Arşivden: Baba Zula’nın kimler yok ki teknesi

2019 Bant Mag’ın 15. senesini işaretlediği gibi, aynı zamanda Fatih Akın’ın Türkiye yerel ve bağımsız müzik sahnesine dair Crossing the Bridge: The Sound of Istanbul belgeselinin de on beşinci senesi. 2004 sonbaharında çıkan ilk Bant sayısında da elbette radarımıza giren belgeselin çekim aşamasında, Aylin Güngör’ün Baba Zula’dan Murat Ertel ve Levent Akman ile yaptığı röportaj, o günden bugüne hem Baba Zula hem de Bant Mag. için ne çok şeyin de değiştiğini hatırlattı bize. 30 Ekim’de Babylon’da gerçekleşecek Bant Mag Kendine Has 15 Yıl gecesinde Da Poet’e sahnede eşlik edecek konuklar arasında izleyeceğimiz Murat Ertel performansı öncesinde hem kendisinin hem de Levent Akman’ın dönemin yerel müzik sahnesine, Baba Zula’nın yurtdışına açılmasına dair ve daha pek çok başka keyifli detayı içeren sohbete 15 yıl sonra bir kez daha dalıyoruz.



Röportaj – Fotoğraf: Aylin Güngör

RÖPORTAJ ÖNCESİ

Bant’ın ilk sayısı için özel bir röportaj yapmak niyetindeydik ve günlerce “kim olabilir” diye düşündük durduk. Bir anda aklımıza hepimizin beğendiği bir grup olan Baba Zula geldi. Bu karar üzerine Murat Ertel’i aradık ve Fatih Akın’ın İstanbul müzik sahnesini tüm uç noktalarıyla yansıtacağı belgesel filmi Sound of Istanbul’un Baba Zula bölümünün çekimleri sırasında görüşmek için anlaştık. Sound Of İstanbul fazlasıyla iştahımızı kabartan ve ilgimizi çeken bir belgesel olduğu için bu röportaj da ‘bir taş ve iki kuş’ hikâyesine döndü.

Röportaj için sabah 10:00’da Kuruçeşme’de Bumerang teknesi önünde buluşulacak diye anlaşıldı ve bir gece öncesinde, evde balkon keyfi sırasında ne sorulur, ne konuşulur üzerine düşünüldü. Tabii Baba Zula, Fatih Akın ve daha birçok konu üzerine konuşulunca uyumak için geriye fazla vakit kalmadı ve sabah zar zor uyanabildim…

Kuruçeşme’ye gittiğimde nedense teknede ben, Baba Zula, Fatih Akın ve bir iki kişi daha olur düşüncesindeydim ki hemen durumu idrak ettim. Bu tekne aslında bir film setine dönüştürülmüştü; sahne kurulmuş, ışıklar ayarlanmış “ve motorrr!” sesi bekleniyordu. Biz de hemen Baba Zula’dan Murat Ertel ve Levent Akman ile Kuruçeşme Park’ına gidip konuşmaya karar verdik.

Sound of İstanbul’u ilk duyduğunuz zaman nasıl geldi kulağa?
Murat Ertel: Bir gün bana “Duydun mu Fatih Akın bir film yapacakmış, o filmde de size yer verecekmiş” dediler. “Roll’da çıktı” dediler ben de “Hadi yaa!” dedim çünkü hiç haberim yoktu. Levent’e söyledim, gittik Roll aldık, okuduk ve hakikaten röportajında öyle diyor. Çok sevindik, çünkü bence çok iyi bir yönetmen.

Bazen yönetmenlere bir yakınlık hissediyoruz. Örneğin Derviş Zaim’in Tabutta Rövaşata filminde yaptığımız her şeyin yerini bulduğunu hissediyorduk. Burada da öyle olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bir röportajında Peyote’den bahsediyordu, hep oraya gittiğini, herkesle orada tanıştığını söylüyordu. Biz de heyecanlandık, zira demek ki çok ortak yönümüz varmış kendisiyle.

