A’dan Z’ye: İfşa
Yazı: Biçem Kaya, Ekin Sanaç, İlayda Güler - Görsel: Deniz Bankal
Cinsel şiddet, faillikler; önceki ve sonraki süreçleriyle ifşalar hakkında konuşma sorumluluğu taşıdığımız bazı kavramları bir araya getiren “A’dan Z’ye: İfşa” sözlüğüne hoş geldiniz. Gündem olunca ilgi görecek ya da gündemden düşebilecek konular değil bunlar. Bu nedenle düşünmeyi, sorgulamayı ve konuşmayı teşvik edecek bir derleme hâlinde el altında bulunmasının fayda sağlayabileceğine inanıyoruz. Sözlükteki bazı maddeler, haklarında dev literatürler bulunan kavramlar. Dolayısıyla altlarına ilişmiş metinleri birer özet olarak nitelemek bile elbette çok yetersiz kalacaktır. Biz daha ziyade yararlı olabileceğini düşündüğümüz tanımların, tartışmaların ve kaynakların bir derlemesini yapmayı amaçladık. Bolca düşünüp, tartışıp, sorgulamamız; güvenli iletişim ve paylaşım alanlarımızı artırabilmemiz ümidiyle.

6284
“Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” ya da 6284, fiziksel, psikolojik ve aile içi şiddetle mücadele amacıyla 2012’de yürürlüğe girdi. Bu kanun fiziksel, cinsel, ekonomik veya psikolojik şiddet gören ya da tehdit altında olan bireylerin korunması için tedbirlerin düzenlenmesini içeriyor. Buna göre, şiddet uygulayan kişinin uzaklaştırılması, mağdurun barınma, geçici maddi yardım ve korunma altına alınmasına olanak sağlanıyor. “Tek taraflı ısrarlı takip” kavramıyla, aile bağı veya ilişki durumu olmaksızın yalnızca kadınların değil tüm bireylerin mağduriyetini tanıyor. KAOS GL’nin kanun hakkında hazırladığı bilgi notuna göre, bu kanunun diğer benzeri kanunlardan en önemli farkı, acil ve hızlı adımlar atılması ve daha çabuk tedbir alınmasına imkân vermesi. Bu dokümanda altı çizilmesi gereken bir diğer not da elbette İstanbul Sözleşmesi ile ilgili. Bilindiği üzere şiddete karşı düzenlemeler ve yaptırımlar getiren ve uluslararası kapsama sahip olan İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye, 2021’de Cumhurbaşkanı Kararı ile çekilmişti. Ancak, KAOS GL’nin de vurguladığı üzere İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması, 6284 sayılı kanunun uygulanmasını hukuken aksatmamalı. Ve elbette 6284’ün eksiksiz uygulanmasının hayati önemini vurgularken her daim olduğu gibi son ses haykırarak ekliyoruz: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YAŞATIR!
Affetme
Nasıl ki cinsel şiddet toplumsal bir olgu, affetme meselesini de salt fail ve mağdur arasında yaşanan bir süreç gibi düşünmek pek mümkün değil. Eril tahakkümün işlediği suçların topluca görmezden gelindiği, cezasızlık zırhıyla korunduğu, toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılıklar için “genel ahlak” pratiklerinin araçsallaştırıldığı bir ortamda mağdurun affediciliğine bir seçim gibi yaklaşmak basitçe gerçekçi değil. Cinsel şiddete maruz bırakılanların affediciliğini, affetmenin önlerinde bir seçim olabileceğini konuşabilmek için öncelikle sağlanması gereken bazı koşullar var. Mesela fail tarafından suçun itirafı ve kabulü. Ya da en basitinden, gerçek bir özür. Üstten bakan, yapmak için yapılmış olan ya da zorunlu bir özür değil. İfşa süreçlerinde kemikleşmiş olarak karşımıza çıkan mağdur suçlama geleneğinin yeni travmalar üreterek yarattığı döngüyü kırabilmek için, affetme olgusunu daha kapsamlı konuşabilmeye ihtiyacımız var. Yani mağdurun özrü kabul etmeme hakkından önce failin affedilme hakkı üzerine konuşmak ne gerçekçi ne de hakkaniyetli. Kaldı ki onarıcı bir adaletin sağlanması, mağdurun faili bağışlamasını kapsamak zorunda değil. (Tıpkı failin mutlak pişmanlığını kapsamak zorunda olmadığı gibi.) Cinsel şiddette affedicilik konusunu bu bağlamda yaraların sarılması ve iyileşme perspektifinde, incelikle ele almak gerekiyor. Nitekim bazı (travmadan) iyileşme süreçleri suçu affetmemeyi de içerebiliyor ya da “failin çok yakında olduğu cinsel travmalarda şiddetten uzaklaşabilmek ve iyileşmek için önce affetmemeyi öğrenmek gerekebiliyor”. Çatlak Zemin için Suzan Saner’in kaleme aldığı ve konuyu Vigdis Hjorth’un Miras romanı üzerinden düşünen “Cinsel travmalarda affetme/anlama ikilemine Miras romanı ile bir bakış” başlıklı yazıyı okumanız hararetle önerilir.
Bystander / Upstander
Bystander, “seyirci kalan”; upstander ise “müdahil olan” kişilerle eşleşen terimler. Amerikan Psikoloji Birliği’nin tanımlamasına göre “seyirci”, “önyargılı bir saldırıya tanık olup bunu isteyerek ya da durumun ayrımcı doğasının farkında olmadan görmezden gelerek failin davranışını onaylıyor ya da pekiştiriyor gibi görünebilen ve hedef alınan bireyin dışlanmışlık hissini artırabilen” kişilere deniyor. Yani etrafımızdaki cinsel şiddet ve saldırılara seyirci kalmak, toplumsal norm olarak benimsenmiş ayrımcılıkları yeniden üreterek şiddetin sürekliliğine neden oluyor. Mikro şiddetler de bu denkleme makro şiddetler kadar dâhil. Cinsel şiddette seyirci etkisinin fiziksel ortamlarımızda ve sosyal medyada farklılaştığını gözlemleyebiliyoruz. Arkadaş masalarında güvenli alanlar kurabilmek için birbirimize göstermekle yükümlü olduğumuz özenin taşıdığı potansiyel de burada değerli oluyor. Seyirci olma pozisyonunu terk ettiğimiz; birbirimizi tepki vermeye ve müdahil olmaya teşvik ettiğimiz kadar güvende olacağız. Müdahil kişilerden oluşan bir toplumsallığı norm hâline getirebilirsek şiddetin sürekliliğine karşı elimizi güçlendirebiliriz.
