Galaksiye dönük, dünyaya gömülü bir sistem de mümkün: Andor
Yazı: Zeynep Naz Günsal - İllüstrasyon: Sadi Güran
Dokuz yıl önce Rogue One: A Star Wars Story’yle tanıdığımız ajan, pilot, yüksek rütbe asker ve suikastçi Cassian “Kassa” Jeron Andor’u merkezine alan Andor: A Star Wars Story, Star Wars: Andor ya da direkt Andor; verdiği üç yıllık arayı katmer katmer telafi edip, hayranının da hayran olmayanın da külliyata olan tüm inancını tazeledi. 2. sezon biteli iki ay oldu ama bu yılın TV ve çevrimiçi yayın hizmetlerine dair beklentiyi en yükselten yapımlardan biri oluşuyla, her birimize söyleyecek çok fazla şey vermeye devam ediyor. Aradaki vakte rağmen vurgulu bir aciliyet hissine sahip bir proje olarak kendini piyasadaki diğer tüm yapımlardan ayırmayı başardı ve sektörden gördüğü takdirin bir göstergesi olarak, geçtiğimiz günlerde adayları açıklanan 77. Primetime Emmy Ödülleri’nden başta En İyi Dizi (Drama) olmak üzere 14 adaylık kaptı.
Gareth Edwards’ın saygın vizyonla yönettiği, Tony Gilroy’un da devrimsel hassasiyetlerle kaleme aldığı Rogue One ile yola zâten anti-Star Wars bir şekilde çıkılmıştı. 2022’de yayımlanan ilk sezonuyla bu istikamette seyretmeye devam ederek “Star Wars sevmeyenlerin de seveceği dizi” veya “Büyükler için Star Wars” benzeri yakıştırmalarla namı yayılmıştı Andor’un. Dizinin dünya inşası; sistem portreleri ve evrene eklediği çokkültürlülükle, bir rejime en azından birkaç nesil sonra son verebilmek gibi büyük bir fikir uğruna hayatlarını büyük riskler altında idame ettiren, -ailesini, dostunu, parasını ya da hayatını feda etmeleri dışında- tümüyle sıradan insanlara, gerçek ilişkilere, hikâyelere ve politikaya eğildi. Diğer tüm Lucasfilm çıktılarına kıyasla Jedi, Sith, ışın kılıcı atışmaları, “güç” dizide hiç yer almadı denebilir. Baştan beri Star Wars yazınına, evren kurgusundan çok daha basit bir şeyden, bizden beslenerek yaklaştı. Tüm yönleriyle öyküye hizmet içerisinde olduğuna hiç şüphe ettirmeden inandırdı. Uzun denebilecek bir süre boyunca büyük kısmımızı yıldırmış bu birikime; ideali ve değerleri onu yönetenlerden farklı bir yerden gelip, günümüz kulvarının tamamen dışında bir şey yarattı. Ebeveyn şirketinin tüm apolitik -ya da sakınmacı politik- hâllerine kıyasla çağımıza oturaklılığı ayrı anlamlı, tek seferde tamamıyla sindirmesi zor fakat sebat ettikçe daha da sevdiren bir dizi.

Durum, olanlar, öncelikler ve “gerçek”lik
Andor, anlatıya dair bilgi ve ikazı taban ihtiyaçta aktaran, bu yüzden talep ettiği emeğin fazlalığı seyircisini yerlerinden doğrultan, zorlandıran ama hep ödüllendiren bir yaklaşıma sahip. Nostalji yemlemesi aşırı ekonomik, satış emeli neredeyse yok gibi. Tonu ciddi. Tek derdi öykü gerçekten de. Bu da izleyeninin bireysel girişimiyle önceki sezonla arayı kapaması gibi bir yatırım ve alışma süreci gerektirdi. Barındırdığı aksiyon az – orta miktarda ama hep seçkin.
