Arşivden: Modern zaman şamanları – DJ’ler

Birkaç saat boyunca bir oda dolusu insanın hareketlerini kontrol etmek, bir sonraki adımlarında karar vermek ne demektir? İnsanların gülmesini mi yoksa ağlamasını mı, çene çalmasını mı yoksa dans etmesini mi, birbirlerine yaklaşmalarını mı yoksa uzaklaşmalarını mı istediğini bilmek, üstelik bunu fark ettirmeden karşıdakine de istetmek…

Hazırlayan: Ekin Sanaç – Doruk Yurdesin

*Bu içerik ilk olarak Bant Mag. ekibi olarak hazırladığımız Babylon Dergi’nin 2011 İlkbahar tarihli 7. sayısında yayımlanmıştır.

Dünyada müziğin sahnedeki orkestralardan değil de kayıtlı formatlar üzerinden dinlendiği gece kulüplerinin, yani diskoteklerin açılması 1947’de Fransa’da gerçekleşti. Müziği sürekli kılmak için iki pikabın beraber kullanılmasıysa 1953’te hayata geçti. İnsanların dans pistindeki hareketlerini avuçlarına alan DJ’ler, 1950’lerde ABD’de okul balolarında görülmeye başladı. 1950’lerin sonunda Jamaika insanları devasa ses sistemleri aracılığıyla “seçiciler” eğlendiriyordu.

O günden bugüne bu “seçiciler”, insanları bir ruh hâlinden diğerine sürükleyen bu modern şamanlar, müzik tutkularını insanlarla paylaşıp beğenilerinin onlar üzerindeki etkisini sınıyorlar. DJ deyince birçok kişinin kafasında uyanan farklıdır elbette. Ama ilk söylenmesi gereken, dışarıdan göründüğü kadar kolay olmadığı. İnsanın gönülden bağlı olduğu bir şeyi sunarken hem kendisine hem de dinleyenlere beğendirmesi, üstüne üstlük bir de gece mekânlarının doğası gereği eğlendirmesi söz konusuysa, yaşanan zorlukları birkaç sayfaya sığdırmak imkânsızdır.

Biz de bu imkânsızlığın tuzağına düşmeyelim dedik ve Türkiye’ye 1964 yılında Sıraselviler’deki TEFO ile giren bu mesleğin ustalarına DJ’liğin ne olduğunu, bu işe kapıldıklarından bu yana geçen zamana dair gözlemlerini, anılarını, düşüncelerini sorduk. 1970’lerin sonu ve 1980’ler, DJ’lerin mekânın kendisi kadar önemli kabul edildiği bir zamanmış mesela, en azından soruşturduğumuz bazı isimlerden bunu öğrendik. Gördük ki en çok şikâyet edilen günümüzün otomatiğe bağlanmış ritimlerin biteviye döndüğü ana akım müzik alışkanlıkları, bunun tersine kürek çeken birkaç yeni isimle de konuştuk. Zaman ve yer darlığından ya da bulunamadıklarından, listemizde olan, çok önemli bulduğumuz birçok isimle konuşma fırsatımız olamadı, o açıdan ileriki sayfalarda okuyacaklarınızın mümkün mertebe geniş bir resim çizmeye çalışan, ama kesinlikle eksik bir çalışma, hattâ bir girizgâh olduğunu da eklemek lâzım. 

“Şarkıları doğru bir şekilde dizen ortalama bir DJ’in, insanların ruh hâllerini değiştirmek konusunda muazzam bir gücü vardır. Sahiden büyük bir DJ ise, bir anlığına, tüm bir odanın âşık olmasını sağlayabilir” diyor Bob Brewster ve Frank Broughton, Last Night a DJ Saved My Life ismini verdikleri, DJ’liğin tarihine doğru bir yolculuğa çıktıkları kitaplarında. Hakikaten de, bu gücün getirdiği yükle dışarıdan fark edilmeyen bir içsel mücadele veren DJ’ler kimdir, onlar için DJ’lik ne demektir… Şimdi sözü onlara bırakma, meramlarını kendilerinden dinleme zamanı.

Emre Serter

“1964 senesinde Tevfik Dölen, Cenevre’de gittiği Avrupa’nın ilk diskoteklerinden biri olan Kulüp 58’den esinlenerek İstanbul’da bir diskotek açmayı planlar. Bu düşüncesini Sıraselviler’de bulunan Kulüp 12’nin sahipleriyle konuşur ve ortak olarak Kulüp 12’nin üst katında depo olarak kullanılan bir yeri bu projeye ayırmaya karar verirler. İsmi: TEFO.”

