Aynı hayatı kaç kez yaşıyoruz?: Alfa Mist ile Roulette ve büyük sorular üzerine
Röportaj: Meltem Demiraran
Doğaçlama cazı, hip hop’un nabzı ve klasik müziğin zarafetiyle aynı masaya oturtan Alfa Mist, 27 Mart Cuma akşamı Zorlu PSM Turkcell Sahnesi’nde Roulette Tour kapsamında İstanbul’a dönüyor. Loyle Carner, Tom Misch, Richard Spaven, London Contemporary Orchestra ve Ólafur Arnalds gibi isimlerle birlikte çalışan; 2015’te yayımladığı Nocturne EP’sinden bu yana besteci ve prodüktör olarak kendine özgü bir dil kuran Londralı piyanist, bugün hâlâ çağdaş cazın en merak uyandırıcı isimlerinden biri. Geçtiğimiz yılın ekim ayında yayımlanan son albümü Roulette ise şimdiye kadarki en kavramsal işlerinden.
İstanbul konseri öncesinde Alfa Mist ile hem Roulette’de kurduğu evreni hem de müziğinin peşine düştüğü büyük soruları konuştuk. Konserin biletleri de hemen burada.
“Caz okuluna gitmedim, böyle bir şey yoktu. O yüzden dinlediğim her şeyi aynı potaya atıyordum. Ve bana ‘Bu yanlış, bunu yapamazsın’ diyecek ya da kuralların ne olduğunu söyleyecek bir öğretmen de yoktu. Dolayısıyla karşıma çıkanlar arasından hoşuma giden her şeyi alıyordum.”

Son albümün Roulette, reenkarnasyonun gerçekten toplumu şekillendirdiği bir dünya hayal ediyor. Böyle bir konsepti kurarken düşünmeye müzikal, felsefi ya da anlatısal olarak mı başlıyorsun? Başka bir deyişle, sesi yaratan dünya mı oluyor, yoksa dünyayı yaratan ses mi?
Sanırım benim için önce dünya geliyor. Bir filme ya da benzeri bir işe müzik yapacak olsaydım da yine önce dünya gelirdi. Önce o dünyanın içinde ne olduğunu düşünmen gerekiyor; sonra da sesi, ortada bir hikâye yokken normalde yapacağın şeyden farklı kılan unsurun ne olduğunu. Çünkü odamda tek başıma üretebileceğim bir müzik var ama işin içine bir anlatı, bir hikâye girdiğinde ona bambaşka bir yerden yaklaşmam gerekiyor. Önce bunu düşünüyorum ve kendime şu soruları soruyorum: Bu dünyaya ne katabilirim? Bu dünyanın neye ihtiyacı var? Hangi hikâyelerin müzikal olarak belli temalara ihtiyacı var? Önce hikâyeleri yazıyordum, sonra da “Tamam, bu tür bir karakterin böyle bir müziğe ihtiyacı var” ya da “Bu tür bir temanın şöyle bir müziğe ihtiyacı var” diye düşünüyordum. Yani evet, önce dünyanın kurulması gerekli; hâlâ da o dünyayı kuruyorum. Sonra da müzik geliyor. Zaten her zaman bir şeyler yazıyorum, dolayısıyla mesele daha çok yazdığım müziği nasıl kullanacağım ve bu hikâyelerde neler olup bittiğini düşünürken onu nasıl dönüştüreceğimle ilgili.
Roulette’in duygusal ağırlığı stüdyodan canlı performansa taşındığında nasıl dönüşüyor? Bir de sence bu albüm, önceki işlerinin göstermediği bir yanını ortaya çıkarıyor mu?
