Arooj Aftab: Teenage Kicks

Fotoğraf: Luisa Opalesky

Gece yarısından sonra dinlenmek üzere tasarlanmış gibi duran şarkılarıyla Arooj Aftab, son yılların en kendine özgü müzisyenlerinden biri. Pakistan doğumlu, New York merkezli bestecinin Güney Asya şiir geleneğini minimal düzenlemeler ve cazın serbest dolaşan ruhuyla buluşturan müziği; ayrılıkları, özlemleri ve yarım kalmış duyguları ağır ağır masaya yatırıyor.

2022’de üçüncü solo albümü Vulture Prince’de yer alan  “Mohabbat” şarkısı ile Grammy kazanan ve son olarak 2024’te Night Reign albümünü yayımlayan Arooj Aftab, 3 Temmuz’da 33. İstanbul Caz Festivali’nin konuğu olarak Atatürk Kültür Merkezi’nde bir konser verecek. Detaylar burada.

Arooj Aftab, müzisyenlerin büyürken dinlediği müzikleri ve bu müziklerin üzerlerinde bıraktığı tesiri kurcaladığımız Teenage Kicks serimize konuk oldu.


Arooj Aftab:

13-20 yaşlarım arasında sürekli müzik dinliyordum. Bu yılları favori albümler ya da düzenli dönemler üzerinden anlatmak zor. O zamanlar müzik çok daha kişisel bir şey gibi geliyordu. Bugünkü gibi bize sürekli öneriler sunan algoritmalar yoktu; bunun yerine insanların arkadaş çevrelerinden ve kendilerini nasıl tanımladıklarından doğan küçük grup ve şarkı kümeleri vardı. Popüler kızsanız ya da içine kapanık biriyseniz, belli şeyleri dinlerdiniz ve sonra o şeyler sizi başka şeylere götürürdü. Müzik böyle yayılırdı. Ben ise her zaman müzik dinleme konusunda oldukça iştahlı biriydim.

YAŞ 13–15 

Müziğin her zaman hayatın içinde olduğu bir ortamda büyüdüm. Annem 80’ler İngiliz popunu çok severdi; bu yüzden evde sürekli ABBA, Boney M. ve onun topladığı derleme kasetlerdeki diğer şarkılar çalardı. Bir de radyo ve MTV’de duyduğumuz müzikler vardı: Michael Jackson, Madonna, Ricky Martin, Britney Spears, Spice Girls, Boyz II Men ve Boyzone. Tabii Now That’s What I Call Music! kasetlerini de unutmamak lazım.

13 yaşındayken tek istediğim pop müzik ve eğlenceli şarkılar dinlemekti. Bunun arkasında özel bir amaç yoktu. Hiçbir şeyi analiz etmiyordum. Aynı dönemde erkek ve kız gruplarında büyük bir patlama yaşanıyordu. Kurdukları o güzel armoniler zihnimi âdeta gıdıklıyordu.

Radyoda ya da televizyonda hoşuma giden şarkıların ve müzisyenlerin isimlerini bir kâğıda yazdığımı hatırlıyorum. Sonra o listeyi kasetçiye götürürdüm. Küçük çalma listemi verirdim, birkaç gün sonra geri döndüğümde bana bir kaset hazırlamış olurlardı. O dönemde müzik keşfetmenin getirdiği büyük bir sevinç ve heyecan hatırlıyorum. Çoğunlukla tek istediğim mutlu olmak ve odamda bütün dansları yapmaktı.

YAŞ 16–18

Sanırım müzik dinleme alışkanlığımın daha bilinçli hâle gelmeye başladığı dönem buydu. Elime ne geçerse dinliyordum: Creed, Whitney Houston, Mariah Carey, Linkin Park, Slipknot, Zakir Hussain, Red Hot Chili Peppers, Beck, Billie Holiday, Tracy Chapman, Alanis Morissette, George Michael ve Jeff Buckley. O dönemde Pakistan’da rock müzik ve elektro gitarın etkisi de o kadar güçlüydü ki bundan kaçmanız mümkün değildi. Joe Satriani, Steve Vai, White Stripes, The Strokes ve bir süreliğine yoğun bir şekilde yaşadığım bir Dave Matthews dönemi vardı.

Bu yıllardan benimle kalan iki albüm: Zakir Hussain, Jan Garbarek, John McLaughlin ve Hariprasad Chaurasia’nın Making Music albümü ile George Michael’ın Older albümü oldu.

Making Music’i defalarca dinledim. Older albümündeki “The Strangest Thing” şarkısı, hâlâ hazırladığım her çalma listesinde mutlaka yer alır.

Sanırım şarkıları farklı dinlemeye başladığım dönem de buydu. Bir şarkı duyar duymaz onu zihnimde yeniden düzenlemeye başlıyordum. Onu başka bir şekilde duymak, bir şekilde kendime ait kılmak istiyordum.

YAŞ 19–20 

Bu noktada caz ve folk müziğin içine iyice dalmıştım. Abbey Lincoln, Sarah Vaughan, Leonard Cohen, Nina Simone, Crosby, Stills & Nash ve James Taylor’ı çok dinliyordum ama aynı zamanda Kaskade ve Röyksopp gibi elektronik müzik sanatçılarını da takip ediyordum. Ve tabii ki her zaman Björk vardı.

Sanırım müziğin benim için yalnızca tükettiğim bir şey olmaktan çıkıp aktif olarak içinde yer aldığım bir şeye dönüştüğü dönem buydu. Kendi coverlarımı yapıyordum ve müziği çok farklı bir şekilde dinliyordum. Bir şarkı duyar duymaz onu zihnimde değiştirmeye başlıyordum. Onu başka bir şekilde duymak, onu kendime ait kılmak istiyordum.

Sanırım kendimi bir müzisyen olarak görmeye başladığım zaman dilimi de buydu.