“Hazırlıklar yapılırken, Tevfik bana DJ’lik teklif etti. Ne olduğunu pek bilmediğim bu işi hem enteresan bulduğum, hem de maddî yönü iyi olduğu için kabul ettim. Ses düzenini o zamanların en iyi ses mühendisi olan Jirayir yapmış ve o günün şartlarına göre mükemmel bir hi-fi sistemi geliştirmişti. Başlangıçta plaklarımızın bir kısmı Tevfik’in kendi koleksiyonundan, bir kısmı da eş dosttan temin edilmiş ve daha sonraları yurtdışından getirilmişti.”

“O zamanların popüler müziği Fransızca, İtalyanca ve İngilizceydi. Söyleyenler, Charles Aznavour, Hervé Villard, Adamo, Peppino di Capri, Beatles, Rolling Stones ve bunlar gibileriydi. Ayrıca Halli Galli diye grup hâlinde bir dans vardı ki bu çok popülerdi. O senenin yazında Büyükada’da Değirmen Plajı’nda yazlık yerimizi açtık. Her iki mekân da çok tutmuş ve TEFO İstanbul’un en gözde eğlence yeri olmuştu. Tabiî her işte olduğu gibi bizim muvaffakiyetimizi gören diğer kulüp işletmecileri birer ikişer kulüplerini diskoteğe çevirmeye başladılar. Club 33, Hydromel gibi kulüpler açılıp, bunları da diğerleri takip etmeye başlayınca TEFO, 1966 senesi kış sezonu bitince kapatıldı ve yerini Devekuşu Kabare Tiyatrosu aldı. Benim de DJ’lik maceram bu şekilde sona erdi.”

Türkiye’nin İlk Diskoteği: TEFO

Evet, Türkiye’de henüz ne bir mikser, ne bir bas ya da tiz hoparlör, ne de bir ışıldak yokken bir diskotek vardı. Sene 1964. Tevfik Dölen, Sıraselviler’de Türkiye’nin ilk diskoteği TEFO’yu açmıştı. Şu an 77 yaşında olan Dölen, aynı zamanda Türkiye’nin ilk kulüp DJ’i olarak da kabul ediliyor. 2005’te Milliyet’e verdiği röportajda Dölen, TEFO’yu açarken arkadaşı Emre Serter’i de çok yakışıklı olmasından ötürü kızları oyalasın diye TEFO’da DJ’lik yapması için ikna ettiğini söylemişti.

İskender Şengör

“Ben Apple’da bu işe başladığımda 20-21 yaşındaydım. Atilla Şanlı’nın yeriydi, bu konuların duayeni kendisidir. 70’lerde Apple çok ileri bir yerdi. İstanbul’da Hydromel, Regine, Club 33 gibi yerler vardı; altın künyeliler giderdi, Fransızca müzikler de çalınırdı. Ankara’da ise Apple’ın ortamı farklıydı. Üniversite şehriydi ve konsolosluklar da orada olduğu için Apple’da kozmopolit bir ortam olurdu. Kışın Ankara’nın profili yüksekti ama yazın kimse kalmazdı şehirde. Bodrum’da Bardakçı’da yazlık Apple açılmıştı. Tekneyle gidilirdi. Orada müzikten anlayan bin kişinin doluştuğu geceler hatırlarım. Ankara’daki ortam ODTÜ gençliğiyle anılırdı çoğu zaman. 1971’de açılmıştı, 1972’de yazlık açıldı, 1979’da ise Apple kapandı.”

“Apple’ın dekorasyonu da çok özeldi. İstanbul’daki alçak tavanlı kulüpler gibi değildi. Amfi tiyatro gibiydi, büyük bir pist vardı. Tesisat, ışık sistemi, her şey çok özeldi. Örnekleri de yoktu, her şeyi kendin yapardın boruların içinden filan geçirerek.”

