son halini aldı ve geçtiğimiz günlerde aşağıdaki ürün karşımıza çıktı.

Bir sezonun daha sonuna yaklaşırken (Yine Yeni Yeniden 90’lar haziran sonunda yaz tatiline girecek) hem podcast’in nostalji ve dönem üzerine düşündürdükleri hakkında onlarla konuşmak hem de gündemdeki “Yaşlanıyoruz” klibini sormak için ikilinin kapısını çaldık. Sonra da onları “mini 90’lar challenge’ımıza” aldık. Hepsi ilerleyen satırlarda…

Yine Yeni Yeniden 90’lar’ın en çarpıcı yanlarından biri nostalji hissinin üzerimize serdiği sıcak battaniye altındaki konforumuzu dürtmesi. Nitekim nostalji aşırı güçlü ve güçlü olduğu kadar da tehlike arz eden bir duygu. Bu tehlikeyi benim değil de biraz sizin sözlerinizle açsak çok isterim… 

İlker: Yine Yeni Yeniden 90’lar’a başlarken en büyük hedefimiz 90’ları özellikle Türk pop müziği açısından “gelmiş geçmiş en iyi on sene” diye tanımlayanları tekrar düşünmeye teşvik etmekti. Müzikal devrimin parıltısı hakları yenen kadınların ve LGBTİ+ bireylerin katkısını gölgede bırakıyordu. Biz nostaljiyi tamamen reddetmiyoruz, ama diyoruz ki yeni bir toplum düşünürken bu nostalji bize ne öğretebilir? Her yayında biraz da bunun peşine düşüyoruz.   

Geçmişi bugünle hatta gelecekle ilişkilendirmede 90’lar Türkçe pop algısı nasıl ve neden ideal bir uhu işlevine sahip? 

İlker: Bugünden memnun olmayınca geçmişe bakmak çok insani bir tepki. Bunu politik olarak yapmanın artık imkânı yok. Ancak kültürel anlamda geçmişe geri dönmek, o günleri bir şekilde geri getirmek daha kolay. Peki bunu kültürün hangi alanıyla yapacaksınız? Günümüzde Türk pop müziği, 90’lardaki şaşalı dönemiyle kıyaslanamayacak ölçüde dağınık ve düşük kaliteli. Bir dönemi özleyip hatırlıyorsanız, doğal olarak bunu o dönemin en kaliteli, zamana en iyi meydan okuyan kültürel ürünleriyle yapıyorsunuz. İşte 90’lar Türk pop müziği bu noktada ön plana çıkıyor. Biz de bunu gördüğümüz için hem düne, hem de bugüne, hatta sizin de dediğiniz gibi geleceğe dair bir şeyler söylemek için 90’lar Türk pop müziğini konuşuyoruz.

Aslında 90’lar popuyla ilgili bir gerçek de patlamasını yaşarken ona çokça burun da kıvrılmış olması, aşağılanması. Her dönem olur bu galiba ama önceki yıllara kıyasla 90’larda çok daha yoğun yaşandı gibi geliyor. Bunun belirli sebepleri var, bu bir… Bir de -podcast’te de çok güzel açtığınızı biliyorum bu konuyu ama burada da özellikle sormak istiyorum-, Türkiye’de 90’larda yapılmış pop müzikte önceki dönemlerden farklı nasıl teknikler ve yaklaşımlar benimsendi? Müzikal anlamda bu dönemin önemi, güzellikleri, ayrıcalıkları nelerdi? 

