Arşivden: Bant dergisine göre 2008 yılının en iyi filmleri

Bir yandan 2018’in değerlendirme listelerini hazırlarken, bundan tam 10 sene önceye dönerek 2008’de Bant Dergisinin 51. sayısında yaptığımız “Yılın Enleri” değerlendirmeleriyle sizi baş başa bırakmak istedik. 2008’de hangi filmler en yüksek puanları almış ve listemizin tepelerine oturmuş? Güzel bir nostalji ve belki de gözden kaçanları hatırlama bahanesi!

Hazırlayanlar: Aylin Güngör, Ekin Eliş, Uğur Bayazıt, Neylan Bağcıoğlu, Anıl Seçkin, Murat Seçkin, Melis Alemdar, Melikşah Altuntaş

 

51_01

1. There Will Be Blood
Yalnızca bu yılın değil, son birkaç yılın da en iyi karakter draması niteliğindeki Paul Thomas Anderson filmi “There Will Be Blood”, Bant’ın bu yılki bir numarası…Upton Sinclair’in çok satan romanından uyarlanan film, sevgisiz ve karanlık bir adam olan Daniel Plainview’in petrole batmış ziyan hayatından yola çıkarak,din, ahlak ve maddiyat üzerine oldukça sivri yorumlarda bulunuyor. “Magnolia” ve “Boogie Nights”ta yaptığı gibi çok karakterli bir hikâye kurgusundan ziyade, bir adamın etkilediği isimsiz yığınları Merkez alan “There Will Be Blood”ın, 1900’lerin başında geçen öyküsü bugünkü insanlığa ve toplum yaşantısına kadar uzanıp, sert eleştirilerde bulunuyor. İnsanlığın doğasında var olan sevginin basit bir aldatmacadan ibaret olduğunu ve kalan son naif hislerin de paranın ve gücün yanında yok olup gittiğini vurguluyor. Bu sert ve vurucu filmin en büyük kozlarından biri ise kuşkusuz hayatının performansını veren Daniel Day-Lewis’in akıl almaz oyunu. Daniel Plainview karakterine kattığı ruhla, ‘gibi yapmak’tan çıkıp, içimizi dolduran tüm karanlıkları resmediyor adeta Day-Lewis. Bol sürprizli ve heyecan verici oyunuyla Paul Dano da göz kamaştırıcı.Seyircisine ilk sahnesinden son anına kadar dolu dolu bir seyirlik sunan ve beyaz perdede görülebilecek en muazzam finallerden birine imza atan film, zaman ve mekân mefhumlarından ayıklanarak ele alındığında da her daim söyleyecek sözü olabilecek bir başyapıt… 2008’in açık ara en iyisi! Melikşah Altuntaş

51_02

2. I’m Not There
Bob Dylan’ın hayatını altı parçadan oluşan bir bulmacayla seyircisine sunan Todd Haynes’in her şeyiyle parlayan filmi “I’m Not There.”, akıl almaz senaryosu ve ufuk açıcı kurgusuyla, geçtiğimiz senenin sıra dışı işleri arasında başı çekiyor. Dylan’ı farklı kimliklerde bedene getiren oyuncular ise kelimenin her anlamıyla ışık saçıyor. Haynes’in sinemasal meydan okumasını görüp, artıranlar için unutulmayacak bir şölen…

51_03

3. You, The Living
İsveç sinemasının çıkardığı en büyük yeteneklerden Roy Andersson, ilerleyen yaşıyla birlikte eteğindeki taşları dökmeye devam ediyor. Kendine hayran bıraktığı “Songs From Second Floor”da olduğu gibi, parçalı bir anlatımla hayattan dondurduğu anları paylaşmaya devam ettiği son filmi “Du Levande (You, The Living)” ile sıra dışı ve kendi tarafından çekilmediği sürece benzeri olmayacak bir tecrübe yaşatıyor…

51_04

4. Le Silence De Lorna
Dardenne kardeşlerin sinemasında bizi esas etkileyen şeyin ne olduğunu tam anlamıyla kestirmek mümkün değil. Yapılabilecek en basit yorum, sadeliğin büyüsüne kapılıp gitmek olsa gerek… Lorna’nın sadeliğine kapıldığımız günden beri Dardenne’leri ve yarattıkları kırılgan dünyayı düşünmeden geçirdiğimiz tek bir gün bile yok. Hal böyleyken, olup biteni tıpkı Lorna gibi sessizce sineye çekip oturmaktan öteye gidemiyoruz…