Daha önemlisi ise nedensel bir dizi. Öykü-içi bilgiye boğmadan, minimalliğe önem verip detaycı da kalabilen, görkemini hep içeriğe, mesaja ve hikâyeye saklayan bir dizi. Temelinde full paket bir bilim kurgu işi olmasına rağmen her anlam ve yönüyle şu an mevcut olabilecek en gerçekçi yapım. Hatta birçok dizinin uzun süredir olmayı denemediği kadar gerçek ve bu gerçeklik işin her kolunda gözlemlenebilen bir ideal. Başka bir tür etki hedeflendiği, sürükleyiciliğini korurken bir şeyleri unutturup başka şeylere kaçırmaktansa, günümüzle burun buruna getirmekte ısrar edildiği belli. Süper güçleri, akıl dışı kabiliyetleri veya pratik anlamda varlığı genellikle imkânsız silahlara sahip olmayan, senin benim gibi bireylerin mücadelesini, Star Wars raddesinde bir kurgusal evrene mensup bir hikâye olması gibi bir koşulda, olabilecek en hakiki şekilde yapıyor. Ağırlık merkezi farklı bir yerde.
Gilroy ve yazar kadrosunun ustalıkla inşa ettiği yapıda ilk sezon sadece bir yıl sürerken, başlangıcı takvimde Ferrix ayaklanmasından bir yıl sonrasına denk gelen ikinci sezon üçer üçer kısımlarla dört yıl zamanına seriliyor ve her bölümde bu yılların birkaç günü gösteriliyor. Rogue One ve hikâyede onu takip eden A New Hope‘dan önceki beş yıllık bir süreyi kapsayan dizinin ilk sezonu Cassian Andor’un köklerini, İmparatorluk’un farklı kollarında tek elden maruz kaldığı sistematik istismarı aktarırken, onun adım adım radikalleşerek menfaatçi bir kaçakçıdan ve paralı askerden, girişteki iş tanımlarının hepsini karşılayan birine dönüşümünün başlangıcıydı. Hayatı süresince askeri işgal, polis şiddeti, endüstriyel hapishane kompleksi gibi kategorik istismar türlerine kurban olup, yaşadığı her adaletsizlik ve sistematik baskıyla kendi nihilist umarsızlığından daha da koptu Cassian.
İnsanların kötü niyetle değil; gündelik boyutta, salt görev veya sorumluluk anlayışıyla yaptıkları her minik şey bu “kötülük”ün alanını nasıl genişletiyor, İmparatorluk’un Ghorman ve kaynaklarına, merkezinde gizli Kalkit mineraline yönelik nihai planın nasıl gerçekleşiyor, hepsine tanıklık ediyoruz. Aradaki zaman zıplamalarına rağmen tam da bu format sayesinde katliamın yaşanmışlığı çok daha fazla hissediliyor. Sonunu başından beri bildiğimiz bir öykü olduğu için de genel Star Wars mitinden de etkili bir şekilde karakterlerine, olaylara, günümüze karşı kaderci bir duruşu var. Sistemin yapısını, bunun banalliğini ve baskısını, bunlara çekilen yapıdakileri içine alan devasa ironiyi resmetmeye odaklı. Aslında bu çok uzun zamandan beri zaten kaçınılmazdı: Karşılaştıkları direnç ve Ghorman direnişinin kendisi bile bu uzun soluklu planın bir parçası, hatta oyuncağıydı. Andor’un akıbetini zaten bilirken, Ghorman’ın sonunu yıllarca izledik esasında. Ferrix, Aldhani ve aralarından bu sefer en zengin ve statü sahibi olan, bu yüzden de Luthen’ın dediği gibi “yanarsa çok parlak yanacak” bu gezegen hedef seçildi.