Cadı avı
Feministler niçin “Yakamadığınız cadıların torunlarıyız.” sloganını benimser? Mezopotamya mitolojisine göre cadılığın tarihi insanlıkla aynı uzunlukta. Havva, Âdem’in kaburga kemiğinden meydana gelmeden önce Lilith vardı. Aynı topraktan yaratıldığı Âdem’in tahakkümüne boyun eğmedi diye lanetlenen Lilith. İlk kadın ve ilk cadı olan Lilith. Tesadüf bu ya, Orta Çağ’da Engizisyon mahkemelerince işkence ve soykırıma maruz bırakılan kadınların (cadıların) da suçu, içinde yaşadıkları ataerkil düzeni tedirgin edecek türlü eylemlerde bulunmak; evlilik dışında cinsellik yaşamak, doğum kontrol yöntemleri keşfetmek ve uygulamak, ebelik, şifacılık yapmak (modern tıbbı bu emeğe borçluyuz), diğer kadınlarla dayanışmak gibi. Dolayısıyla içinden geçtiğimiz ifşa dalgasının, eril şiddetten hayatta kalanların yönetimindeki bir cadı avına dönüştüğü iddiası, hikâyenin geçmişi kadar ironik. Rolleri değiştirerek mağduriyet yaratmaya çalışan faillerin bağışıklık geliştirdiğimiz manipülasyonlarından yalnızca biri olarak da özetlenebilir. Yazar Sema Kaygusuz’un nokta atışı tespiti üzerinden politik bilince dikkat çekmeyi de önemsiyoruz: “#MeToo hareketine cadı avı demek çok yakışıksız. Sesini çıkaran kadını engizisyon yerine koyuyor, tacizci erkeği yakılmış, lanetlenmiş 200 bin kadının arasına katıyor. Apolitizm böyle bir şey: Cahilliği seçmek, mümkünse hiç düşünmemek.” İfşa, cezasızlığa bir tepkidir. Feminist psikoterapist Suzan Saner’in deyimiyle “şiddetten hayatta kalanları ve onların yaşamlarını öne çıkararak faili gizleyen ve erkek şiddetini mazur gösteren patriyarkal hakikat oluşturma biçimlerine karşı güçlü, bu yüzden tehlikeli görülen bir mücadele aracıdır.”
Çocukların bedensel söz hakları
Kişinin bedensel bütünlük hakkı, yani bedeni üzerindeki otonomisi ve söz hakkı, sadece yetişkinleri değil; çocukları da tıpkı yetişkinler gibi kendi bedenleri üzerinde söz sahibi bireyler olarak tanır. Yetişkinler öncelikle çocukların bedenlerinin onlara ait olduğunu net biçimde kavrama ve buna yönelik doğru iletişimi kurma yükümlülüğü taşır Çocuğu zorla öpmek, sıkıştırarak sevmek, bir başkasına sarılmasını istemek gibi eylemler sevgi gösterisi olarak değerlendirilmemelidir. Bedenine yönelik her müdahalede çocuğun onayını almak ve onu bilgilendirmek gerekir. Bir çocuk, bedenini konu eden herhangi bir talebe “hayır” dediğinde ısrar etmek ya da küsmek ona, başkalarının memnuniyetinin kendi memnuniyetinden daha önemli olduğu mesajını vererek çocuğu istismara daha açık hâle getirebilir. Sınır ihlaline maruz kalmış kimi çocuklar, başkalarının sınırlarına saygı duymak konusunda da daha az duyarlılık geliştirebilir. Her türlü yetişkin – çocuk ilişkilenmesinde doğru sınırı oluşturmak tamamen yetişkinin sorumluluğundadır. Cinsellik içeren herhangi bir eylemde çocuğun onayından bahsedilemez. Cinsel istismara maruz bırakılmış bir çocuk hiçbir koşulda suçlanamaz. Bir çocukla onun bedenine dair konuşurken sert, korkutucu ya da yargılayıcı bir dil kullanmak, çocuğun beden algısını ve cinsel gelişimini olumsuz yönde etkiler. Sevecen ve destekleyici bir iletişim ise çocuğun kendini ifade etmesini kolaylaştırır, bedeninin ona özel ve değerli olduğu bilgisini pekiştirir, özgüvenini korur. Aslında denklem basittir; Psikolog Nurgül Öztürk’ün sözleriyle: “Çocuklara neyin güvensiz olduğunu anlatmanın en iyi yöntemi, onlarla güvenli ilişkiler kurmaktır.” Ancak çocuklarla sağlıklı iletişim, cinsel istismarı engellemek için yeterli bir önlem değildir. Bu, kurumların sorumluluk alması gereken bir sistem meselesidir. Ayrıntılı bilgi için Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin “Cinsel İstismarla Mücadelede Yetişkinlere Düşen Sorumluluklar ve Çocukların Bedensel Söz Hakları” başlıklı raporunu okumanız önerilir.
Dijital şiddet
Avrupa Konseyi’nin 2018 tarihli çalışmasında dijital şiddet, herhangi bir dijital teknoloji veya cihaz üzerinden bireylerin fiziksel, cinsel, psikolojik ya da ekonomik zarar görmesine neden olmak, yol açmak ya da tehdit etmek, ya da bireyin durumundan, karakterinden ya da hassasiyetlerinden faydalanarak bireyden fayda sağlama suçu olarak tanımlanıyor. Bu tanım, siber zorbalık (cyberbullying), siber taciz (cyberharrasment), itibar zedelenmesi (reputation sabotage), kişisel bilgilerin ifşası (doxxing) gibi alt suçları da kapsayan bir çatı terim. Toplumsal Bilgi ve İletişim Derneği’nin 2021 tarihli araştırmasına göre, Türkiye’de her beş kişiden biri dijital şiddete maruz bırakılıyor. Aynı araştırmadan kadınların yüzde 51’inin dijital ortamlarda yazılı, sesli veya görüntülü taciz mesajları aldığını ve yüzde 46’sının ise ısrarlı takibe maruz bırakıldığını öğreniyoruz.