Sezgin: Öncelikle kesinlikle çok doğru bir tespit. Ben 90’lı yılların pop müziğini en başından itibaren yaşayarak, tüm süreci hafızasına ve kalbine kazımış birisi olarak söyleyebilirim ki, bu patlama yaşanırken herkes “aa ne güzel bir dönem” demiyordu. “Her gün yenisi çıkıyor” diye şikayet edenler de oluyordu, “eski şarkılar gibi değil bunlar, sönüp gidecekler” diyenler de oluyordu. 90’ların kazandırdığı yeni isimler, rakipleri arasından sıyrılıp farklı ya da özel olduklarını kanıtlamak için büyük çaba harcıyorlardı. Yani “tatlı nostalji” sanırım her zaman vardı, olacak da. Diğer yandan bugünden o zamanları okuduğumuzda 90’lar popunun Türkiye açısından özel ve önemli olduğunu düşünüyorum. 80’lerin müzikal anlamındaki arabesk ikliminden bir çıkış var. Özel radyo ve televizyonların hayatımıza girmesi ile TRT sansüründen sıyrılmışlık var. Müzik klipleri ve kanalları hayatımıza giriyor. İlk kez ‘imaj’ kelimesini duyuyoruz. Müziğe talep büyük olduğu için, yatırımlar da yapılıyor. Bu da sayısız albüm, şarkı, besteci ve şarkıcı olarak hayatımıza geri dönüyor. Bol üretimin olduğu yerde rekabet de yüksek olduğu için, sadece nitelik değil, nicelik de artıyor. Ska-punk’tan alternatif pop’a bazılarının dünya müziğinde bile örneği olmadığı birçok yeni müzik türü ile tanışıyoruz. Bütün bunların bir on yıla sığması 90’lar nostaljisini güçlendiriyor bence. 

Dinleyicilerinizden “onu da konuşun”, “bunu da konuşun” gibi öneriler geliyor mu? 

İlker: Geliyor ve bu bizi kesinlikle çok mutlu ediyor. Bazen bölüm önerileri geliyor; bazen de “gelecek bölümdeki konunuz hakkında ben de bunu söylemek isterim” diyerek doğrudan yayınların içeriğine katkıda bulunan dinleyicilerimiz var. Yayınlarımızı dikkatle dinleyip söylediklerimizi düzelttikleri veya daha da ayrıntılandırdıkları da oluyor. Bunu “size doğrusunu öğreteyim” tavrıyla değil de “herhalde gözünüzden kaçtı” tavrıyla yapanların gönlümüzdeki yer ayrı. Bizim istediğimiz ortaya çıkarttıklarımızın bir diyalog yaratması, bunu becerdiğimizi gördüğümüzde çok mutlu oluyoruz.

Konumuz 90’lar olduğu için onun üzerinden soracağım bu soruyu ama genel bir soru aslında… 90’lar Türkçe pop nostaljisini 90’lardan sonra büyüyen kuşaklar da sürdürüyor. Nostaljinin o döneme tanıklık edilmesine ihtiyaç duymamasıyla, kuşaklar arası aktarımıyla ilgili neler düşünüyorsunuz? 

İlker: Kim derdi ki Yonca Evcimik’i dinlemek bir gün “cool” olacak? Bunda her zaman müzik dünyasını hallaç pamuğu gibi atmasından yakındığımız streaming servislerinin, YouTube’un etkisi büyük diye düşünüyorum. 90’lardan sonra büyüyenler bizim gibi o zamanı yaşamamış olabilir, ama bizim nostaljik bir ruh halinde geri döndüğümüz arşiv, onların karşısına keşfedilmeyi bekleyen yeni bir vaha olarak çıktı. Farklı kuşakların bu şekilde buluşması beni umutlandırıyor. Ortak bir kültürel dil yaratırsak, belli mi olur, belki ortak bir gelecek de yaratırız? 

Kariyeri uzun süren pek çok müzisyen nostaljiyle mücadeleyi yenmesi imkânsız bir mücadele  olarak deneyimliyor. Birçok müzisyen onlara kendini yenileme hakkı tanınmamasından ötürü şikayetçidir. Dinleyici olarak bu konuya sizin yaklaşımınız nasıl? Anılara sarıp sarmalanarak yüklü de yüklü hale gelen o en parlak albümleri aşmaya çalışmak mümkün müdür? Ya da bu şart mıdır?