“Roskilde çok çamurluydu. Danimarka zaten gecesi gündüzü belli olmayan bir memleket. Ne gecesi gece, ne sabahı sabah. Sürekli de yağmur yağıyor. Biz gittiğimizde çok şaşırmıştık. Festival de fazla kalabalıktı. Biz daha önce hiç o kadar kalabalıkla karşılaşmamışız, bir anda festival alanına gelince ufak bir şok yaşadık. Her taraf çamur, üzerinde yürüyen on binler var. İlk başta akın akın gelen insanların üstüne doğru yürüyorduk, on dakika içinde öğrendik ki onlar nereye giderse sen de o yöne gideceksin. Aksi takdirde gitmek istediğin yere gidemezsin.”
Levent Akman

Tanıştıktan sonra ne oldu? Hisleriniz doğru muymuş?
Levent Akman: Fatih’le tanıştığımız andan itibaren çok eski arkadaşmış gibi hissettik. Karşılıklı etkileşim olması harika. Biz filmlerini seviyorduk, o da bizi dinliyor ve seviyormuş.

M.E: Ufak ufak ayrıntılar var bizim çok hoşumuza giden, örneğin Zen grubunun Bakırköy Akıl Hastanesi’ndeki konserinde benim söylediğim bir şarkı nedeniyle Neyzen Tevfik’in kim olduğunu merak etmiş ve araştırma yapmaya başlamış. Bu tip şeyler benim çok hoşuma gidiyor. Fatih iki memleketli bir adam olduğu için bizim çok iyi bildiğimiz birtakım isim, olay veya olguları bazen bilmeyebiliyor. Biz de Almanya konusunda böyleyiz, onun filmlerinden öğrendiğimiz ayrıntıları merak edip araştırabiliyoruz.

Baba Zula artık müzik yaparak geçinebiliyor mu?
L.A: Türkiye’de çaldığınız zaman müzisyene para vermiyorlar, sistemciye para veriyorlar. Biz bunu kırmaya çalışıyorduk ama bunu başaramadık. Yurt dışı festivallerine katılmaya başladık. Bu sene Roskilde Festivali, geçen sene Fransa…vs. Yurt dışında daha çok çalabilirsek para da kazanabiliriz, çünkü orada hem müzisyene hem de sistemciye para veriliyor. Dolayısıyla yurt dışına çıktıkça mali durumumuz düzelir herhalde.

Roskilde’de neler oldu?
L.A: Roskilde çok çamurluydu. Danimarka zaten gecesi gündüzü belli olmayan bir memleket. Ne gecesi gece, ne sabahı sabah. Sürekli de yağmur yağıyor. Biz gittiğimizde çok şaşırmıştık. Festival de fazla kalabalıktı. Biz daha önce hiç o kadar kalabalıkla karşılaşmamışız, bir anda festival alanına gelince ufak bir şok yaşadık. Her taraf çamur, üzerinde yürüyen on binler var. İlk başta akın akın gelen insanların üstüne doğru yürüyorduk, on dakika içinde öğrendik ki onlar nereye giderse sen de o yöne gideceksin. Aksi takdirde gitmek istediğin yere gidemezsin. Ama yine de baya çamura bulandık. Roskilde aslında Rock festivali, dünya müziği bayağı az ama katılan isimlerin dizilişi harikuladeydi. Bizim festivallerimizdeki gibi bir adam başı çekmiyor. Hem de oradaki “headliner” altında çalan grup İstanbul’a gelse, burada rahat rahat festivalin bombası olarak düşünülebilir.

Bir rock festivalinde bir anda sahneye siz çıkınca tepkiler nasıl oldu? İzleyenleri şaşırttınız mı?
M.E:
Yani izleyenlerde genel bir ilgi vardı. Gece konseri olmasına rağmen kalabalık oldu. İnsanlar pür dikkat dinliyorlardı. Bizdeki konserler gibi lagaluga eden pek yoktu. Örneğin burada bir konsere gittiğin zaman özellikle hafta sonu, insanların neden para verip oraya geldiğini çok merak edersin. Sanki buluşamadıkları arkadaşlarını görmek ya da buluşmak istedikleri insanlarla buluşmak için orayı seçmişler gibi. Hatta bu tip kalabalık asıl seyirciden daha fazladır genelde. Roskilde’de herkes müziği dinliyordu. Hatta kendilerine yabancı bir müzik yapmamıza rağmen yine de çok ilgiliydiler, dans etmeye çalıştılar. Hatta en dikkatimizi çeken şey de müziğin içinde yer almak için gösterdikleri çabaydı.