Erpati
Dicle Paşa’nın Feminist Bellek’teki yazısına göre ilk olarak Avustralyalı filozof Kate Manne tarafından 2010’larda ortaya atılan “himpathy” ya da “menpathy”, Türkçeleşirken er ile empati ve sempati kavramlarını buluşturmuş. Erpati, bilhassa ifşa süreçlerinde maruz kaldığımız farklı şiddet biçimlerini tanımlamak için yararlı bir kavram olabilir. Çünkü erpati kelimesine olmasak da deneyimine ileri derecede aşinayız. Farkındalık içinde ya da değil; var gücüyle “erkek adaletin” korunmasına hizmet eden “dayanışmalar” erpati ile açıklanabilir. Bir nevi erkeklikte sık karşılaşılan, birbirine bir türlü kıyamama hâllerine benzetilebilir. Erpati, kimlikler ve konumlar ötesi (sağcı, solcu, devrimci, sanatçı, queer vb.) kurulmuş ittifaklar olarak karşımızdadır. Cinsel şiddet faillerinin ifşalandığı her süreçte işittiğimiz “aslında öyle biri değil”, “zor bir dönemden geçiyordu”, “çok da yetenekli çocuktur” gibi tepkiler, erpatinin görünürlük kazandığı eylemler. Süreci faillerin değil; hayatta kalanların sorgulanması yönünde şekillendirmeye çalışan her eylem öyle. Erpatiyi; bir araya gelerek cinsel şiddeti ciddiye almayan, dalgaya vuran, kahkahalar eşliğinde yok sayan güruhların davranışlarında da faillerin suçluluğunun onları yetiştiren annelere atfedildiği sinema ve televizyon yapımlarında da takip edebiliriz. Manne’nin, “Toksik erkeklik normlarına uyan ve tarihsel maduniyet altındaki kadınlara karşı otoriter davranışlarda bulunan erkeklerin suçlarını topluca görmezden gelme, inkâr etme, azımsama, affetme ve unutma yollarımızın tümünü kapsamayı amaçlayan” süreçler olarak tanımladığı erpatiyle mücadele için onu inşa eden konsensüsü net biçimde tanımak önemli olabilir: Erkek egemen patriyarkal düzenin ve bu düzenin sağladığı “çıkarların” korunması. Gerçek adalete kavuşabilmemizin bir yolu da kendimizi, çevremizi ve pratiklerimizi; iktidar kurmayan, örgütlü ve adil empati zeminlerine taşıyacak eylemleri keşfetmekten geçiyor.

Fısıltı ağları
Cinsel şiddete karşı yüzyıllardır işletilen bir cezasızlık mekanizması varsa, kadınlar tarafından da bu mekanizmaya karşı birbirlerini güvende tutmak için işletilen fısıltı ağları var. Kavram yeni yaygınlaşsa da pratik oldukça eski. Özellikle #MeToo hareketi döneminde İngilizcede “whisper network” adı altında yaygınlaşan bu olgu, kadınların ve kırılgan grupların, resmî mekanizmaların yetersizliğinin korunduğu ortamlarda, cinsel şiddet faillerine karşı birbirlerini uyarmak için kullandıkları resmî olmayan bir bilgi paylaşım ağına işaret ediyor. Dayanışma ve güven temelli fısıltı ağları; işyerinde, akademide, kültür-sanat ortamlarında hayat kurtarır. Fısıltı ağlarında paylaşılan bilgiler patriyarkal normlar doğrultusunda daima dedikodu olmakla ya da kanıt barındırmamakla suçlanır. Fısıltı ağları ifşa süreçlerine dönüşümlerini sağladığında patriyarkanın ciddi anlamda tadını kaçırır.
Güven
Tina Oziewicz ve Aleksandra Zajac imzalı çocuk kitabı Kimse Bakmazken Duygular Ne Yapar?’da (Domingo, 2022) tek cümleyle ne çok şey anlatılıyor: “Güven, köprüler kurar.” TDK ise “korku, çekinme, kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu” olarak tarif ediyor güveni; yani sağlıklı bir ilişkinin olmazsa olmaz temeli. Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin Ne Var Ne Yok?! Gençlik Programı ve tabukamu ortaklığında hazırlanan Güvenli İlişkiler Kılavuzu’na göre “partnerlerin güvende ve rahat hissettiği, eşitlik ve saygıya dayalı duygusal, romantik ve / veya cinsel tüm ilişki biçimleri” güvenli ilişki kapsamına dâhil. Güvenli olmayan, şiddet içeren ilişkiler ise güç dengesizliği ve kontrol etme girişimlerine dayanıyor. İlişkide iletişim açık ve dürüst mü? Kişisel sınırlara saygı duyuluyor mu ve onay mekanizması işletiliyor mu; diğer bir deyişle suçlu hissetmeden “hayır” ve memnun edicilikten bağımsız, içten gelerek “evet” denebiliyor mu? Destek ve eşitlik hâli sürekli hissedilir mi? gibi sorular ilişkilerin güvenliğini test etmeye yardımcı olabilir. “Güvenli ilişkiler döngüsü”nde çatışmalar dört aşamada yönetilir: Stresin kademeli olarak arttığı ancak korku hissedilmeyen gerilim; duygu ve düşüncelerin açıkça, önemseyen ve uzlaşmacı bir tavırla, şiddet davranışı gösterilmeden ifade edildiği tartışma; kişisel sorumlulukların ya da hataların kabul edildiği gerçek özür ve karşılıklı anlaşılmayla gelen rahatlamanın sağladığı yakınlaşma.
Heteronormatif kurgu
Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi’nde heteronormativite şöyle tanımlı: “Heteroseksüelliğin normal ve tek cinsel yönelim olarak görülmesi, toplumsal değerlerin, kuralların ve yaşam biçimlerinin herkes heteroseksüelmiş gibi kabul edilmesidir. İnsanların kadın ve erkek olarak ikiye ayrılmasını; cinsel ilişkilerin / evliliklerin sadece ve sadece karşı cinsiyetlere sahip kişiler arasında olabileceğini ve her cinsiyetin kendine has rolleri olduğunu iddia eden inançlar, düşünceler, normlar bütünü”. İşte böyle iddialara dayandırılarak inşa edilmiş bu kurgusal yapı, cinsel şiddeti görünmez kılacak suskunluk kültürünün yaratılması için canhıraş çalışıyor. Flört içi şiddetin gerçek sayılmaması, kadınların sessizliğinin onay anlamına gelmesi gibi mitler, LGBTİ+’lara ve toplumsal cinsiyet kalıp yargılarına uymayanlara yöneltilen şiddetin baştan yok sayılması, eril tahakküm yapılarının çıkarını korumak için politik, ekonomik ve hukuksal sistemlerle de desteklenerek mümkün olabiliyor. Zaten toplumsal cinsiyet normlarına uymayanların cinsel şiddet üzerine yürütülen diyaloglara dâhil edilmesi etrafındaki sistemsel korkunun sebebi, bu dışlanmadan herkesin zarar gördüğü gerçeğinin gizlenmek istenmesi. Bu bağlamda LGBTİ+’lar ve kurgusal normların dışındaki tüm kimlikler, erkek şiddetine karşı mücadelede dayanışma gösterilen gruplar değil; güçlenmenin ve etkin mücadelenin mutlak koşulu olmalılar.