Bence grupla bir şarkıyı kaydetmeye girip onlara hikâyeyi anlatmak her şeyi değiştiriyor. Albümde “Found You” diye bir şarkı var ve biz stüdyoda “Found You”nun bir kaydını, şarkının dayandığı karakteri onlar henüz bilmiyorken aldık. İyi bir kayıttı ama albüme girmedi; çünkü sonra onlara hikâyeyi ve karakteri anlattım, ardından gidip bir kayıt daha aldık. Herkes buna çok farklı yaklaştı çünkü artık ellerinde bu yeni bilgi vardı. Bu bilgiye sahip olunca da çok farklı çaldılar. İlk kayıt da iyiydi ama bu kez daha çok “Tamam, bu hikâyeyle örtüşüyor, bu karakterle örtüşüyor” hissi vardı. Benim “Böyle çalın, şimdi şöyle çalın” demem gerekmedi. Ben daha çok “Hikâye bu. Siz de bu karakter hakkında ne düşündüğünüzü ve ona nasıl yaklaşacağınızı bana söyleyin” diyorum. Gerçekten çok şey değiştirdi bu. Önceki albümlerimde pek yaptığım bir şey değildi.
Birçok projen müzikal bir fikirden çok bir soruyla başlıyor; aile, kimlik, tesadüf, algı gibi. Albümlerini daha çok ses üzerinden kurulmuş felsefi denemeler olarak mı görüyorsun? Yoksa hayatındaki belli anların duygusal arşivleri olarak mı?
Evet, kesinlikle ikisi olarak da görüyorum. Albümlerimde sorduğum soruların hiçbirinin cevabına, o albümleri yaparken sahip olmuyorum. Sonuçta mesele biraz da bu, değil mi? Felsefe dediğin şey de bu. Soruyu soruyorsun, ortaya koyuyorsun, “Benim düşündüğüm şey bu ama ben de bilmiyorum. Sen dinle, sonra ne düşündüğünü bana söyle.” diyorsun. Ve evet, albümlerim o sırada ne düşündüğümün bir yansıması. Mesela Roulette zamanında aklımdaki soru şuydu: Ya reenkarnasyon gerçekse? Sonra da şunu düşünmeye başlıyorum: Eğer gerçek olsaydı, sen kimdin? O kimdi? Ben daha önce kimdim? Ne yapıyordum? Böyle şeyler. Bir yandan da bunun gerçekten kanıtlandığı, fantastik bir dünyada geçen bir hikâye yazıyorum. Dolayısıyla dünyanın, hükümetlerin, sistemlerin nasıl işleyeceğini de düşünmem gerekiyor. Bu yüzden bu albümde, önceki bütün albümlerimden çok daha fazla soru var. Çünkü bu sorulara düzgün cevap vermezsem o dünya bana gerçek gelmez. Gerçekten durup “Belki hükümet şöyle işlerdi” diye düşünmezsen ya da en küçük ayrıntıyı bile hesaba katmazsan o dünya düzgün işlemez. Her şey çöker gider. Hikâyelerde de çok fazla boşluk oluşur. O yüzden durmaksızın soru soruyorum ve hâlâ, her gün kendime sorular soruyorum. Ya bu olsaydı? Peki ya şu olsaydı? Peki ya bu yaşansaydı? Yani evet, bir sürü soru ve biraz da cevap var.
Sample’lamanın seni cazı keşfetmeye götürdüğünü, sonunda da piyano öğrendiğini söylemiştin bazı röportajlarında. Geriye dönüp baktığında, senin için asıl müzik okulunun bu olduğunu düşünüyor musun?
Evet, kesinlikle. Benim için gerçekten bir kütüphane gibiydi, bir keşif alanıydı. Çünkü bana sırada ne dinlemem gerektiğini söyleyen hiçbir şey yoktu. O zamanlar, bugünkü gibi Spotify ve benzeri şeyler de yoktu. Tabiri caizse müzik kazısı yapıyordum. Çok fazla plakçıya gittiğim söylenemez. Benim geldiğim yerde, grime müzikte elimizde sadece bilgisayarlar ve Fruity Loops Studio vardı. Elimizde hangi araç varsa onunla çalışıyorduk. O yüzden internette dolaşıp duruyordum. Keşfetme biçimim buydu. Kulaklarımı farklı müzik türlerine açtı. Duyduğun her yeni parçayla bir şey öğreniyorsun. Parça iyi de olsa kötü de olsa sana daha önce bilmediğin bir şeyi öğretiyor. Sonra da onu alıp neyi sevdiğine, neyi sevmediğine karar veriyorsun. O yüzden evet, benim için asıl okul kesinlikle buydu.