Size göre Baba Zula’nın oradaki sahnesi nasıldı? Buradakinden farkı neydi mesela?
M.E: Orada bize yakın gelen şeylerle ilgilenip Kopenhag ve Danimarka ile ilgili bir takım şeyler de söyledik ve bu baya şaşırttı onları. Christiania diye bir bölge var. Orası “özgür bölge” olarak adlandırılıyor ve orayı yok etmeye çalışıyorlar. Yok olmaması için bir kampanya vardı biz de o kampanyayı destekledik ve çok hoşlarına gitti. Örneğin çok gündemde olan bu bölge için “L205 kanuna hayır” gibi şarkılar söyledik ve adamlar bir garip oldular, çok şaşırdılar…

Arada bir sürü Türk vardı ve çok ilginç geldi bize. Mesela Fransa’da çaldığımızda bir Türk vardı ve o da kendini belli ediyordu zaten. Orada çok Türk olduğunu gördük, yani önümüzden geçen, kavga eden…

Festival için değil de Roskilde için ilk olarak siz ne düşündünüz?
M.E: Roskilde’de Viking ruhu ve gotik ruh kesin hissediliyordu. Hani Yüzüklerin Efendisi gibi filmlerle birlikte popüler olan gotik, masalsı atmosfer var ya, işte resmen Roskilde’de o masalsı, rüyamsı atmosfer vardı.

L.A: Hava da kararmıyor, ay da yükselmiyor.

M.E: Zaman kavramını kaybetmek çok güzel oluyor aslında. Bir anda bambaşka bir hisle yaşamaya başlıyorsun; acıkma, yorulma gibi hislerin de değişiyor. Hiç bir şey bildiğin gibi değil.

Bilmediğiniz bir yerde konser vermek kadar, o yer hakkında bilgi toplamak da eğlencelidir herhalde….
M.E: Danimarka ile ilgili biraz bir şeyler okudum ve adamların geçmişi çok ilgimi çekti. Bir kere Viking olmaları çok ilginç geldi. Roskilde’nin M.Ö. 600’lerde kurulmuş bir krallık olduğunu öğrendiğimde de vay canına burada çok eski bir tarih yatıyor diye düşünüp etkilendim. Danimarkalıların bir ara İngiltere’yi işgal etmiş olduğunu öğrenince, en çok da bu hoşuma gitti. Çünkü İngilizlere her yeri işgal etmiş olmalarından dolayı sinir oluyorum ve tarihte onların da Danimarka tarafından işgal edilmiş olması çok hoş.

Sahne kostümleriniz buradaki gibi miydi?
M.E: Evet buradaki gibiydi biraz. Oradan da şapka, giysi falan aldık tabii.

Tam bu soruyu soracaktım ben de… Alışveriş? Koleksiyon?
M.E: Herkes birtakım şeyler topluyor mutlaka. Levent mesela şarap seviyor ve mutlaka şarap alıyor. Ve elbette çikolata!

L.A: Her defasında “bu sefer almayacağım” diyorum ama iki katı fazla alıyorum, önüne geçemiyorum. M.E: Tabii ki herkes müzik aleti alıyor, bunu saymıyorum bile. Ben ufak tefek giysi falan alıyorum. Oyuncak alıyorum, genelde kadın süper kahramanların oyuncaklarını topluyorum. Bunlar gibi birçok şey topluyoruz ve topladıklarımızı hemen sahnede kullanabiliyoruz, eğleniyoruz.

Festival için gittiğiniz Roskilde’den hiç albüm toplama girişiminiz oldu mu?
M.E: Christiania’da bir reggae dükkanı gördük ve orada çok iyi dub müziği vardı. Adam çok iyi anlıyordu müzikten ve ondan bir sürü plak aldık. Adamın plaklarının dub bölümünün yarısı Mad Proffesor’dü ve biz de “vay canına be” dedik. [Bilmeyenler için bilgi: Baba Zula’nın Mad Professor ile ortak çalışmaları ve hatta çok da güzel olan bir albümleri var.]

Oradaki dükkanı ve adamı çok sevdik fakat kendisine albümümüzü veremedik, çok üzüldük. Mesela Lee Perry’nin Black Jungle Dub diye bir albümü vardı, neredeyse dokuz yıldır aradığım bir albümdü ve orada buldum. Meğer o albüm bu sene yeniden basılmış ve ben de o yüzden bulabilmişim. Adam “çok şanslısın, bu sene basıldı ben de hemen birkaç tane aldım, yoksa bulmana imkan yoktu” falan dedi.