Israrlı takip
Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin tanımıyla açalım: Fiziksel olarak ya da sanal yollarla takip etmek, özel alanına ve sınırlarına saldırıp, kişinin güvenli alanını daraltmak, ‘hayır cevabını kabul etmeyerek tehdit ve korku uyandıracak şekilde ısrarlı ve sistematik şiddet uygulamak. Kadem, bu suçun fiziken takip etmek veya temas kurmaya çalışmak olarak iki şekilde gerçekleşebileceğini belirtiyor. Israrlı takip suçunda, bireyin rızası dışında fiziksel ya da sanal yollarla yapılan takip sonucunda, kişisel bilgiler taciz etme amaçlı kullanılıyor. Her ne kadar stalking kelimesinin kökeni 16. yüzyıla kadar uzansa da “Stalking Strangers and Lovers” başlıklı araştırma makalesi, “erkeklerin ayrılığın ardından eski kadın partnerlerini agresif bir şekilde takip etmesi” anlamında, bu suçu tanımlamak için bilinen ilk kullanım. Günümüzde ise kavram elbette bu örneklerle sınırlı kalmayıp tüm bireyleri kapsayan biçimiyle kullanılıyor. Türk Ceza Kanunu ise 2022’de yaptığı değişiklikle ısrarlı takibi suç kapsamına aldı. (TCK 123/A)
İlişki içi şiddet
Mevcut ya da eski partnerin / eşin, ilişkinin diğer tarafı üzerinde iktidar sahibi olmaya, onu kontrol etmeye yönelik davranışları. İlişki içi şiddet sözel, fiziksel, cinsel, ekonomik, duygusal ve sanal olabilir. Hiçbir sosyoekonomik, dini ya da kültürel gruba mahsus değildir; hepsinde görülür, azmettiricisi hegemonik erkekliktir. Israrlı takipten cinsel saldırıya, tehditten öldürmeye varabilen bu eylemleri gerçekleştiren failleri yargı önünde aklayacak ya da suçlarını hafifletecek türlü yöntemler üretilmesi, erkek adaletin kadın ve LGBTİ+ düşmanlığını açıkça ortaya koyuyor. Bu politik tercihin son tasarruflarından biri “Cinsel ilişkiyi reddetmek erkekte elem ve öfke yaratır.” gerekçesiyle bir cinayet failine haksız tahrik indirimi uygulayan mahkeme kararı olmuştu. Türkiye Psikiyatri Derneği, 21 Ağustos’ta yaptığı basın açıklamasında “kadına yönelik şiddetin bir halk sağlığı sorunu hâline geldiği”ne dikkat çekti. Yinelemekten yorulmayacağız: Onaysız, onay inşasıyla, onay veremeyecek hâldeyken gerçekleştirilen her türlü cinsellik, şiddettir. Onay, evlilik dâhil olmak üzere her türlü ilişki tipini kapsar. Tek seferliktir; her yeni cinsel eylem öncesi tekrarlanması gerekir. Bu bağlamda sıkça göz ardı edilen şiddet biçimlerinden biri de Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin Kavramlar Sözlüğü’nde, “Partnerlerin karşılıklı onayı olan ve kondom kullanma konusunda anlaştıkları cinsel birliktelik esnasında (ya da hemen öncesinde) kondom kullanacak kişinin partner onayı olmadan kondomu çıkarması ya da kondoma zarar vermesidir.” sözleriyle açıkladığı stealthing. Cinsel saldırı niteliğindeki bu eylem istenmeyen gebelik ve enfeksiyon bulaşı için risk oluşturmanın yanı sıra kişinin bedeni hakkında karar alma hakkını da ihlal ediyor.

Kadının beyanı esastır
Eril şiddetin örgütlenme biçimlerinden biri de ifşa süreçlerinde “kadının beyanı esastır” ilkesine karşı kurduğu güçlü toplumsal direnç ve bu yolla cinsel şiddete maruz bırakılan öznelerin kendilerini daha da değersiz hissetmeleriyle sonuçlanacak bir döngünün sürekli kılınması. Şiddete maruz bırakılanlardan faille aralarındaki ilişkiyi tanımlamalarının, yaşananlara dair detayları tekrar tekrar anlatmalarının istenmesi bu onur kırıcı ve yalnızlaştırıcı döngüye sebebiyet verirken ifşa süreçlerinde cinsel şiddete maruz kalmış sessiz özneler için de bir hayli sarsıcı ve yıpratıcı olabiliyor. Öncelikle “kadının beyanı esastır” ilkesinin kadın-erkek ikiliğine indirgenmemesi önemli. İlkenin “kadının” beyanından ibaret olmaması sadece LGBTİ+’ların beyanının da esas alınması değil; “cinsel şiddete maruz bırakılan öznenin” beyanının esas alınması gerekliliğini de vurguluyor. Kadının beyanı esastır dendiğinde en sık karşılaşılan argümanlardan biri, he said-she said durumunun (sözde) adaletsizliği. Oysa bu ilke, “kadının her söylediğini doğru kabul ediyoruz” değil; “beyanı sorgulanmadan başlangıç noktası alarak güvenliği sağlıyor ve gereken süreci başlatıyoruz” anlamına geliyor. Devamlı göz ardı edilen bir konu da şu: Cinsel şiddete maruz bırakılanlar bunu ispatlamakla değil; fail suçsuz olduğunu ispatlamakla yükümlü. Herhangi bir ifşayı sorgulamaya yeltenmeden önce herkes cinsel saldırılarda asılsız beyan oranının yalnızca yüzde 2-8 olduğu bilgisini bir güzel sindirebilir mi?
Labelling (Etiketleme)
Etiketler, toplumsal cinsiyet rolleriyle bireylere atfedilen genelleyici ve aynı zamanda da indirgemeci “tanımlardır”. Ataerkil değerler ve önyargılar üzerinden bireylerin damgalanması olarak da ifade edilebilir. Etiketler ayrımcılığı besler, güç hiyerarşilerini yeniden üretir. Toplumsal dışlanmayı pekiştirir. Etiketleme süreci bireyin doğduğu andan itibaren başlar. Atanmış cinsiyet bir etiketlemedir. Atanmış cinsiyete göre kız çocuğuna pembe, erkek çocuğuna mavi giydirilmesi de etiketlemedir. Çocuk büyüdükçe etiketler de çoğalır. Bir kadın, evliliğinde eş olması ya da anne olması üzerinden belirli bir kalıba sokulmaya çalışır. Bir queer, toplumsal cinsiyet kalıplarına uymadığı için toplum tarafından damgalanır, varlığı inkâr edilir. Her türlü cinsiyetçi küfür bir etiketlemedir. Şiddet eylemlerinde ve bu eylemlerin haberleştirilme şekillerinde bu etiketlerle yine sıkça karşılaşırız. Cinsel şiddet etiketleri tecavüz kültürünü yeniden üretebilen ifadelere dönüşür. “Hak etmiş”, “Neden böyle giyinmiş?”, “O saatte orada ne işi varmış?” türünden sıkça karşılaştığımız ifadeler birer etiketlemedir. Erkek şiddetini meşrulaştırır. Bu ifadeler, mağdurun birinci ve ikincil travmalarını tetikler. Buradan hareketle ifade edecek olursak, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin (TCDŞ) dili etiketlemedir.