“Ben jazz-funk çalardım. Polis Radyosu’nda çalardım, zaten Atilla ve kardeşi Cengiz Şanlı beni radyodan bulmuştu. Ankara Polis Radyosu, FM bandından yayın yapan ilk radyoydu. Kulüpte çaldığım ilk geceyi hatırlıyorum. İlk jazz-funk çalan benimdir. Kimse dans etmiyor. 700-800 kişi var içeride, ama kimse dans etmiyor. “Patron” dedim, “Kulübün plaklarına döneyim mi?” Boney M’ler, Saturday Night Fever’lar… Atilla, “Yok” dedi, “Bozma, devam et.” Sonra ikinci gün, üçüncü gün derken bir patladı iş, yürüdü gitti. Bu yüzden orada Atilla’nın patron olması çok önemli. 1979 sonuna kadar bu böyle sürdü, ama sonra anarşinin çıkmasıyla tadı kaçtı işin. Silahlar konuşuyordu Ankara Kızılay’dan geçerken. Ülkücüler kapıya dayanıyor, vs…”

“Benim anlayışımdaki müzik dünyada müzik konusunda ateşli olanlar tarafından dinleniyor. O zaman plak koleksiyonunu geliştirmek kolay iş değildi elbet. Plakçılarda sadece Jethro Tull, Pink Floyd gibi herkesin ilgilendiği şeyleri bulabiliyordunuz. Yurtdışına çıkmakla ilgili de bir dolu yasa vardı. Dört senede bir kereden fazla çıkamazsın, çıkınca 100 dolardan fazla yanına alamazsın, vs… Biz de bilmem kimin hostes akrabası, bilmem kimin İngiltere’de yaşayan akrabasının peşinde koşardık. Billboard’a üye olunurdu. O zamanlar tutkulu müzikseverler olarak zaten tüm gün müzik konuşulurdu. Plağı takar, gözleri kapatırdık. Bası şu çalıyor, tenor saksafonu bu çalıyor, her şeyi bilirdik. Evlerde beş kişi toplanırdık, plakları 10’ar 10’ar dinlerdik. Bir daha dinlerdik. Sonra Ankara’da Amerikan üssü vardı, orada da her şey olmasa da ana akımın iyilerinin plakları bulunurdu. Konsolosluktan getirirdik, Brezilya konsolosu her gün bizdeydi! Basketçiler plak getirirdi… Bir de kulüpte matineler olurdu gündüz, yaşı küçük olanların gelmesi için.” 

“Sonra müzik endüstrisi pastadaki dilimi büyütüp disko müziği icat etti. Kulübün müşterisi değişti. Alâkalı alâkasız herkes gelmeye başladı. Dümdüz bir ritim… Onların en büyük hatası şuydu: müzikte dans ettiren faktörün ritim olduğunu zannettiler. Oysa groove’a getiren olay melodinin kendisidir. DJ’ler 15 plakla gelirlerdi, tek dertleri de aman ritim aksamasın olurdu. Herkes aynı şeyi çalardı. Müzik böyle olunca, insanlar beğendiğim kız oğlan geldi minin derdine düştüler. Dans eden insanların gözü kapıda, gözü kızda… Müzik adına berbat bir olay. Oysa ki bizim bildiğimiz, asıl kendini müziğe veren dans ederdi, müzik resmen hissedilirdi.”

Cevat Başar

“DJ, bence dinleyiciyi ve dans eden kitleyi müzik birikimi ve tekniğiyle yönlendiren, etkileyen kişidir. DJ’lik de, müziğe duyduğum derin sevgi ve tümüyle müziği öğrenme ve araştırma isteği… Öğrencilik yıllarımda gündüz diskotek matinelerinde müzik, ritim ve dansla tanışınca zamanla DJ olma isteği gelişti ve bir ağbinin yanında çıraklığa başladım. Kısa sürelerde ve mekân boşken ve kapanışa yakın çalıyordum ilk başlarda. Sonraları diskotek ve gece kulüplerinde çaldım. Gece bu kulüplerinde DJ’ler ve canlı orkestralar dönüşümlü program yaparlardı. Club Reşad’da, 1977’de Erenköy Club 33’te, ki orası diskotekti, 1977-79 arasında Elmadağ Club 33’te, sonra da Club HamtiDamti, Big Ben gibi mekânlarda çaldım. Şimdi olsa, restoran-bar tarzı yerlerde çalmayı isterdim. Ya da, eğer olsaydı, bir caz kulübünde. Bu ilk tercihim olurdu. Bu kadar birikimden sonra böyle bir yerde çalmayı istemem de gayet doğal.” 

“Benim DJ’liğe başladığım günlerden bugünlere çok şeyler değişti. BPM’leri makinede görmek, laptopla miks yapmak mümkün artık. Teknoloji DJ’liğin kesinlikle önünde. Ama yine de analog oluşum gözde. Her şeyiyle doğallık, sesin derinliği, genişliği, natürel yumuşaklığı… Bu sadece plakta var olacak. Bugün DJ’lerin çoğu plak kültüründen uzak ve deneyimsiz. Ve o kadar çoklar ki… Ücretsiz çalışan arkadaşlar, gençler var. Demek ki amaçları farklı!”