Andor’un Direniş içinde kendine edindiği rol ve bunun sorumluluğuyla uzlaşma sancılarını izliyoruz ki bu esnada diğer direnişçiler ve esasında İmparatorluk’un üyeleri de tamamen aynı durumda. Hepsi kendinden büyük bir gücün hırs ve iştahına hizmet ederken kendi ahlâkını, hayatını, değerlerini, kimliğini heba ediyor. İmparatorluk da buna olan direniş de farklı farklı alan ve kademelerdeki insanların gündelik boyutta sürekli alanını genişletir, inşa eder ve korur olduğu bir olgu. Hepsi ya uğruna, ya miadı dolunca, ya işlevlerini kaybedince ya da yalnızca hata yapınca ölmesi gerekecek, kendinden büyük tek bir şey için feda oluyor veya harcanıyor. Resmettiği ve yüzeyde iyi ve kötüye ayırarak aktardığı iki farklı oluşum, aslında birbirinin aynası. İki sezondur direnişin de İmparator kadar kirlenebilen bir olgu olduğunun altını çizer olması, külliyatın geçmiş ve geleceğine bakışımızı kalıcı olarak değiştirdi.

Mazlumun fendi, Disney’in şu ânı
Yapımcılardan Sanna Wohlenberg’un o sırada bütçeleri zaten iyice kabarmış yapım ekibine öykünün şimdiki yoğunlaştırılmış yapısını ve dağılımını Britanya yapımlarından ABD’ye aktarıp, Kathleen Kennedy’nin ise bu bütçeye tüm reyting değerleri ve satış oranlarına rağmen sahip çıkarak standardı elden bıraktırmadığı Andor’un ikinci sezonu 290, iki sezon toplamı ise 650 milyon dolara patladı. (Dizinin merch satışları hâliyle pek harika olmadı. Arzu ve alım gücü olan kitleler için peluş bir Grogu kadar bir anlam ifade etmiyor maalesef!) Finaline doğru diğer tüm dizilerin aksine yükselen seyirci sayısına rağmen verilere göre platformda hâlâ en az izlenmeye sahip Star Wars dizisi. Hoş, bu değişmeye devam ediyor; zira ilk sezona olan ilgi, tam da ikincisi inşa olurken artmaya başlamıştı. Basın turları başladığı noktada kitlesince zaten yoğun emek ve ilgiyle işlenip tekrar ziyaret edilir hâldeydi. Tanıtımları ise tam gaz devam etmekte. Pazarlama ekibi dizinin ödül sezonu başarısına eğilip projeyi külliyattan ayrı tutmaya, tanıtımlarda Star Wars lafını geçirmemeye başladı. Disney ise dizinin daha yetişkin taraflarına eğilirken, dizi ekibi de Lucasfilm ve Disney’in etrafındaki şüpheye dair yorum yapmaktan uzak duruyor.
Hatırlayanlar olacaktır; dizinin tamamı başta beş sezon planlanıp, daha sonra Gilroy olayın böyle de toparlanabileceğini onaylayınca iki sezona düşürülmüştü. Disney’in emekleme döneminde Netflix’le rekabet uğruna da olsa büyük bir of çekerek masaya bıraktığı devasa bütçenin karşılığını artık streaming’e yapılan harcamalarla kompanse etmesine de imkân yok. Büyüme sancılarının hezeyanında imajını destekli şekilde aklayabilecek tek yapımı, üzerinden gözlerini bir süreliğine ayırıp tek celsede boşverdiler. Reyting farkları, izleyici talebi dinlemeden avuçlarının içinde tam olarak nasıl bir cevher olduğunu anlayabilseler, o kadar para harcadıktan sonra caymayıp, kendilerinin de sahip olmaya hakkı olacak bir inanılırlığa ulaşabilirlerdi. Gilroy ve ekibi bu sıkıntıdan hikâyesel boyutta olabilecek en oturaklı biçimde faydalandıktan sonra ise her şey için çok geçti. O nedenle diyebiliriz ki bırakın Disney+’ı, başka hiçbir platformun bir daha böyle bir işi üstlenmesi sürpriz olacaktır.