51_05

5. The Fall
Sinema sanatının özgün sınırları dâhilinde at koşturmuş bir film desek, abartmış olmayız. “The Fall”, atı hem fiziksel, hem mecaz anlamda sonuna kadar koşturmuş ve yorulduğu yerde bile durmamış bir tempoya sahip olmanın yanı sıra, içe dokunan, buruk bir kahramanlık öyküsü aynı zamanda. Arkasına masalların ve çocuk kalmanın gücünü almış Tarsem’in seyircisini bir büyücü gibi etkilediği filmi, geç kavuştuğumuz ama çabuk tüketmeye niyetimizin olmadığı o filmlerden…

51_06

6. No Country For Old Men
Coen kardeşlerin suçun ve kötülüğün adına Anton Chigurh koydukları sarsıcı filmleriyle, geçen yılki ödül listelerinin gediklisi olmalarına hiçbirimiz şaşırmadık. Onlar bu tahtı çoktan hak etmişlerdi. Filmografileri içerisinde bir kıyaslamaya gidildiğinde en iyi değil belki ama en gözü kara filmleri olarak konumlandırılabilecek “No Country For Old Men”, nefes kesen bir suç filmi olarak zihinlerimize kazındı.

Magnet_R6_FULL_outlines

7. Let The Right One In
Avrupalı korku-dramlarının bir yenisi İsveç’ten geliyor… “Låt den rätte komma in”, vampir olmanın ıstırabıyla kavrulan biçare kız çocuğu Eli ile sıradışı bir dostluk kurmaya başladığı asosyal Oskar’ın hikâyesini anlatan hüzünlü ve kan donduran bir film…

51_08

8. Entre Les Murs
Bu yılki Cannes Film Festivali’nin galibi “Entre les murs”, tamamına yakını bir sınıftaki öğrencilerin, öğretmenleriyle diyalogundan oluşan ve eğitim sistemindeki açmazları gözler önüne seren başarılı bir taşlama. Laurent Cantet’nin akıcı anlatımı ise bir dakikasında bile perdede dönen olaylardan kopmayı engelliyor.

51_09

9. Stellet Licht
“Japon” ve “Battle in Heaven” ile olay yaratmış Meksikalı yönetmen Carlos Reygadas’ın “Ya sev, ya terk et!” sinemasının sınırlarını biraz daha gevşettiği son filmi, aşk ve sadakat arasında sıkışıp kalmış çiftçi bir aile babasının ikilemini konu alan, tertemiz ve güçlü bir çalışma. Reygadas sinemasına yabancı olanlar içinse yapılabilecek en rahat başlangıç.

51_10

10. Wolfsbergen
Nanouk Leopold, yaşam kadar sade ve durağan filmi “Wolfsbergen”de hayatla bağları zayıflamış karakterlerinin açmazlarını tüm samimiyetiyle perdeye yansıtırken, bize de katılımcı ruhumuzun çektiği ıstırabı bastırmaya çalışmak düşüyor. Sinemanın özünde yatan tanıklık etme hissini dibine kadar yaşatan bir filmle karşı karşıyayız.

pjimage (74)

11. Waltz With Bashir
Ari Folman’ın kendi anılarından yola çıkarak oluşturduğu “Waltz with Bashir”, aynı zamanda hem belgesel, hem de animasyon olmayı becererek sinema sanatının sınırlarını zorluyor. Bir savaş kabusu olarak tanımlanabilecek hali ve başarılı animasyon tekniğiyle, yılın en özgün çalışmalarından birini selamlıyoruz…

12. My Winnipeg
Kanadalı sanatçı Guy Maddin’in doğduğu kasaba ve çocukluğuna ithaf ettiği yapıbozumcu belgeseli “My Winnipeg”in dünyasına girmek biraz zahmetli olsa da, verdiği haz ve gösterdiği sinemasal başarı takdire şayan. Sadece atların donduğu sahne bile filmi listeye almak için yeterli bir sebep.