“Yani aslında bizim en büyük amacımız burada daha çok tanınmak. Fakat, maalesef beceremiyoruz. Çok çalışıyoruz bunun için ama bir türlü olmuyor. Bizi ‘garabet’ gibi bir sınırlamaya sokmuşlar ve popüler kültürün içine almıyorlar ama dışarıda hemen benimsiyorlar. Biz de çabalarımızın karşılığını almak istiyoruz ve eğer bunun karşılığı yurt dışından gelirse oraya kaymak durumunda kalırız. İsteyen ve seven neredeyse orada olmakta fayda var tabii.”
Murat Ertel

ARA NOT: Gazeteciler röportaj yapmadan önce özellikle araştırma yaparlar ya, hani soru sorabilmek için. Bu araştırma dediğim de, çoğunlukla röportaj yapacağınız kişinin ismini internette yazıp aramaktan ibarettir. Son zamanlarda kanıksanan yöntem bu olduğu için de herkes sorular sorup gazeteci olabilirmiş gibi gelir bana bazen. Her neyse konu- muz bu değil. Ben de böyle bir araştırma yapıp “Baba Zula” yazdım Google’a ve Türkçe değil de İngilizce olan birçok site açıldı karşıma. Çok şaşırdım, çünkü buradan daha çok orada ilgilenilmiş onlarla (düşünsenize İngilizce okuyorum Baba Zula bilgilerini). Yine de ne yalan söyleyeyim çok hoşuma gitti bu durum, gurur duydum ve neden duyduğumu da anlayamadım. Sonra bir sürü şey daha öğrendim onlarla ilgili; bizim dergice çok sevdiğimiz Sonic Youth meğer onlara pek bir hayranmış. Nedense Türkiye’den daha çok yurt dışında peşlerinden koşuluyor ve buradalar, çok eğlenceliler ve de çok başarılılar…

Birçok röportaj yaptım ve hiç birinin ismini Google’a yazdığımda yabancı bir web sitesi- nin açıldığını görmedim. Yurt dışına dair sağlam ilişkileriniz ya da başka ciddi planlarınız var mı mesela?
M.E: Yani aslında bizim en büyük amacımız burada daha çok tanınmak. Fakat, maalesef beceremiyoruz. Çok çalışıyoruz bunun için ama bir türlü olmuyor. Bizi “garabet” gibi bir sınırlamaya sokmuşlar ve popüler kültürün içine almıyorlar ama dışarıda hemen benimsiyorlar. Biz de çabalarımızın karşılığını almak istiyoruz ve eğer bunun karşılığı yurt dışından gelirse oraya kaymak durumunda kalırız. İsteyen ve seven neredeyse orada olmakta fayda var tabii. Mesela büyük şehirler dışında Anadolu’da çalmayı çok istiyoruz ama bir türlü iyi bir fırsat olmuyor. Bir tek Güney’e gidebildik ama Karadeniz’e, Doğuy’a falan hiç gidemedik. Yurt dışı bağlantıları iki de bir de çıkıyor.

Ne var en yakın gelecekte?
M.E: Şimdi Berlin’e gideceğiz. Orada Einstürzende Neubauten’in basçısı Alex var. Onunla beraber çalmaya başladık bu aralar. Belgesel için de çalacağız, Berlin’de de çalacağız ve daha da çalalım istiyor. “Buraya da geleyim çalalım, albümünüzde de geleyim çalalım” falan diyor.

Mesela şimdi birdenbire bizim en çok sevdiğimiz gruplardan biri olan Einstürzende Neubauten’in basçısı geliyor ve hayda(!) “çalalım da çalalım” diyor. Bizim için de çok güzel tabii bu durum. Farklı kapılar açılabilir. O adamın arkadaşları kim olur ki… Blixa Bargeld, Nick Cave gibi adamlardır herhalde. Tanıştığımız adamlardan bazıları belki de bizi çok severler ve başka projeler yaparız gibi gibi, birçok alternatif var anlayacağın.

Ama aslında biz çok ama çok tembeliz. Mesela Sonic Youth çok sever bizi, duyuyorum. Hatta Zen’in albümünü yayınlamış olmalarına rağmen Thurston Moore’u tanımıyorum. Mesela John Peel geldi buraya ve çok sevdi bizi. BBC’de bizden çalıyormuş hatta ama ben hiç ilişki kurmadım. Ama böyle ilişkileri yürütmeye başladığında müziğe zaman ayıramı- yorsun. Gerçi bizimki de biraz fazla, gerçekten ayıp yani!