Aynı yıl yayına giren bir başka spin-off Obi Wan Kenobi’nin yarattığı vasat altı izlenim üstüne kitle, Andor ile Star Wars markasına geri çekildi. Bunun becermekle de alakası yok, sadece başka kimseye daha önce işlere bir de böyle yaklaşabilecekleri dank etmemişti. The Mandalorian, Obi Wan Kenobi, hatta The Acolyte ve The Book of Boba Fett’in bile izlenmelerde fark atıp, kalitede buna ters orantıda düşüş yaşanırken; Andor’un izlenmesini yavaş salınımla yükseltmesi, gözlemlemesi gururla sırıttıran bir deneyim oldu. Şimdiye dek Lucas’ın başlatıp, Abrams’ın sınırları pek zorlamayıp aslını yücelttiği, Filoni’nin iyi süsleyip aradaki boşlukları doldurduğu, Favreau’nun ise gelgitli kalitede olsa da önemli katkıları bulunduğu seride işin toplumsal yansımalarından hep uzak duruldu. Tamam, yenilik yapamadılar ama George Lucas gibi bir yaratıcının az evvel tüm ömrünü satın almış bir konglomeranın karşısında o kadar da esnek ve özgür hissedememiş, bu kadar fazla detay ve materyal varken daha düz gitmek istemiş olabilirler elbette. Star Wars’un DNA’sı, stüdyo beklentileri ve onca miktar para konuşuluyorken bunu yapabileceklerinin ne ara farkına varsınlar ki?

Karakterler, görevler, yaşamlar
Verdiği değeri en ön safhada sunduğu karakterlerle doğrulayan Andor kendinden, belki de Star Wars serisinden de büyük bir iş çünkü günümüz dünyasıyla hiç olmadığı kadar alakalı. Luke ve Han Solo’nun yerine de kendimizi koyabiliyorduk, fakat onlarla aramızda herhangi bir noktada hiç bağ kurabildik mi? Bu evrenin kapsamındaki insanlar, türler bu dizinin öncesinde hiç bu kadar gerçek olmuşlar mıydı? Onları bir de böyle izlemeyi tüm kitlesine en içten şekilde diletti dizi.
Hem herkesin hem de kimsenin kahraman olmadığı bir dizide karakter gelişimi tutturmak kolay değil. Merkezimizde Cassian bulunsa da aslında hiçbir zaman o kadar da bir başrolümüz varmış gibi hissetmedik bence. Ya da karakterlerin her birine öylelermişçesine adandık: Dizi çok fazla karakterle ilgilenmesine rağmen hepsini eşit ebatta merkezine almasını bildi. Rogue One ve ötesinde hizmet ettikleri kanonik işlevlere sevk olmaları dışında, herkesin bizatihi yolculuğu eşit tatmin ve duyguyla tamamlandı. İlişkileri, istedikleri, çelişkileri konusunda az müdahaleyle kilit detaylar eklenmiş ama doygun seçimler yapılmış; hem senaryo hem oyunculuk tarafında. Her karaktere ayrılan vakitte onlar hakkında bir şey kazandığını hissediyorsun. Yolculuklarında hiçbir süre boşa gitmedi.
Bunda dizinin bir bakıma alametifarikası olmuş, birbirinden efsanevi ve can alıcı monologlarının fazlasıyla önemi oldu. Oyun yazarı bir babanın oğlu olduğunun rengini başka işlerinde de vermiş Gilroy’un, Luthen Rael’in Lonni Jung’a ağzının payını verdiği tiratla tanıştığımız bu tarafı, dizinin tonunu ve üslubunu diğer güncel yapımlardan en çok ayıran etmen oldu. Bu tercih yanlış ellerde felâket peynir tadı verebilecek iken, metnin üstünlüğü sayesinde Andor’u dönemdaşı olan diğer yapımların arasından bir klasik mertebesine çıkarttı. Çünkü bunları yalnızca seyirci etkilemek derdine değil; dinleyenini ayrı, söyleyenini ayrı dönüştürücü, hatta kimi durumlarda öyküyü ilerletici işlevde kullandılar.