Mağdur suçlayıcılık
Bir cinsel şiddet vakasının sorumluluğunu failin sırtından alarak onu hikâyeden silmeye çalışırken; hayatta kalanın suçlu olduğunu ya da başına gelen şiddeti hak ettiğini açık veya örtük bir biçimde ifade eden yaklaşım. Şiddete maruz bırakılan kişinin giyimi, yaşam tarzı, kariyeri, fiziksel özellikleri, varsayılan psikolojik durumuna dair söylemlerle suçun mağdura yakıştırılması. Ezcümle, “Su testisi su yolunda kırılır.”cılık. 30 Ağustos’ta Boğaziçi Üniversitesi’ndeki bir mekânda çocuk işçi olarak çalıştırılan 15 yaşındaki Hilal Özdemir’in 18 suç kaydı bulunan Ayberk Kurtuluş tarafından öldürülmesinin ardından sosyal medyada yapılan (en kibar tabirle) aşağılayıcı yorumlar örneğin. Bu gibi karşılaşmalar, Türkiye toplumunun DNA’sına işlemiş mağdur suçlayıcılığa bulaşmamak için düşüncelerimizi ve sözlerimizi devamlı sorgulamayı ve gerektiğinde birbirimizi uyarmayı bir gündelik pratiğe dönüştürmenin önemini hatırlatıyor. Öyle ki tam tersi bir yoldan, hayatta kalanın cinsel şiddeti hak etmeyen özelliklere (evli, öğrenci, hanım kız) sahip olduğuna yönelik ahlaki gerekçeler sunmak da dolaylı olarak mağdur suçlayıcılığı besliyor. Oysa bu zehirli zihniyet, hayatta kalanların maruz bırakıldıkları şiddeti gizlemelerinin en büyük sebeplerinden biri olabiliyor. Failin tanınan, sevilen biri olması da pek çok hayatta kalanda yalnız bırakılacağına dair korku uyandırarak sessizliği çoğaltabiliyor. Görevi yardım ve destek sağlamak olan kurumların; hayatta kalanların ihtiyaçları, sınırları ve mental sağlığına duyarsız kalan travma tetikleyici davranış ve uygulamaları ise ikincil mağduriyet yaratıyor. Mağdur suçlayıcılığı zihinlerimizden kazıyabilmek için etrafta cinsiyetçi küfürlerin rahatça telaffuz edilmesini, tecavüz şakalarına gülünmesini ve cinsel şiddete ilişkin mitlerin (“erkekler cinsel dürtülerini kontrol edemez”, “failler hastadır, canavardır” vb.) yeniden üretilmesini engellemek gibi farkındalıklar geliştirmemiz şart. Fail aklayıcılığın önünü açan mitlere daha detaylı bir bakış için Psikiyatrist Özlem Altuntaş’ın bianet’te yayımlanan “Cinsel şiddete ilişkin yanlış inançlar” başlıklı yazısını inceleyebilirsiniz.
Neşe kaçıran (Killjoy)
Feminist oyunbozan, feminist keyif törpüsü, feminist neşe kaçıran… Çeviriler çoğaltılabilir; söylenmek istenen ise aynı. Akademisyen Sara Ahmed’in popülerleştirdiği “feminist killjoy” terimi; toplum tarafından belirlenmiş cinsiyetçi, ırkçı, baskıcı normlara başkalarını rahatsız etmeyi göze alarak meydan okuyan, ses çıkaran kişilere atfediliyor. Zira bazen sadece kanıksanmış oldukları için eğlenceli veya zararsız gibi gelen söz ya da davranışlar, birilerini dışlanmış hissettirebiliyor; sessiz ve yalnız bırakabiliyor. Bu durum tekrarladıkça, şiddet yeniden üretiliyor. Feminist killjoy’un niyeti ânı mahvetmek, ortamı germek değil; toplumun kimi fertlerininin maruz bırakıldığı zararları ortaya koyarak adil bir iletişime alan açmak. İktidar sahibi olanların olmayanları kontrol etmek için kullandığı en elverişli araçlardan biri olan sessizliğin koruduğu güç dengesizliğine çomak sokmak önemli. Sosyal ilişkilerin onaylayıcı doğası gereği böyle davranmak herkes için çok kolay değil elbette. Sara Ahmed bunu şöyle açıklıyor: “Bir oyunbozan feminist olduğumuzda sorunun kendisi gibi görülebiliyoruz çünkü sadece sorunun kendisini gösterdiğimiz için sorun hâline gelebiliyoruz. Feminist oyunbozanlığın aynı zamanda bizi ödüllendiren bir şey olduğunu da bilmeliyiz. Ben bu sayede beni anlayan, dünyayı benim gibi gören insanlar olduğunu fark etmeye başladım.” Yani yapacağımız şey fazlasıyla net: O insanlarla dayanışma içinde cinsiyetçi küfürlere, tecavüz şakalarına, mağdur suçlayıcılığa geçit vermemek.

Onay inşası
Güvenliği sağlamak için cinsel davranışlarda sınır ihlali çizgisinin çizildiği yerlerin netliğinin sorgulanmadığı bir kültürü hep beraber ve acilen inşa etmeye ihtiyaç var. “Hayır, hayır demektir” ve hayır’ı evet’e çevirmeye dönük her türlü manipülasyon onay inşasıdır. Ama onayın ne olduğunun kavranması için bu yeterli gelmiyor; öncelikle onayın ne olmadığını ve ne olduğunu kavramak gerekiyor. Evet, “hayır”, onay yok anlamına gelir. Ama “hayır” dememek de onay yok demektir. Çünkü onay ancak sözlü olarak, “evet” diyerek ifade edilir. Herhangi bir şey dememek de onay değildir. Sessizlik, asla onay değildir. Bir cinsel davranışı arzulamak da o davranışı onaylamak değildir. Onay, arzudan bağımsız olduğu gibi cinsiyet ifadesi, cinsiyet kimliği, cinsel yönelimden de bağımsızdır. Onay geleceğe yönelik değil; tek sefere mahsustur. Partnerlik, evlilik, vb. onay değildir. Yalnızca onay almaksızın değil; onayı inşa ederek uygulanan cinsel davranış ve müdahaleler de cinsel şiddet tanımına girer. Kişiden onay almak için kullanılan manipülasyon yöntemlerini de (Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin tanımına göre) şöyle açabiliyoruz: Israr, yalan, duygusal tehdit; hediye, maddi destek ve ikram gibi ikna süreçleri; kişiyi suçlu hissettirme, birliktelik üzerine güvenceler vererek kişinin kaygısını azaltma gibi fiziksel zorlama içermeyen her türlü manipülasyon. Onay inşası yalnızca kişiler arasında yaşanan bir olgu da değil; toplumun dayatmaları neticesinde kendimiz üzerinde de onay inşası mekanizmaları işletebiliriz. Onay inşasını tanımak ve ona karşı ortak mücadele vermek bu yüzden güçlenmemiz için kritik önem taşıyor.