“DJ’likte herkes kendi tarzını kendi oluşturur muhtemelen. Herkesin tarzı değişiktir, birbirine benzemez. Müzik dağarcığını geliştirmek önemlidir. Ambiyansa göre parça seçimi en büyük faktördür. DJ’likte başarıyı seçiciliğe yönelik profesyonelce yaklaşım getirir.”

Mehmet Garan

“Uludağ Beta Diskotek’in sahibi Taner İkiışık’tı. Ağbisiyle kurmuştu o zamanlar. Bir de Kuşadası’nda Club 33 diye yeri vardı. Müzikal olarak konuşursak öncü bir yerdi. Hepimiz yurtdışında okuyorduk, plakları biz getirirdik. Ben olayım, Ömer Karacan olsun… Bizlerle birlikte, bizden evvelki jenerasyon DJ’ler çok iyilerdi. Örneğin Cengiz Işılay, kesinlikle çok önemli bir DJ’dir. Bana cazı o öğretmiştir. Aynı şekilde, İbrahim Südaş, siyah müziğin duayenidir, sonra Adana’da kendine bir grup kurdu. Böyle Afro saçlı Marvin Gaye’ciydi o zaman. Ben onların elinde büyüdüm. 1972-1975 yıllarından bahsediyorum. Sonra 1977 yılında ben de çalmaya başladım, artık 16 yaşındaydım. Uludağ daha özel bir yerdi o zaman, tanıdıkların çocukları olurdu. Kuşadası öyle değildi, çok karışık bir kalabalık olurdu. O zaman Club Med’e çok iyi bir ekip gelirdi Fransız. Gece tekneyle Club 33’e gelirlerdi. Çok salaş bir yerdi, bütün gün herkes kayaların üstünde takılırdı. Biz orada denize girerdik. Sabah-öğlen-akşam diskotekteydim ben. Akşam üç çeşit karma olurdu. Bir Club Med’den hanımlı erkekli bir grup gelirdi, ama o zaman hip bir ekipti bu, Türkiye’ye maceraya gelmiş insanlar. Ondan sonra bizim esnaf tayfası, onlar da kızları kapmak için, bir de oradaki insanlar. Her gece kavga çıkardı, fakat muazzam bir müzik çalardı. Direkt Chicago’yla girerdi olay. Oralarda büyüdük.”

“16 yaşından itibaren full gece hayatı içinde buldum kendimi, saat 4’te gelirdim eve. Zaten gidecek çok yer yoktu, olan yerler de o amcanın bu teyzenin mekânlarıydı, dolayısıyla annen-baban çok sorun çıkartmazdı. Ablam da bu işin içinde olduğu için, hep koruma altındaydık. Regine’e giderdik. 17 yaşında Regine’e gider mi çocuk? Ama giderdik. Öyle New York’taki salsa kulüpler gibi, masa üstünde şişe. Öyle pek paramız da yoktu cebimizde, yani para da harcamazdık ama kıyıda köşede idare ederdik. Regine, Elmadağ’da Hydromel ile karşılıklıydı. Hydromel’in matineleri de olurdu, bir iki kez gitmiştim. Ama 16-17 olunca direkt akşama gidiyorduk. Regine tam bir diskotekti. Dans pisti, ışıklar, DJ, etrafında masalar. Bugün ben bakıyorum, kimse dans etmiyor yahu. O zaman deliler gibi dans edilirdi. Slowa kalkardı herkes, bir iki üç şarkı slow, sonra bir başlardık, birbirine girerdi ortalık. Beta’da ilginç olan, saat 12’ye kadar tıfıllar (17-19) gelirdi, 12-2 arası en büyükler gelirdi (45-60) yaşındakiler gelirdi, sonra 2’den sabah 6’ya kadar asıl grup gelirdi. Üç kere dönerdi mekân.”

“Beta Diskotek, Beceren Otel’in altındaydı önce, sonra Büyük Otel’e geldi. Babam da Büyük Otel’in sahibiydi. Bizim için avantajdı tabiî bu. Bir cuma gecesi, hiç unutmam bara da baktığım için, 41 şişe şampanya açılmıştı. Böyle bir kulüp yok bugün, tabiî o zaman 1000 lira da değildi şampanya. Bugün şov amaçlı içiliyor, o zaman adam sevdiği için, keyif için içiyordu. Viskinin biraz pahalısıydı şampanya. O zaman zaten içki yoktu, alkol yasağı vardı. Uludağ’da bile sokağa çıkma yasağı olurdu. 12’yle 5 arası bir otelden yan otele gidemiyorsun, o yüzden herkes gelirdi, 5:30’a kadar otururdu sonra çıkar giderdi.”