Bu biraz daha kişisel bir soru aslında… Roulette sevdiğim bir albüm, tekrar tekrar dinledim. Daha önce sanatçıların, karşılaştıkları bütün müziklerin bir toplamı olduklarını söylediğini biliyorum ama özellikle şunu sormak istiyorum: İşlerini dinlediğimde bazen deneysel hip hop gruplarının yankılarını ve özellikle atmosferik groove’ları seçiyor kulağım. Mesela cLOUDDEAD ya da Red Snapper hiç radarına girdi mi? İnsanların müziğinde tahmin etmeyeceği başka, beklenmedik etkiler var mı?
Enteresan olacak ama söylediğin iki grubu da dinlemedim. Gerçekten şaşırtıcı. Ama kendi müziğim açısından bakarsam, Londra’da baya grime dinliyorduk, ABD’den gelen çok fazla hip hop da dinliyorduk ama aynı zamanda Londra’da soul ile başka türleri karıştıran birçok insan da vardı. Zero 7, Portishead ve Massive Attack gibi farklı türleri birbirine karıştıranlar vardı. Bence Londra’da durum biraz şuydu: Ben belli bir alanda uzmanlaşmış biri değildim. Cazda uzmanlaşmış değildim, caz okuluna gitmedim, böyle bir şey yoktu. O yüzden dinlediğim her şeyi aynı potaya atıyordum. Ve bana “Bu yanlış, bunu yapamazsın,” diyecek ya da kuralların ne olduğunu söyleyecek bir öğretmen de yoktu. Dolayısıyla karşıma çıkanlar arasından hoşuma giden her şeyi alıyordum ve dediğim gibi, sözünü ettiğim o isimler de zaten türleri birbirine karıştırıyordu. Çok soul dinlediğim dönemlerde bile Londra’dan bazı müzisyenler, yaptıkları şeyler bakımından benim için bir geçit işlevi görüyordu. O yüzden İngiltere’de beni şekillendiren çok fazla şey var; o sırada onların beni şekillendirdiğini fark etmemiş olsam bile.
İş birliği / düet fikrini sadece müzikal olarak değil; felsefi açıdan da temel bir şey olarak algıladığını biliyorum. Başka müzisyenler sana, tek başınayken kendi sesin hakkında asla keşfedemeyeceğin neler öğretti?
Bilmiyorum. Herkesin çok ilgilendiği bir şey vardır. “Uzmanlaşmak” diyecektim ama tam olarak uzmanlaşmak da değil. Daha çok, bir şeye diğerlerinden daha fazla ilgi duyuyor olmaları. Demek istediğim şu: O gün, onların en çok ilgilendiği şeyin ne olduğunu bulursam, gün içinde onu yapabildikleri sürece şarkı çalışır. Ben sevdiğim şeyi yapabildiğim, onlar da sevdikleri şeyi yapabildikleri sürece, geri kalan her şeyde onlar başka bir rol alabilir, ben de başka bir rol üstlenebilirim. Mesele buydu. Herkes mutlu olduğu ve sevdiği şeyin içinde keyif aldığı sürece, ikinizin de tek başına yapamayacağı bir şey ortaya çıkarıyorsunuz. Ve bu da insana her zaman bir şey öğretiyor. Az önce dediğim gibi yeni bir parça nasıl olursa olsun sana yeni bir şey öğretir. O yüzden iş birliğinden anladığım şey de bu. Sadece benimle o kişinin, yaptığımız şeye en azından ilgi duyduğundan emin olmak. Eğer birimiz ilgilenmiyorsa, ikimiz de ilgilenene kadar baştan başlıyoruz ve sonra “Tamam, işte bu” diyoruz. O yüzden evet, iş birliklerinden çok şey öğreniyorum.
Güçlü bir ânı yakalıyorlarsa hata içeren kayıtları saklamak meselesini de sormak istiyorum. Şu an giderek cilaya ve kusursuzluğa saplantılı hâle gelen bir müzik kültürünün içindeyiz. Her şeyin hi-fi olması gerekiyor gibi. Sence kusur, müzikte bir tür dürüstlüğe dönüştü mü?