13. 3 Maymun: Bu filmi Görün, Duyun, Konuşun…
Bu filmi listemizin 13. sırasına koyarak hayatımız üstüne bir oyun oynadık gibime geliyor. Rakamların kehanetine inanır mısınız bilmiyorum ama bu film, bir gün dile gelip bu sıranın intikamını bizden alır. “3 Maymun” benim gönlümde hep bir numaranın sahibi olacak. Listeyi yapanları görmedim, duymadım, hiçbiriyle konuşmadım, bu da böyle biline… Aileler küçüldükçe iletişim azalıyor. Bazen üç kişilik bir ev, dünyanın en kalabalık yeri gibi geliyor insana. Ve daha az konuşuyor, daha az görüyoruz. Hele bir de geçmişten getirdiğimiz bir acı varsa, bir de yokluk varsa babadan yadigâr, lal olup, körleşiyoruz… Eyüp, Hacer ve İsmail’den oluşan kaybolmuş bir aile var karşımızda. Varlıklarının dünyada bir değer taşımadığını hareketleriyle, bakışlarıyla, hatta sessizlikleriyle anlatan bir aile. Ve yoksulluğun en ince ayrıntısına kadar işlendiği bir ev. Üstünde oturdukları çekyat, mutfaktaki dolap, ağır ağır kapanırken gıcırdayan kapı… “3 Maymun”, alışık olduğumuz Nuri Bilge Ceylan filmlerinden biraz farklı. Genel olarak profesyonel oyuncularla çalışmayan yönetmen, bu filmde geleneğini bozdu. Ve Cannes’dan gelen bir ödülle de taçlandırıldığı üzere bu işi ne kadar iyi yaptığını kanıtladı. Filmde kullanılan çekim tekniği, renkler ve sesler filme çok büyük bir artı olarak eklenmiş. Filmi izlerken, yer yer gözlerinize inanamayıp, duyduğunuz yan seslerle hipnotize oluyorsunuz… En iyi yönetmen ile en iyi film ödüllerinin neye göre ve nasıl verildiğini öğretecek değerde bir film “3 Maymun”. Keyfine varın. Ekin Eliş

14. El Orfanato
Guillermio del Toro’nun yapımcılığında çekilmiş bu hayalet öyküsü, çaresizce oğlunu bulmaya çalışan bir annenin kimi zaman geren, kimi zaman mendil ıslattıran  merkez alıyor. Juan Antonio Bayona’nın bu ilk yönetmenlik çalışmasında “Ebe tura bir ki üç!” deyip arkamıza döndüğümüzde kocaman bir film görüyoruz.

15. Into the Wild
Sean Penn’in gittikçe gelişen yönetmen kimliğinin ne kadar keskin bir aşama kaydettiğini gözler önüne seren bu asi film, izleyiciyi 2 saatliğine doğanın kollarına teslim edip, medeniyet, ahlak, düzen gibi kavramları tartışmaya açıyor. Başroldeki Emile Hirsch’ün yetkin oyunculuğu ise göz kamaştırıcı…

16. Ex Drummer
Gerçeklik algılarımızı ve ahlaki değerlerimizi, başkarakterlerinden biri gibi ters çeviren Koen Mortier, öfkesini dizginleyemeyen, tekinsiz bir sinema vaat ediyor. Davetkâr tavrı ve tüm ahlaksızlığıyla, öğüre böğüre de olsa görülmeyi hak eden bir film “Ex Drummer”.

17. Gomorra
Matteo Garrone’nin gerçek bir öyküye dayanan romandan yola çıkarak çektiği sarsıcı filmi, belgesele yakın üslubuyla, bizleri İtalya’nın mafya babalarının egemenliğindeki suç ve öfke dolu varoşlarında vahşet dolu bir gezintiye çıkarıyor.

18. Son of Rambow
“A Hitchhiker’s Guide to the Galaxy” ile çıkış yapan Garth Jennings’in bir Rambo filmi çekmek için kolları sıvayan sevimli veletleri, 80’lerde çocuk olmaya ve dostluğun önemine yaptığı göndermelerle de seyircinin geçen yılki gönülçeleni olmayı başardı.