Öz yardım ve öz savunma
Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, öz yardımı kişinin kendi çabası, kaynakları ve iradesi ile duygusal, psikolojik ve somut temelde bir problemi aşmakta ihtiyaç duyduğu desteği kendine sağlaması olarak tanımlıyor. Antalya Kadın Dayanışma Derneği de hazırladığı Öz Savunma Hakkı dosyasında, bu kavramın bir insan hakkı olduğunun altını çiziyor; sözel, fiziksel ve duygusal savunmaları yani sesi, çığlığı da kapsayacak şekilde geniş ve kapsamlı bir çerçeve çizerek açıklıyor. Yaşadığımız hukuksuzluk ortamında, öz savunma hakkının bireyin ilk savunma mekanizması hâline geldiğini, her olayda acı çekerek öğreniyoruz. Ancak burada belirtilmesi gereken öz savunmanın yalnızca bireysel olarak değil; özellikle feminist öz-yardım örneklerinde görüldüğü gibi, ataerkil ve kurumsal bilgiye karşı alternatif bir bilme ve deneyim paylaşma biçimi olarak kolektif dayanışma içinde de büyüyor olması. Böylelikle, birlikte mücadelenin umudu ve kararlılığıyla, öz savunma hakkı yalnızca bir kişinin değil; hepimizin ortak gücü hâline geliyor.
Patriyarkal şiddet
Patriyarkal şiddetin tanımı için, 5harfliler’de çevirisi yayımlanmış 2019 tarihli ve “Kadın Cinayetleri Suç Sayılmazken” başlıklı (Goerge Yancy’nin yaptığı) Judith Butler röportajına dönelim. Butler diyor ki, “Şiddet kadınların hayatını erkeklik hakkı olarak, erkeklerin imtiyazına kalmış bir şey olarak tanımlamaya bir teşebbüstür.” Erkeklerin buna cüret edebilmesinin nedenlerinden birinin, “aralarındaki gizli (ya da gizlenmeye gerek duyulmayan) kardeşlik bağı” olduğuna işaret ediyor Butler (bkz. erpati) ve ekliyor: “Feminist erkekler bu kardeşlik dayanışmasını bozduğunda bazı topluluklardan dışlanma riskini göze alıyorlar. Aslında tam da böyle bir tepkiye ihtiyaç var.” Patriyarkal şiddetin yalnızca “algılanan toplumsal cinsiyete” değil; “feminenleştirilmiş ya da feminen kabul edilen herkese yönlendiğinin” altını çiziyor. Bu bağlamda trans dışlayıcı söylemlerin ve translara yöneltilen nefretin mizojininin dibi olduğunun herkesçe görülebilmesini arzu ediyoruz. Patriyarkal şiddet perspektifi için Butler’ın şu sözlerine de dikkat çekmek istiyoruz: “[Benim için] erkeklik şiddet demek değil. Şiddetin erkeklerin fıtratında olduğunu ya da erkeklik tanımının ayrılmaz bir parçası olduğunu düşünmüyorum. Ancak eril tahakküm ya da ataerkillik yapılarından söz edebiliriz. Söz konusu eril tahakküm ve ataerkillik olduğunda da yıkılması gereken toplumsal yapılar ve bu yapıların tarihleridir.”
“Rahatlatıcı” yalan söyleme (Manipülasyon)
Manipülasyon, fail tarafından mağduru kontrol altına almak veya istismarını kolaylaştırmak amacıyla kullandığı aldatıcı, yönlendirici ve baskılayıcı davranışların genel adı. Rahatlatıcı yalan söyleme ise manipülasyonun özel bir biçimi. Fail, bu suçu işlerken suçun sonuçlarını hafifletmeye ve mağdura sahte bir “güven” hissi oluşturmaya yönelik yalan söyler. Bu kavram; gaslighting, grooming, zorlama, sahte güvence verme ve duygusal şantaj gibi farklı suçları kapsıyor.
Sessizlik
Güzel sesiyle su altı dünyasını şenlendiren Küçük Deniz Kızı bir insana âşık olduğunda, ona ulaşmak için sesinden vazgeçmesi gerekmişti. Fiziksel olarak etkileyici, sessiz sakin, memnun edici makbul kadına dönüşmüştü yani; hatırlar mısınız? Annelerin söylenmesine, “her şeyi benim üstüme yıkmayın artık” mesajı veren serzenişlerine “dırdır” deriz biz. Hakkını savunmaya kalktığında bir kadın, ona “erkek gibi” deriz. Yaptığı herhangi bir tercihin sorumluluğunu reddetmek için kadınları sağır edici sessizliklere maruz bırakan erkeklere de soru sorma hakkımız yoktur. Şşş, lütfen sessiz! Biz hiçbir şeyle yüzleşmez, hiçbir şeyi düzeltmeyiz. Bin yıllardır böyle gelmiş olabilir ama böyle gidecek değil; gün geliyor, devran dönüyor zira. Bu başlıkta, Jennifer Brown ve Sandra Walklate editörlüğünde hazırlanmış Handbook on Sexual Violance’tan (Routledge, 2011) yardım alarak bir cinsel şiddetten hayatta kalanın ifşaya uzanan süreçte hangi sessizlik eşiklerinden geçtiğine bakacağız. Cinsel şiddet ânındaki donma tepkisi, sesin kesildiği ilk an olabilir; sessizlik, kesinlikle onay değildir. Bunu, hayatta kalanın çevre tarafından damgalanma korkusu ve -aslında mesnetsiz bir- utançla kendi kendini susturması izleyebilir. Şikayet süreçlerinde polis, sağlık çalışanları ve mahkemelerin anlayışsız, zaman zaman aşağılayıcı olabilen tavırlarıyla meydana gelen ikincil mağduriyet ve kimi ailelerin “kirlenme” kaygısı, akademinin deneyimleri istatistiklere indirgeyici yaklaşımı, medyanın failleri aklamak için elinden geleni ardına koymayışı; sessizliği, suçları gizleyen kapkaranlık bir örtüye dönüştürür. Ses çıkarmak; adalete ışık tutmak kadar, sistematik olarak yalnız bırakılmış bir hayatta kalanın elinden tutmak demektir.