Evet, bence hatalar ya da insanın her zaman kusursuz olmaması, bir bakıma insan olduğunu gösteriyor. Müthiş müzisyenlerle karşılaştığında bu ilginç oluyor. İnsanların bazen onlar için kullandığı bir kelime var; “uzaylı” diyorlar, bazen de “robot”. Yani “Aa, bu insan hiç hata yapmıyor” diyorlar. Bu da demek oluyor ki insanlar, insan olmayı kusursuz olmamakla ilişkilendiriyor. Ben de buna bir şekilde katılıyorum. Çünkü hepimiz etkilerimizin ve özellikle dinlediğimiz şeylerin toplamıyız. Benim tek başımayken dinlediğim şey, başka biri tarafından gerçekten tekrar üretilemez. Bu daha iyi ya da daha kötü olma meselesi değil. Bu benim yolculuğum, o da senin yolculuğun. Eğer son dinlediğimiz yüz şarkının listesini yapsak, dünyadaki herkesin listesi birbirinden farklı olurdu. O yüzden bence deneyimlerimiz bizi insan yapıyor ve ben bunu müziğe uyguluyorum. Çünkü bir parçada seni aniden doğrultan, ayağa kaldıran o tek ânı yakalamak, “Aman Tanrım, şu bölüme girerken biraz kaydık” diye endişelenmekten çok daha önemli. Kimse bunu umursamayacak. İnsanlar sadece onlara ne hissettirdiğinle ilgilenecek. Yapının şurasını bozmuş olman ya da girişte küçük bir hata yapmış olman o kadar da önemli olmayacak. O büyük an, ya da daha iyi olan an, yakalanıp tutulduğu sürece bunları çok önemsemiyorum. O yüzden evet, buna özellikle bu tür bir yapay zekâ dünyasında da inanıyorum. Nitekim bilgisayarların meselesi de dışarıdaki her şey, var olan her şey. O zaman, her şeyden oluşuyorsa nasıl gerçekten eşsiz bir şey ortaya çıkabilir? Ben böyle düşünüyorum. Yani benim için hatalar aslında hata değil. Tabii hoşuma gitmeyen bir şey varsa düzenleme yapıyorum ama kayıtları tutmak ya da atmak söz konusu olduğunda, bu konuda tanıyacağın en kötü insanlardan biriyimdir. Diğer her şeyi atarım. Güvenli seçenekler umurumda olmaz.
“İstanbul’a son gelişimde Galatasaray şampiyon olmuştu. Bütün sokaklar arabalarla, bağıran çağıran ve dans eden insanlarla doluydu. Deliceydi. Aklımdan çıkmayan şeylerden biri bu.”

Bir de Bring Backs albümündeki “Teki” adlı şarkının isminin aslında anime kültürüne bir gönderme olduğunu duymuştum. Anime izleyen biri misin? Eğer öyleyse, son dönemde izleyip gerçekten sevdiğin dizi hangisi?
Küçükken çok fazla anime izledim. Gerçekten çok. O dönemde var olan animelerin neredeyse yüzde 70’ini falan izlemişimdir. Ama şu sıralar daha çok uzun soluklu olanları takip ediyorum, One Piece gibi. Bir yandan da mangasını okuyorum hâlâ. Bir sürü harika anime var. Vinland Saga harika mesela, Frieren’ı çok seviyorum, gerçekten çok iyi bir iş. İzlemeyenler varsa güzel bir seçenek derim. Ama kendime eskiden olduğum gibi “animeciyim” diyemem. Evet, izliyorum ama artık K-dramaları ve başka şeyleri izlediğim şekilde izliyorum. Eskiden çok daha yoğun izliyordum, şimdi ise daha çok rahatlamak için izliyorum. Ama tükettiğim şeylerin hepsinde mesele her zaman soundtrackler oldu. Zaten başta bütün bunlara beni çeken şey de buydu: Müzik. Soundtracklerin gördüğün şeyi nasıl etkilediği beni bütün bunlara çeken en büyük unsurdu. Hâlâ da öyle.