Aldhani, Ferrix, Ghorman, Gazze
George Lucas, orijinal filmleri kaleme alırken Vietnam Savaşı ve Josef Stalin’in gençliğinden etkilenmişti. Devrimlere ve tarihe zaten hâlihazırda ilgili Gilroy ise Fransız ve Haiti devrimlerinden, çarlığın düşüşünden ve Amerikan bağımsızlık mücadelesinden ilham alarak “Devrimler Tarihine Giriş” hissi veren, bu bakımdan içerik değeri yüksek bir metin çıkarmış. Gezegenlerin, toplumlarının ve politikanın resmedilişi de diziyi besleyen diğer unsurlar da hep tarihten, küresel hafızamızda izi kalmış seçili kişi, olay ve olgulardan ilham alıyor. Bürokrasi, farklı renkte yakalar, baskıcı devlet ve ordusu, hiyerarşi… Aynı kurumları, karakterleri izlememize rağmen bunların temsilinde tekrara düşmüyorlar. Bunun sebebi, bu sefer böyle kurumların mekanizmasına ve çekirdeğindeki kötülüğün banalliğine vs değil; bu banalliğin gölgesinde aşama aşama gelişen bir katliama ve olabilecek en yıkıcı neticesine, başlıca bir soykırıma eğilmemiz.
Binyamin Netanyahu’nun Gazze’ye yönelttiği taktiklere, on yıllar içinde işlediği savaş suçları ve Filistin’de açıkça yürütmeye, yürütürken inkâr etmeye devam ettiği soykırıma doğrudan konuşmasa da dizinin pek çok izleyicisine göre bu gerçeklik, sezonun en tanımlayıcı taraflarından biri hâline geldi. Yaratıcı ekip, ikinci sezon öyküsünün spesifik olarak bu soykırımı alegorize edip etmediğini hiç doğrulamadı fakat tüm hikâyenin olayı, size faşist ve sömürgeci rejimlerin mükemmel bir anatomisini sunması. Tony Gilroy’un IndieWire söyleşisindeki “Yanımda bir gazeteyle yazmıyorum.” lafına rağmen Andor’un galaktik otorite altında sömürgeleşen sistemleri dair anlatımıyla Gazze’de ve Batı Şeria’da gerçekleşen yer değişimler, süregelen İsrail saldırıları ve kuşatma politikası arasında paralellik kurmamak pek mümkün değil. Zira Gilroy direkt bu olgudan esinlenmemiş olsa bile Gazze’de olanlar hem yıllarca serimlenmiş hem de tarih boyunca istikrarla tekrar etmiş trajediler. Nitekim Gilroy’un cevabının devamında asıl vurguladığı, bu temaları irdelerken daima zamansız olmaya çalıştığı.
Şiddet, sistem ve İmparatorluk’un “objektif” gerçekliği. Dizinin son üçlemesine gelindiğinde, ordunun müdahalelerine tepkisi artan Ghor nüfusunun itiraz ve savunmalarını kendi propaganda makinesinden geçirerek onları teröristleştirmeleri. Sadece dışa dönük bir propaganda da değil tabii; asıl içinde yaydığı masal önemli. Liderliğin güçten ziyade ikna ile kazandığı bireylerdeki etkisi daha değerli. Düzdükleri hikâyeyi galaksinin geri kalanına mantıklandırmaları, yalanları; öykü içinde bazen ne kadar absürt geliyorsa, güncelimizde küresel medyada görüp işittiğimiz türden gerekçeleri de o kadar çağırıyor. İmparatorluk’un bu tip beyanlardaki rahatlığı, üstelik artık iyi bir kılıf bulmaya bile çalışmamaları… Toplantı odasında altın günü yapan rütbe rütbe İmparatorluk subayını dinlerken şu dank ediyor ve dalıp sahneyi kaçırıyorum: Bu rahatlıkla meşrulaştırılamayacak hiçbir şey yok.