Mesela bir sabah telefonu açıyorum ve bir bakıyorum telefonda John Lurie karşımda “Ben Harper söyledi ki mutlaka seni bulmalıymışım” falan diyor. Bizim çaba göstermemiz bayağı bir şey değiştirecek aslında. Popüler olmak için kendi kendinin bir tür pezevenkliğini yapman gerek heralde, ama o yaklaşım bizde yok maalesef. Biz keyfimize göre takılıyoruz.

Doğu-batı sentezi yaparak dünyada tanınan bir grup müzisyenimiz de var. Elektronik-etnik Türk müziğini dünyaya biraz tüketici bir yolla tanıttıklarını düşünüyorum ben…
M.E: Bence iyi bir şey yapıyorlar. Türk müziğinin hiç tanınmadığını düşünüyorum. Hatta bilinen çok az şey vardı. Ne kadar çok şey çıksa iyidir. Kudsi Ergüner, Okay Temiz falan biliniyordu sadece ve o sayı arttı neyseki. Yüzlerce, binlerce müzisyenimizin bilin mesi gerekiyor bence…

Mesela dünyada bilinen isimlerden Mercan Dede’nin Açıkhava‘daki konserine gittim ve çok etkileyici buldum konseri. Çok başarılı bir dansçısı vardı ve çok iyi müzisyenler top- lamış, başarılı olduğunu düşünüyorum.

Burhan Öcal’ı da müzisyen olarak çok beğenirim. Canlı performansını albümlerine göre daha çok beğendimi söyleyebilirim. Burhan Öcal’da sadece Hintli gitarcının çaldıklarını pek sevmedim. Aslında onu da severim iyi bir gitarcı ama orada o olmasa daha iyi bir sound olabilirdi. Dediğim gibi dünyada bizi tanıtan çok az isim var maalesef..

Yeni ve daha ünlü olması gerektiğini düşündüğünüz gruplar var mı?
M.E: Fairuz Derinbulut var. Hiç kimse onlarla ilgilenmiyor ve çok az konser vere- biliyorlar. Halbuki biz onları ilk dinlediğimizde çok etkilenmiştik. Ne tatlı ve doğal adam- lar olduklarını düşündük ve kimse de albümlerini yayınlamak istemedi. Levent’le ben de albüm prodüktörlüğünü yaptık. Neden bir türlü onlarla ilgilenilmiyor diye düşünüyoruz.

Film müzikleri üzerine yeni çalışmaları olacak mı Baba Zula’nın yakınlarda?
L.A: Bir takım teklişer var ama henüz bir proje yok.

Einstürzende Neubauten basçısı Alex Hacke’nin “Sound of İstanbul” belgeselindeki görevi nedir?
M.E:
Alex belgeselin özgün müziğini ve kayıtlarını yapacak. Bu filmde tüm grupları bağlayan alt karakter Alex olacak, anlatıcı da diyebiliriz. Ama biz öyle olmasını istemedik. O bizimle çalmak isteyince, müzisyenliğine konsantre olmasını sağlamak amacıyla kayıt- larımızı da bizim kendi ses teknisyenimizin yapması daha doğru olur diye düşündük.

Son zamanlarda en beğendiğiniz yönetmenler, filmler neler?
M.E: Ben normal film izlemeyi aksattım ve de azalttım. Genelde animasyon film izliyorum. Onlar arasında Japonları çok seviyorum. Klasik bir örnek vermemi istersen Miyazaki’yi örnek verebilirim. Prenses Mononoke bence muhteşem bir film. Japonlar dışında Çek yönetmen Jan Svankmajer’in filmlerini çok beğeniyorum. Bu tip yönetmenler benim ilgimi çekiyor.

Jan Svankmajer’in “Alice Harikalar Diyarı’nda” yorumunu izlemiş miydin?
M.E: Evet. O da çok başarılı bir filmdi. Dediğim gibi eskiden Jim Jarmusch da severdim ve şimdi de filmi gelse izlerim ama artık eskisi gibi çok biliyor, takip ediyor olmak yerine kendimi bir süreliğine geriye çekerek sadece animasyon izlemeye karar verdim.