Sezgin: Nostaljinin müzisyenler üzerinde kurduğu bir baskı kesinlikle var. Ben aynı zamanda müzisyen de olan bir dinleyici olarak, “aynı tadı yakalamak” konusunun zor hatta imkânsız olduğunu bildiğim için böyle beklentilere girmemeye çalışıyorum. Fakat sevdiğim sanatçılardan değişmelerini, kendilerini geliştirmelerini ve “yeni/farklı parlaklar” üreterek beni şaşırtmalarını bekliyorum. İlle nostalji yapılacaksa aralarda özel konseptli projeler ve konserler hoşuma gidebiliyor, ama o da yapılmış olmak için yapıldığında değil, üzerinde düşünülmüş, bir hikâyesi olan ve materyali eski olmasına rağmen yeni bir şeyler vadeden işler olduğunda. 

İlker: Sezgin’e katılıyorum. Beni her seferinde kendini yenileyen sanatçılar çok heyecanlandırıyor. Yurt dışında bunun en önemli örneklerini Cher ve Madonna vermiştir mesela. Türkiye’de de bunu en iyi Sertab Erener başarıyor. Sertab Erener hem yeni albümünü üzerinde düşüne düşüne yapıp kendini yeniden yaratıyor, hem de kendi hayat hikâyesini anlattığı konser performansını tasarlarken bize yeni bir deneyim yaşatıyor. Dengeyi tutturmak önemli.  

Sezgin, müzik çalışmalarını akustik olarak ve elektronik duo projen Squareplatz’la sürdürüyorsun. Son olarak martta yeni şarkın “Yaşlanıyoruz”u yayımladın. Çişe kalkmadan uyuyamamaktan artan tahammülsüzlüğe, “yaş almanın” kıvrımları arasında tatlı-acı bir ton yakalıyor şarkı. Bu şarkıyı ne zaman, nasıl duygular içinde yazdın? 

Sezgin: “Yaşlanıyoruz”, 35’e geldiğimi ve artık çocuk olmadığı fark ederek kendime acıdığım bir anda çıkmıştı. Şarkı yazan Sezgin, abartan ve dramadan beslenen yanımla iyi anlaşır. Ne kadar süslü sözlerle süreci hazmetmek istesem de, o an hissettiğim fiziksel ve ruhsal değişiklikler, bana telaffuz bile etmek istemediğim şeyleri artık kabul etmenin vakti geldiğini söylüyordu. “Hayır, yaşlanmıyoruz, yaşlanmacağız ve genç kalacağız” diye üzerimde baskı kuran dış dünyaya (bknz: sosyal medya) isyan da vardı biraz. Madem kabul edeceğim, o zaman benim istediğim gibi biraz sarkastik, biraz ironik olacak dedim ve şarkı çıktı ortaya. Squareplatz ise aslen yaşlanmayan, dans pistini sabaha kadar terk etmeyen, koyu puntolu tarafım. Stas Mishchenko ile beraber yapıyoruz. “Nostalji, seni hem sevdim, hem senden nefret ettim” derken 90’ların dans müziğini alıp üstüne kuir-feminist soslar ekliyoruz ve ismimizde de ima ettiğimiz gibi meydanlarda önce isyan etmek, sonra farklılıklarımıza rağmen kol kola beraberce şarkı söylemek istiyoruz.

“Yaşlanıyoruz”a yaptığınız Twitter çağrısı aracılığıyla kolektif bir klip de hazırladınız. Fikir aşamasından uygulamaya bu klip süreci nasıl gelişti? 

İlker: Bizim yaratıcı sürecimize çok uygun bir şekilde çıktı fikir. Karantinanın ilk günlerinde benim aklıma geldi, Sezgin’e bir mesaj gönderdim. Sezgin de hemen kabul etti. Bizim yaratıcılığımızın temelinde birbirimizin heyecanlarını olabildiğince desteklemek var. Twitter çağrısı, videoların toplanması ve kurguya emanet edilmesi gibi prodüksiyon görevlerini ben üstlendim. Klipte görmek istediklerimizi kurgucumuz Gözde Demirbilek’e ilettik, ama ona geniş bir yaratıcı alan da bırakmak istedik, o da bu alanı çok güzel kullandı. Amaç en başından beri dinleyicilerimizle ortak bir anı biriktirmekti, bence bunu da başardık, güzel güzel birlikte yaşlandık.  