19. Genova
Michael Winterbottom’ın son filmi “Genova”, bir trafik kazasında annelerini yitirmiş iki kız kardeşin babalarıyla birlikte taşındıkları yeni ülkedeki yeni hayatlarından ve burada yaşadıklarından kesitler sunan, etkisi kolay kaybolmayacak bir film…

20. Southland Tales
Dünyanın birçok ülkesine nazaran Türkiye’deki seyircisiyle oldukça geç buluşan bu akıl almaz futuristik taşlama, “Donnie Darko”nun yönetmeni Richard Kelly’nin göndermelerle dolu, yarı şizofrenik dünyasına girebilenlere keyif dolu bir iki saat vaat ediyor.

21. Shotgun Stories
Amerika’nın suçla yoğrulmuş bir güney kasabasındaki, düşman üvey kardeşler dramı, geçen senenin gözden  kaçmış hazinelerinden biri olmakla birlikte akılda kalıcı görüntü yönetimi ve güçlü hikayesiyle umut vaat eden yeteneklere işaret ediyor.

22. Juno
Amerikan bağımsızlarının geçen yılki gözbebeği “Juno”, özgün senaryosuyla kalpleri ısıtmayı başarırken, ses bandındaki nefis şarkılarla da kulaklara ziyafet çekti. Ellen Page ve Michael Cera’nın yıldızını parlatması ise cabası.

23. The Dark Knight
Christopher Nolan’ın Batman filmlerine getirdiği taze bakış açısı, serinin hayranlarını çılgına çevirip, filmi yılın sinema olaylarından birine dönüştürdü. Heath Ledger’ın yürek  performansı ise şimdiden unutulmazlar arasına girmiş durumda…

24. Frozen River
Courtney Hunt, New York – Kanada sınırında yaşayan iki kadının zorlu hikâyesini, gerçekçi ve yalın bir dille anlattığı ilk filmi “Frozen River” ile yıl içinde pek çok sayıda ödül ve övgünün sahibi oldu…

25. WALL-E: Robot da olsa onunki de can
Pixar animasyonu izlemediğimiz bir yıl eksik geçerdi. Wall-E’nin dünyasına düştük de, robotun koleksiyoncusu, hayvan severi ve hatta âşık olanıyla tanıştık. Biz insanlar çok tehlikeli yaratıklarız. Ve bir gün bu dünyayı bitireceğiz. İşte biz o gün tükeneceğiz. Ama bu filmde tam olarak öyle olmuyor. İnsanlar kocaman bir uzay gemisine binip, dünya yaşanacak hale gelene kadar tatile çıkıyorlar. O tatile öyle bir alışıyorlar ki 700 yıl kadar kalıyorlar. Dünyayı unutup, robotların hizmet ettiği, tüm günlerini oturarak geçirdikleri bir hayatları oluyor. Dünyada kalan tek robot Wall-E, çöpleri sıkıştırmaya programlı bir robot. Her nasılsa duyguları var. Ama insandan biraz farklı… Örneğin küçük bir kutu içinde çok değerli bir yüzük bulduğunda yüzüğü değil, kutuyu saklıyor. Çünkü ona göre değerli olan şey gözüne güzel gelen… Hikâyemiz Eve adlı robotun dünyaya gelip, bitkisel yaşam arayışı, Wall-E’nin aklını başından alması ve beraber uzay gemisine dönerek insanlara unuttuklarını hatırlatmasıyla sürüyor ve sonlanıyor. Aslında biz bu filmi uzun yıllar önce izledik. Stanley Kubrick’in “2001: A Space Odyssey” filmini bilenler, bu filmin kimin torunu olduğunu çok iyi anlayacaklar. Konu itibariyle söyleyecekleri çok… Bir animasyon olması sebebiyle derdini anlatması kolay gibi görünse de, uğraşılmış bir film bu. İzleyiciyi yormadan, distopik bir geleceği eğlenceli bir anlatımla sunuyor. Dublaja ve alt yazıya bile ihtiyaç duymadan izlenebilecek bu yapım animasyon dünyasına yepyeni bir vizyon getirmesiyle yılın en iyileri arasına girdi ve listemizin 25. sırasında yer aldı. Ekin Eliş