“İstanbul’da Hydromel ve Regine öndeydi. Ankara’da Apple vardı. Ben Apple’a bir kere gitmiştim. Uludağ’da da Beta… Müzikal anlamda bunlar öncüydü bence. Sonra birkaç tane, onların dalları gibi yerler açıldı, ama bugün geriye dönüp baktığınızda onlar müzikal olarak çok bir şey ifade etmiyor. Bir de onların arkasından bence bugünkü hâliyle değil, açıldığı ilk 10-15 senesiyle Şamdan’ın yine müzikal olarak ayrı bir yeri vardı. Şamdan, Avrupa burjuva müziğini çalardı. Onun da bir yeri vardı. Onunla birlikte çok güzel soul, funk çalardı. Şimdi iki şarkıdan biri Serdar Ortaç tabiî, o zamanki gibi değil.”

“Bir kere o zaman house, tekno, trance gibi kulüp için yapılmış müzikler yoktu, müzik çalardı. Bence insanlar bugün kötü müzikle dans ediyor. Regine siyah müzik ağırlıklı çalardı, Hydromel’de ise Herbie Hancock, Weather Report, vs. çalardı ve insanlar dans ederdi. Oradan yavaş yavaş iş Barry White’lara falan gitti. O zamanlar Barry White şimdinin Gorillaz’ı gibi bir sounddu. O zaman yeniydi o soundlar. Beyaz tarafından Rolling Stones, Chicago, Tower of Power öndeydi. Funk çalan beat’li beyaz gruplar çok çalınırdı.”

“Çok güzel bir şey vardı. Kulübe akşam insanlar ilk gelirken bir plak atılırdı. A yüzü çalardı, sonra B yüzü çalardı. O zaman yeni çıkmış, hot bir albüm mesela. Dans soundundan uzak… Öyle numaralar vardı. Bugünkü pikaplar mikserler yoktu zaten, bugünkü geçiş stresi yoktu. İndirip çat, funk tipi geçiş olurdu. Sonra Pioneer pikapla Frank mikser vardı. Donanım böyleydi. Technics sonradan çıktı. Artık Traktor var. Yeniler onu tercih ediyor. 120.8 RPM’ye getiriyor iki şarkıyı da. Çok iyi geçiş yapıyor. Ama geçiş yapacağım diye çok kötü bir şarkı çalıyorlar. Önemli olan nasıl geçtiğinin ötesinde, ne çaldığın. Hangi şarkıyı çaldın, biraz şarkı çal.”

“Hâlâ bu tarz DJ’lik yapıyorum, Babylon’da, Mini Müzikhol’de, W’da çalıyorum. Oxigen zamanı radyoda çok çalmıştım tabiî ki. Radyo çok deşarj bir yer, şimdi Babylon Radyo’da da çalıyorum. Kültürsüz toplumun eline para geçtiği zaman bir kırılma noktası oldu. Şimdi insanın çok umurunda değil Talking Heads mi çalıyorsun, James Brown mu çalıyorsun, ne ediyorsun. Geçenlerde Prince’in “Revolution”ını çalıyordum, 140 RPM şarkı, bir adam geliyor “Daha hızlı bir şey var mı?” diyor. Sonra Michael Jackson’un yeni bir editini çalıyorum, The OJ’s’in “I Love Music”iyle yapmışlar, arkada sample. Adam geldi, “Michael Jackson yok mu?” diyor. Anlatabiliyor muyum?”

Salih Saka, Büyükada, Şamdan.

Salih Saka

“DJ’lik bence yaşama dair her şey demek. DJ bir mekânda insanları eğlendirebilir, hüzünlendirebilir, âşık eder ve belki de ayırır. Yani çok güçlü bir şeydir bir iştir DJ’lik.”