L.A: Ben de Murat gibi daha çok animasyon izliyorum bu aralar ama tabii şimdi bir de Fatih Akın var hayatımızda…

Son aldığınız albümler?
L.A: The Cure’ün son albümünü aldım ve beğendim. Çok uzun zaman sonra toparlamışlar kendilerini diye düşündürttü bana albüm. Sonra Prince’in son albümü Musicology’i aldım o da kendini toparlamış, son dört beş senedir hiçbir şey çıkmıyor kendisinden diye çok üzülüyordum, “ohh” dedirtti.

M.E: Chet Baker’in James Dean filmi için yaptığı müzikleri aldım. Chet Baker’ı çok severim özellikle sesini. Patti Smith’in son albümünü aldım ve çok beğendim. Prince’in son albümünü aldım ve aynen Levent gibi düşünüyorum, uzun zamandır dinleyemiyor- duk çok iyi toparlamış.

Fatih Akın da Prince hayranıymış duyduğum kadarıyla?
M.E: Evet, “en büyük siyah müzisyen kimdir?” sorusuna Prince diye cevap vermiş Fatih bir röportajda. Ben buna pek katılmıyorum maalesef. Çok fazla isim var, Prince iyidir ama en iyisi olamaz. Prince kendini beğenmiş bir insandır aynı zamanda ama James Brown ya da Sly Stone’u görse elini öper, “abi” der.

Sizin için vaz geçilmez müzisyenler kim?
L.A: Black Uhuru’yu çok severim ben. Aklıma gelenlerden bir de Mad Professor var.

Baba Zula için basın fotoğrafları, imaj gibi kaygılar var mı? Yani bunun için uğraşan birileri var mı? Örneğin Mor ve Ötesi artık basına fotoğraf çektirmiyor ve kendi özel fotoğraflarından vermeyi tercih ediyor…
M.E: Fotoğrafları umursamıyoruz. Ama bazen bir röportaj sırasında fotoğraşarımız çekilirken sonrasını merak ediyorum. Mesela Radikal Gazetesinde bir fotoğrafım çıkmıştı. Nefret ediyordum o fotoğraftan ve inanamadım onu iki defa kullandılar. Keşke biz de bir sürü fotoğraf çektirsek de dağıtsak ama bizim imaj yaratıcımız falan yok. Olsa ne olurdu, onu da bilmiyorum.

İstanbul’dan uzaklaşınca en çok neyi özler insan?
L.A: Havasını, suyunu, kalabalığı, enerjisini.
M.E: Boğaz ve açık havası…

Baba Zula’nın yeni albümü ne zaman gelir?
M.E:
Elimizde çok fazla materyal var, yaklaşık 30 parça gibi. Bunlardan seçim yapıp üzerine çalışmak gibi bir projemiz var. Bunun dışında Mad Proffesor ile birlikte çalışmak istiyoruz tekrar, tabii bir de Alex ile!

RÖPORTAJ SONRASI

Levent ve Murat ile konuştuktan sonra biraz fotoğraf çekmek, belgesel seti atmosferine bakmak amacıyla tekneye zıpladım. Bu kocaman teknede yabancı basından bir kaç kişi, Fatih Akın ve film ekibi vardı. Tabii bir de Einstürzende Neubauten’dan Alex Hacke teknedeydi (ki kendisiyle Einstürzende Neubauten’ın İstanbul konseri öncesinde Forward dergisi için röportaj yapmıştık).

Bir süre kendimi yabancı hissetmekten alıkoyamadım ve set atmosferinden sıyrılıp İstanbul Boğazı’nı seyretmeye başladım. Sonra kayıkçıların fotoğraflarını, Boğaz Köprüsü’nün alttan görüntüsünü falan çekmeye başladım ve o sırada kameramla ilgilenen bir kadın dikkatimi dağıttı. Belgesel ekibinden biri olduğunu düşündüğüm bu kadın ile konuşmaya başlayınca kendisinin güncel sanatlar alanında birçok çalışması olan, başarılı Danielle De Picciotto olduğunu anladım. Tabii kendisi aynı zamanda Alex Hacke’nin sevgilisiydi. Her neyse, bir süre de onunla konuşmaya daldım ve yeni dergimiz Bant’ı anlatınca nihayet o teknede olma amacım aklıma geldi ve üzelerek de olsa De Picciotto ile olan sohbetimi yarıda bırakarak fotoğraf çekmeye başladım. “Bir sonraki sayıda umarım Danielle De Picciotto’yu da Bant’a konuk ederiz” düşüncesiyle tekneden beni Ortaköy’e bırakacak olan ufak bir tekneye attım kendimi ve ofise geri döndüm.