Albümlerine geri dönüp Variables hakkında bir soru sormak istiyorum. Bu kayıt, küçük kararların hayatlarımızı nasıl şekillendirdiği fikri etrafında dönüyordu bana kalırsa. Şimdi geriye dönüp baktığında, Newham’de grime beatleri yapan çocuktan Barbican ya da Royal Albert Hall gibi mekânlarda sahneye çıkan müzisyene uzanan yolda, senin için her şeyi değiştiren en küçük şey neydi?
Aa, ilginç soru. Belki de bir noktada bir grupta sadece turne klavyecisi olarak çaldığım zamandı. Arkadaşım Tom Misch’le çalıyordum hatta. Bir süre onun grubundaydım ve sonra ayrılıp tekrar prodüksiyon işlerine, yani daha önce yaptığım şeylere dönmeyi düşünüyordum. Bunu yapmadan önce kendime ait bir şey yapmak istedim. Kimin dinlediği çok da önemli değil; sadece bana ait bir şey üretmek istiyordum. Bu kendime ait şeyi yaptım ve tekrar prodüksiyon işlerine dönecektim ama yaptığım şey epey iyi karşılandı. O da Antiphon’du. Sonra ben de “Aa, tamam, bu iyi gidiyor. O zaman devam edeyim, biraz daha müzik yapayım” dedim, çünkü aslında yapmak istediğim şey buydu. Kendi müziğimi yapmak ve fikirlerimi ortaya koymak istiyordum. Yani mesele sadece şu karardı: Bir şey yapayım, kimse dinlemese de umurumda değil ama sırf yapmış olmak ve “Ben bunu yaptım” diyebilmek için yapayım. Böyle çok adım var. Ama daha erken dönemleri soruyorsan da bence bu gibi şeyler bana iki haftada bir oluyor, sadece bir kez olan şeyler değil. Küçük adımlar yol boyunca sürekli oluyor. Çok küçükken futbol oynuyordum ve dönüm noktalarından biri annemin bana “Üniversiteyi bitirmen gerekiyor. Gidip başka bir yerde futbol oynayamazsın” demesiydi. Futbolu seviyordum, fena da değildim ama o kadar da tutkulu değildim, yani çok umursamamıştım. O yüzden annemin kararı şöyle bir şeye dönüştü: Tamam, bir yıl daha devam edeyim, sonra bakarım. Ve işte piyano çalmaya başladığım yıl o yıldı. Sonra o da başka şeylere yol açtı. Yani evet, küçük şeyler sürekli oluyor. Ve bu sadece bana özgü bir durum da değil, herkese oluyor ama biz durup onların üzerine düşünmüyoruz. “O gün dışarı çıkmasaydım belki o insanla asla tanışmayacaktım ve belki o da her şeyi değiştirecekti” gibi şeyler.
Müziği seçmeseydin şu anda ne yapıyor olurdun?
Dürüst olmak gerekirse, bilmiyorum. Futbol örneğinden gidecek olursak; bir şeyi sevip oynayabilirsin ama onun tutku ve adanmışlık gibi tarafları var. Müzikte de aynı şey geçerli, değil mi? Müzik dinlemeyi sevebilirim ama istediğim türde müzik yapabilmek için tek başıma bir odada sekiz saat piyano çalışmayı da sevmiyorsam, bu iş yürümez. Futbolda da aynı. Antrenman yapmak için üç saat bir yerlere koşmaya razı değilsen, o iş yürümez. O yüzden evet, belki futbol olabilirdi ama tam emin değilim. Müzik bir bakıma hayatımı kurtardı. Kendimi ifade edebildiğim bir araç oldu. Müzikten önce bunu yapmanın başka bir yolunu bilmiyordum. O yüzden kendimi başka bir şey yaparken gerçekten hayal edemiyorum ama muhtemelen bir şey yapıyor olurdum. Sadece ne olduğunu bilmiyorum.
Daha önce İstanbul’da çaldın ve yakında tekrar geliyorsun. Son ziyaretinden hatırında neler kaldı? Hem şehirle hem seyircisiyle yeniden bir araya gelecek olmak nasıl hissettiriyor?