Kapanış tiradı: Fan servise isyan, franchise’lar için gelecek
Andor göz açıp kapayıncaya kadar krize dönüşmüş gibi gelen şeylerin aslında ne kadar açık ve ağır salınımlı şekilde gerçekliğe dönüştüğünü isabetle artiküle ediyor. En az işlediğinden en ön planında olanına; tüm karakterlerini aynı hassasiyetle ele alışı ve dizi yazınında yaratıcı çıtayı tek başına hiper uzaya yollamış olması bakımından gündemdeki en doğrulayıcı içeriklerden biri. Bu durum ilk sezonda da böyleydi, ikincisinde ve güncel kolektif koşullarımız eşliğinde öngörülemez ölçüde pekişti. O kadar da uzun zaman öncesinde, çok çok uzak bir galakside değiliz yani. İmparatorluk hiçbir zaman sadece kötü adamlardan ibaret olmamıştı, şimdi de öyle değil. Kurgusal, lideri fantastik güçlere sahip galaktik bir imparatorluktan öte bir devlet, bir hükümet var, önümüzde: Tüm bilindik ve kötü yanları, olumsuz çağrışımları ile.
Star Wars fanı olmak, bununla büyümüş olmak önceki yayınlara bakışı her türlü çok etkiliyor. Orada seyircinin cebinde getirdiği, istifade edilmesi çok kolay bir zaaf var zaten. Ben ikinci reboot’un üçüncüsü oynarken, yani Revenge of the Sith dönemlerinde 10 yaşındaydım. Babam ve arkadaşı vizyon şerefine sinemada loca tutmuş, ben de o locanın koltuğunda fosur fosur uyumuştum. Yani Anakin, Obi benim için ne anlam ifade etsin; o filmi 20’lerinde izlemiş, hayatı Star Wars’la geçmiş bir insana kıyasla? O insan o külliyatın en kötü örneğinden, kötü olduğuna hemfikir olabilse bile zevk alıp, acayip de etkilenebilir. Onun gibi biri için Obi Wan’ın Darth Vader’dan, kaç yıl evvel sakatladığı talebesinden konteynerin arkasında saklanırken ağlayarak zangır zangır titrediği an bambaşka. O insanın ağzını sulandırmak kolay. Lucasfilm de Disney’e geçtiğinden beri sırtını tam da bu güvenceye dayadı. Peki niye Star Wars kapsamında çok daha büyük birer geçmişi olan bunca farklı karaktere, Obi-Wan’a, Boba’ya, Mando’ya bile bağlanmadık da Andor’a bu kadar adandık?
Andor bu televizyon yılına damgasını vurdu çünkü Star Wars dünyasını, onun kendisini alabileceğinden çok daha ciddiye alan bir yapımdı. Death Star faktörü ve kilit kimi kanonik karakterleri eksik tutunca, içerdikleri ve söyledikleri bakımından franchise’ın geri kalanından uzak sayılır, fakat kanona sıkı sıkıya bağlı olsa da yeterli emek gösterilmeyen önceki Star Wars dizilerine ve onların yaratıcılarına aşık attı. Üç bölümde bir gelen şakalar bile diğer reboot veya spin-off’larda yapılabilecek herhangi bir espriden daha yerindeydi. Külliyatın önceki hikâyelerine daha doğrudan dokunan yapımların sırf bu yüzden daha fazla esprisi olacağı şüpheli artık. Bu ya da herhangi bir franchise’ın devamında o mirasın kendisine güvenip, üstüne spin-off ardı spin-off eklemek bir maharet değil. Bu külliyatla ne yapmayı seçtiğin öyle ama.
Bu yazı, Bant Mag. Temmuz – Ağustos 2025 sayısında yayımlanmıştır.