Şok
Cinsel bir suç esnasında veya sonrasında mağdurun yaşadığı ani, yoğun bir travmatik tepki. Hareket edememe, konuşmada zorluk, boşluk hissi, gerçeklikten kopma gibi şekillerde kendini gösterebilir. Şok, şiddet gören kişinin psikolojik savunma mekanizmasıdır. Travmaya karşı verilen bir ilk tepkidir. Şok durumunu yaşayan bir kişiye öncelikle güvenli ve sakin bir ortam sağlanması ve mağdurun mahremiyetine saygı gösterilmesi gerekir. Kişinin ihtiyaç duyduğu tıbbi ve psikolojik destek hızla sağlanmalıdır.
Tecavüz kültürü
Yaygınlaşan ismi itibariyle haliyle problematik bir kavram. Hem tecavüzün “normalleştirilmesini normalleştirme” hem de “kültür” ifadesi yüzünden bir olumlama barındırabilme riski taşıyor. Aslen cinselliğin araçsallaştırıldığı, cinsel şiddetin normalleştirildiği bir iktidar kurma / koruma düzenine ve sosyal olarak inşa edilen bu düzenin kültür gibi yaygınlaşabilme kapasitesine işaret ediyor; Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği tanımıyla, “yüzyıllar boyunca toplumun derinine işleyip kemikleşen ve erkeğin tecavüzünü normalleştiren ataerkil algıyı örgütleyip beslemesi açısından eleştirel” bir kullanım. Bu bağlamda da ifşa süreçlerinde etrafımızı saran yıpratıcı; travmalarımızı ve yaralarımızı derinleştiren, onur kırıcı davranışları daha net tanımlamamıza olanak sağlayabiliyor. Çünkü ifşaları ciddiye almayan, inkâr eden, unutturmaya çalışan davranışlar etrafta kol geziyor. Feminist düşünür, yazar ve ruh sağlığı uzmanı Judith L. Herman Hakikat ve Onarım kitabında şöyle diyor: “Eğer travma bir sosyal problem ise iyileşme basitçe özel bireysel bir mesele değildir. Travmanın yarası sadece istismarcının neden olduğu şiddet ve kötü muamelelere sınırlı değildir. Gözlemcilerin eylemleri veya eylemsizliği, onların suç ortaklığı, onların istismarı bilmek istememesi veya mağduru suçlaması sıklıkla daha derin zorluklara neden olur.” Bu “kültür”, ifşa süreçlerinde ifşa edilmenin adaletsizliğini ve faillerin itibar kaybını konuşmak dışındaki konulara pek ilgi duymaz. Hayatta kalanın onurunu konuşmaya fırsat bırakmaz. Bu “kültürü”, kadınları yoğun duygu sahibi, dengesiz, ruh sağlığı stabil olmayan ve dolayısıyla sözüne güven duyulamayan; erkekleriyse (bundan hiç hoşnut olmayanları bile) “varoluşları” sebebiyle cinsel dürtülerini ve öfkelerini kontrol altında tutamayan, bu konuda elinden gelen hiçbir şey bulunmayan, böyle geldiği için böyle gitme hakkını elinde tutan ve değişmesine hiç gerek olmayan varlıklar şeklinde tanımlamaya teşebbüs eden her sözde, her tepkide tespit edebiliriz. Oysa Judith Herman’ın da söylediği gibi, “Kurbanların bağışlamak için harekete geçmesindense, faillerin tövbe için harekete geçmesi ve davranışları değiştirmesi üzerine düşünmeye ihtiyacımız var.” Judith Herman ile Şahika Yüksel tarafından 2023’te Çatlak Zemin için yapılan röportajı okumanız önerilir.
Utanç
“Utanç taraf değiştirmeli.” Geçtiğimiz senenin en çok gündem olan, kadınların içini bir nebze de olsa soğutan demeçlerinden biriydi bu kuşkusuz. Eşi Dominique Pelicot’nun organizasyonuyla kendi evinde 10 yıl boyunca bilinçsiz hâle getirilerek 80’den fazla erkeğin cinsel saldırısına maruz bırakılan Gisèle Pelicot, duruşmalarda kimliğinin gizli tutulmasından vazgeçerek konuşmayı seçti. Böylece bekleneni altüst etti; cinsel şiddetle mücadelede bir sembol hâline geldi. YouTube kanalında popüler kültür, feminist teori ve medya analizi üzerine video makaleler yayımlayan Aylak Damla, Pelicot davası odağında hazırladığı bölümde utancın etkilerini şöyle anlatıyor: “Cinsel şiddetten sağ kurtulana yüklenen utanç, güçlüden zayıfa yönelmiş bir iktidar aracı olarak işler. Toplumun kontrol altında tutmak istediği kadın bedeni, cinsel şiddete maruz kaldığında utancın öznesine dönüşür. Toplum, yapıştırdığı bu utanç duygusuyla aslında cinsel şiddetin kendisini tekrar eder. Güçsüzleştirir, susturur, tekrar tekrar travmatize eder. Sara Ahmed, Duyguların Kültürel Politikası adlı kitabında utancın, evcilleştirici bir duygu olduğundan bahseder. Bu da şiddet deneyimini paylaşmaktan, suçu ihbar etmekten kaçınmaya sebep olur.” Bir cinsel şiddet olayında utanç duyması ve ceza çekmesi gereken tek kişi şiddetin failidir.

Üstünlük
Queer feminist arkeolog Hazal Azeri, FeministBellek için yazdığı bir metinde “Faillik, doğumda atanmış cinsiyeti erkek olanlarla sınırlı değildir. İktidarın, gücün ve hiyerarşinin olduğu her yerde var olan bir erk sorunudur; toplumsal cinsiyet rollerinin ve güç ilişkilerinin beslediği ve yeniden ürettiği bir erk sorunu.” diyor. Bugün hâlâ feminizmi erkek düşmanlığıyla eşleştiren, mücadelenin münferit erkekleri değil; egemen erkeklik ideolojisini hedef aldığının farkına varmamış zihinler için defaatle açıklamak mecburiyetinde kalıyoruz: Bir oğlan çocuğunun yetişkin bir erkek olana kadar çeşitli bedeller ödeyerek (sünnet olmak, duygularını bastırmak, ailesinin geçimini sağlamak) kazandığı ve kolay kaybettiği (işsiz kalmak, cinsellikle ilgili problem yaşamak) için devamlı korumak zorunda olduğu bir performans alanıdır erkeklik. Bir erkek ancak bu koşulları sağlar veya sağlıyormuş gibi yaparsa egemen erkekliğin bahşettiği ayrıcalıklara erişebilir. Hâliyle çok kırılgandır, savunmasızlığını açığa çıkaran herhangi bir krizin acısını iktidarı altındakilerden çıkarmaktan başka bir şey bilmez. Bu yolla erkekliğini yeniden kazandığı sanrısına kapılır; ailesi, broları ve yargı tarafından korunacağının farkında olduğu için şiddet davranışlarını gerçekleştirirken rahattır. Sessizliği kırmak ise egemen erkekliğin kaygısını çok hızlı bir biçimde katlar; tam da bu yüzden sistemsel bir sorundan bahsederiz: Bizzat sistemin kendisi tarafından zayıflıkla kodlanan kırılganlık faş oldukça, toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik saldırılar ve otoriterleşme artar. Senelerden bir tanesi “Aile Yılı” ilan edilir mesela ya da yeni jenerasyonu dönüştürme potansiyelinden dolayı genç kadınlardan oluşan bir müzik grubu (Manifest), konserleri iptal edilerek hayasızlıkla yaftalanır ve gözaltına alınır. Aynı akıl, toplumu “aşk cinayeti” diye manşetler atılan bir yayıncılığa maruz bırakır; aşk ile cinayet kelimelerini bir araya getirebilir. “Sevdiği” kadın tarafından reddedilince bir erkek, elden gitmiş gibi hissettiği erkekliğini kendine ve topluma kanıtlayabilmek için o kadını öldürebilir. Oysa bell hooks, aşkı şöyle tarif etmişti: “Aşk yalnızca bir duygu değildir; bir pratiktir, disiplindir, gündelik bir seçimdir. Aşk sorumluluk, açık sözlülük ve bazı sınırlar gerektirir. Mevcudiyet talep eder, cesaret talep eder; eğer izin verirsek bizi değiştirir. Aşk, kişisel bir devrimdir.”