Şöyle ilginç bir şey var: İstanbul’a son gelişimde Galatasaray şampiyon olmuştu. Bütün sokaklar arabalarla, bağıran çağıran ve dans eden insanlarla doluydu. Deliceydi. Aklımdan çıkmayan şeylerden biri bu. Tabii konser de harikaydı ama İstanbul’da vakit geçirebilecek zamanımızın olması da benim için özeldi. Konserlerden sonra o kadar çok zamanım olmaz genelde. Bütçe yüzünden sürekli bir yerden bir yere geçmemiz gerekiyor. Bu sefer biraz zamanımız vardı. Sanırım konser öncesinde boş bir günümüz vardı, ben de biraz çevrede dolaştım. Çok güzeldi. Şok oldum, çok fazla kedi var. Size pek garip gelmiyor tabii ama Londra’da yaşayan biri için enteresan bir durum. Bizde sadece güvercin var. Bir de tabii yemekler inanılmazdı. Tekrar İstanbul’da olmak için sabırsızlanıyorum.
Bir sürü güzel şey var: Yemekler, kahve… Davulcumuza bir oyun oynamışlardı; Türk kahvesini dibine kadar içirmeye çalışmışlardı. “Dibine kadar içmelisin” dediler, telveyi içmeye çalışırken de telefonlarını çıkarıp onu çekmeye başladılar. Gerçekten harika bir şehir ya. Belki sen orada yaşadığın için ne kadar harika bir şehir olduğunu göremiyorsundur. Ben de Londra için aynı şeyi hissediyorum. Biri ne zaman “Londra’ya taşınıyorum” ya da “Londra’ya geliyorum” dese, “Neden Londra’ya geliyorsun? İnsanların bu kadar istediği ne var burada?” diyorum. Bazen bir yerde yaşayınca oranın ne kadar harika olduğunu görmek zor oluyor. O yüzden, İstanbul özelinde, umarım insanlar ne kadar güzel bir yer olduğunu fark ediyorlardır. Ben de bu hafta İstanbul’da olmayı dört gözle bekliyorum.
İçten cevapların için çok teşekkür ederim. Seninle konuşmak harikaydı. Müziğinin dünyaya, dünyaya dair şeylere ve kendine sorular sormanın bir yolu olduğunu zaten söyledin. Son bir sorum var: Şu anda peşinden gittiğin en büyük soru ne?
Şu anda peşinden gittiğim en büyük soru? Eğer bunu Roulette ile bağlantılı düşünürsek, açıkça şu: Ya reenkarnasyon gerçekse? Ya gerçekten gerçekse? Çünkü bunu gerçekten düşünmeye başladığında bir sürü şeyi sorgulatıyor. Ne kadarını hatırlayabiliyoruz? Kendimizin ne kadarı gerçekten kendimiz? Uyanmaya mı çalışıyoruz, yoksa kaçmaya mı? Çocukken olduğum kişi, ergenken olduğum kişi; bunların hepsi benim için ayrı hayatlar. O hayattan bir şeyi alıp bir sonrakine taşıyorsun. Bazen çocukken ya da ergenken başına gelen şeyler, şu anki hayatını geride tutuyor çünkü onları hatırlamıyorsun ya da onların üstesinden gelememiş oluyorsun, vesaire. O yüzden geçmişe bakmanın, bugün kim olduğunu anlamanın ama aynı zamanda nasıl ilerleyeceğini görmenin de önemli bir yolu olduğunu düşünüyorum. Hatalardan ders almak, kendini affetmek ya da sadece “Aslında o zaman bildiğim tek şey buydu, olabileceğim tek kişi oydu” diyebilmek. Bu da güzel.
Ben bugün bulunduğum yerden memnunum. O yüzden reenkarnasyonun üzerine düşünmeye ve uğraşmaya değer bir şey olduğunu düşünüyorum ama ben bunu biraz daha literal bir yoldan yapıyorum çünkü bu konuda bir hikâye yazmam gerekiyor. Ama onun felsefi boyutuyla da ilgileniyorum. Eğer bir gün gerçekten gerçek olduğunu öğrenirsem ne yapacağımı hâlâ bilmiyorum. Belki çok da bir şey yapmam. İnsanların da çok bir şey yapacağını sanmıyorum. Belki hiçbir şeyi değiştirmez. Belki her şeyi değiştirir. Kim bilir?