Yine Yeni Yeniden 90’lar’ın önümüzdeki günlere dair başka duyuruları var mı? Ya da net bir duyuru olmasa da “Önümüzdeki günlerde şunu şunu yapmayı çok istiyoruz” dediğiniz bir şeyler? 

Sezgin ve İlker: Podcast yayınlarına Haziran sonunda bir mola veriyoruz, Eylül’de yeni konularla mikrofonlarımızın başına geri döneceğiz. Ama bize tatil yok. Yine Yeni Yeniden 90’lar, bizim uzun zamandır üretmek istediğimiz farklı işlere vesile oldu. 5Harfliler ve Mangal Media gibi platformlar için beraber deneme yazıları hazırladık. Bir tane 90’lar üzerine akademik inceleme yazımız var, yakında hakemli bir dergide çıkacak. Bir de daha büyük, yazılı bir sürprizimiz var, ama henüz onu açıklamak için erken! Başlattığımız diyalog devam etsin, şarkıları hem birlikte dinleyelim hem de birlikte inceleyelim istiyoruz. Bu amaçla pandemi sonrasında İstanbul’da bizi dinleyicilerimizle bir araya getirecek projeler planlamaya başladık. Bakalım zaman bize neler gösterecek?

SEZGİN VE İLKER’LE MİNİ 90’LAR CHALLENGE’I

90’lar bittikten sonra keşfettiğiniz bir 90’lar mahsulü?

İlker: Gökhan Kırdar’ın diğer şarkıcılar için yaptığı düzenlemeler.
Sezgin: Friends! Tabii ki varlığından haberdardım, ama ilk 2010 yılında seyretmeye başladım. 

Türkiye 90’larından Madonna’yı kıskandıracak bir klip

İlker: Sertab Erener – “Sakin Ol”. “Yüzyılın en hoş ve de boş klibi”ni kim kıskanmaz?
Sezgin: Orhan Atasoy – “Gemiler” veya Ayşegül Aldinç – “Anladım Ben Seni”.

90’lar Türkçe popunun yarattığı müzikal “devrimi” tek başına özetleyecek güçte bir şarkı 

İlker: Yonca Evcimik’in “Vurula Vurula” isimli şarkısı. Sezen Aksu elinden çıkmış olması, Akdeniz ezgileri soslu düzenleme, bir yıldızın kendini yeniden yaratması, neşeli melodi ama kahreden sözler… 
Sezgin: Rengin’den “Aldatıldık”. Hüzünlü-neşeli tonu, Sezen Aksu vurgusu, müzikte yeni ve genç bir soluk, ve 90’ların bizi güldürüp eğlendirmeye çalışan pop müziğine rağmen “aldatıldık, dünya böyle değil” diye hissettiren politik iklimi.  

90’larda hak ettiği ilgiyi asla görememiş şarkılardan biri

İlker: Murat Özyüksel’in “Bir Çiçek Yılı Sonra” isimli şarkısı. Vokallerde Teoman ve Selen Gülün var. 
Sezgin: Rüya Ersavcı’dan “Baba” (klibi ile beraber), Çiler’den “Uçalım mı?” ve o zamanlar çok ilgi gördüğünü hatırlasam da, günümüze hak ettiği kadar kalmadığını düşündüğüm Melis Sökmen’den “Maçka”

Ayakları yerden kesen, haz dolu o parti bitiyor, yavaş yavaş mekân terk ediliyor. Hoparlörden hangi şarkı süzülüyor? 

İlker: Kesinlikle Levent Yüksel’den “Beni Bırakın”.
Sezgin: Mirkelam – “Hatıralar”.

Yükleniyor...