Violence continuum (Şiddetin sürekliliği)
Şiddetin sürekliliği / devamlılığına işaret eden continuum of violence kavramının teorik temeli, Liz Kelly’nin 1988 tarihli Surviving Sexual Violence kitabına dayanıyor. Cinsel şiddete yönelik perspektifi doğrultmak adına önemi, cinsel şiddetin tekil ya da münferit olaylar gibi ele alınamayacağına getirdiği bakış oluyor. Çünkü şiddeti en temelde “ezen ve ezilen” taraf(lar)ın bulunduğu bir ilişki olarak ele almak gerekiyor. Kadın cinayetleri krizinden oturduğumuz masalarda sarf edilen cinsiyetçi küfürlere uzanan bir şiddet piramidinden bahsedeceksek, bu piramidin farklı katmanlarında tanımlananların, en mikro-agresyonlardan en makro olanlara, birbiriyle kol kola olduğunu da görmek zorundayız. Kimsenin şiddetin farklı türlerini tanımama ya da normalleştirme lüksü olmamalı. Erkek egemen düzende maruz kalınan şiddete de bu nedenle zamansal olmak ve birikmek üzerinden bakmak gerekiyor. Sizce de “şiddetin görünmez biçimleri” ifadesinin biraz can sıkıcı bir yanı yok mu? Şiddet aslında (ne kadar “mikro” olursa olsun) görünmez değil; görünmez kılınabiliyor. Orada. Sürekli. Toplumdaki her bireyin yaşamını kuşatmış durumda. Bu yüzden şiddeti bir spektrum çerçevesinde ele almadan onunla mücadele etmek de mümkün olamıyor.
Yardım ve destek sistemleri
İfşa süreçlerine cinsel şiddete ilişkin hakikatleri tanıma aracı olarak yaklaşmayı dener ve bu bağlamda her birimizin yüzleşmesi gerekenler olabileceğini kabul edersek, gerçekten daha rahat nefes alabileceğiz. “İfşa” dendiğinde umuyoruz ki sosyal medya üzerinden yaşanan birtakım suçla(n)ma-akla(n)ma süreçleri canlanmıyor kimsenin zihninde. Zira zaman zaman ifşaların tam da sosyal medya üzerinden yaşanma biçimleri bu gibi yanılsamaları besleyebiliyor. Ama aslında ifşa, hem hayatın her alanında var hem de her zaman var oldu. #MeToo ile başlamadığı gibi, cinsel şiddete maruz bırakılma deneyimlerinin ortaklaştığı bir konu da ne yazık ki yalnız bırakılmanın; yardım ve destek sistemlerinden mahrum olmanın hakikati. Hukuksuzluk ve cezasızlıkla kuşatılmış, başvurulabilecek kurumsal destek sistemlerinden yoksun yaşamlarımız elbette bu maddenin çok önemli bir konusu ama bu sınırlı alanda şu an odağımızı sosyal yardım ve destek sistemlerine çeviriyoruz. Geçtiğimiz günlerde Çatlak Zemin’de, ilk olarak 2023’te um:ag tarafından yayımlanan Türkiye’de Dijital Medya ve Feminizm kitabında yer alan, Cinsiyet Eşitliği Politikaları Derneği’nin de kurucularından olan Cemre Baytok ve Deniz Bayram ile Aslı Kotaman ve Gülüm Şener’in yaptığı “Sosyal Medyada İfşa” başlıklı bir söyleşi paylaşıldı. Söyleşiden Cemre Baytok’u alıntılayalım: “Kurumlar üzerinden söylediğim şeylerin […] kendi sosyal çevrelerimiz içinde ya da kendi içinde bulunduğumuz her tür çevre için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Yani biz kendi alanlarımızda güçlenme alanlarını ve şiddetin onaylanmamasını ne kadar yapabiliyoruz aslında? İfşada, beyanın açığa çıkma hâlinde dinleyiciye veya okuyucuya düşen bir tanıklık hâli var. O tanıklık hâlini nasıl üretken bir şekilde kullanabiliyoruz?” Kendi sosyal çevrelerimizde, etrafında toplaştığımız masalarda ne tür yardım ve destek sistemleri kurabiliyoruz? Bu konular üzerine derinlemesine düşünebilme ve pratik etme eksikliğinin giderilmesi tüm aciliyetiyle önümüzde duruyor. İfşaların yalnızlaşmanın değil birlikte güçlenmenin aracı olabilmesi için. İfşa süreçleri ve destek mekanizmalarına; “mağdur suçlayıcılığın da hayat bulduğu bir alan olan” sosyal medyada ifşanın barındırdığı risklere dair kafa açan bu söyleşiyi Çatlak Zemin üzerinden okumanızı öneririz.
Zorbalık
Failin tekrarlayan ve kasıtlı zarar verici davranışların tümünü ifade eder. Zorbalık güç dengesizliğinden beslenir. Otorite kurarak, erk hâline gelerek zorbalık sistematikleşir. Güç dengesizliğinin kaynağına göre fiziksel, sözlü, duygusal, cinsel, ırkçı, cinsiyetçi ve sosyal zorbalıklar olarak karşımıza çıkar. Özellikle toplumsal, siyasi ve iktisadi eşitsizliklerden beslenen cinsiyetçi zorbalık, toplumsal cinsiyet kavramı ve eleştirisinde kat edilen uzun yıllar, sistematikleşmiş zorbalıkla mücadelenin yalnızca bireysel değil; toplumsal düzeyde verilmesi gerekliliğini ortaya koyuyor.