“Biraz klişe olacak ama ben 11 yaşımda mahalle arkadaşlarımla TRT FM’i takip eder, gazetede çıkan program akışlarını keserek toplar ve programları takip ederek bir arkadaşımızın evindeki makara teyp ile sevdiğimiz veya ilgimizi çeken parçaları peşpeşe kayıt ederdik. Ve daha sonra haftasonları hangimizin annesi izin verirse makara teybi yüklenir ve o evde o yaşta ne kadar parti yapılırsa o kadar partilerdik…”

“1981 yılı ve 13 yaşımda Karaköy yeraltı çarşısında Ronnex’te müzik bölümünde çalışmaya başladım ve altı ay kadar sonra mağazanın DJ’i olmuştum. O dönemler yeraltı çarşısında yan yana üç müzik mağazası vardı ve tabiî ki kim daha iyi müzik çalarsa o mağaza daha çok müşteri çekiyordu. Hiç unutmam, bazı günler diskotek gibi dolar taşardı ve çoğu albüm yok satardı. O dönemde bandrol de yoktu ve korsan diye bir kavram da yoktu ve biz kendi toplama albümlerimiz yapardık. Hem öyle sadece yabancı müzik değil, Türkçe pop, arabesk, Türk sanat müziği… Karışık kaset denilen derleme kasetler ön plandaydı. Elbette plak da çok iyi satardı.”

“Ertesi yıl geceleri de Lutesse adlı gece kulübünde yardımcı DJ olarak, kaçak şartlarda çalışmaya başladım. 1984 yılında Cüneyt Kurt’la tanışıp Etiler Şamdan’da yardımcı DJ olarak çalıştım. 12 yıl sürecek uzun ve yorucu, bir o kadar da besleyici ve beni büyüten geliştiren Şamdan yıllarında, yazları Büyükada Şamdan kışları Etiler Şamdan olmak üzere 1992 yılına kadar master DJ, 1992-1996 arası işletmeciydim. Sonra S&S Music Maker’ı kurdum.”

“Oldum olası Cerrone hayranı olmuşumdur. Danny Krivit ve Lerry Levan gibi kendi tarzlarında efsane isimleri takip ettim ve tabiî 1980’lerin bir başka efsanesi Shep Pettibone onun yaptığı remiksler tartışmasız çalmaktan en çok keyif aldıklarımdı. Türkiye de çok fazla mekânda çalmadım. Benim mâbedim Şamdan olmuştur. Sonrasında NYX Club ve Buddha-Bar Paris… İstanbul’da çaldım fakat dünyanın çeşitli yerlerinde doksana yakın partide DJ’lik yaptım. Türkiye’de çaldığım özel partileri de katarsak yaklaşık 2 binin üzerinde özel organizasyon ve partide çaldım ve çalmaya devam ediyorum. 2001 yılında Ulus 29’a ortak oldum ve Club 29’u yarattım. Orada işletmeci ortak olarak 2005’e kadar çalıştım. Sonraları S&S’de işler yoğunlaşınca ve yeni projeler başlayınca şirketime geri döndüm.”

“Aslında çalmak için tercihimi küçük ve samimî yerlerden yana kullanırım. Benim tercihim göz teması kurabildiğim mekânlardır. 250 kişinin üstündeki mekânlara gelenler bence müzikle değil daha çok etraflarında olup bitenlerle ilgilenirler. Sohbet grupları oluşturup olayın büyüsünü kaçırabilirler. Bu açıdan benim için unutulmaz olan mekân Büyükada Şamdan’dır. Şu anda ne olursa olsun DJ’lik işinin iyiye gittiğini düşünüyorum. En azından bir şirketin en üst düzey yöneticisiyken işini bırakıp DJ olan arkadaşlarımız bile var. Önceleri belki de babalarından dayak yerlerdi böyle bir seçim yapsalardı! Şimdi birçok ülkede gerçekten profesyonel eğitimciler tarafından DJ eğitimleri veriliyor ve DJ’ler de adam yerine konuyorlar. DJ’likle ilgili en büyük sorun her alanda olduğu gibi tabiî ki eğitim. Hiçbir eğitimi olmayan insanlar sadece zevk için ellerinde 100 kopya CD ile DJ olarak sokaklara çıkabiliyor. Bu DJ’lik mesleği için en büyük sorundur. Düşünün ki bu işe yıllarını vermiş, şirketleşmiş, vergi ödeyen DJ’ler sadece ve sadece fiyatları yüksek olduğu için tercih edilmez hâle geliyorlar. Bu konuda en büyük ayıp mekânlara çıkıyor çünkü daha az maliyet yaratmak için bu işi ciddîye almayan, sadece hobi için yapan insanları tercih eder oluyorlar. Tabiî ki mekânlar boyutlarına ve müzik tarzlarına göre bu seçimleri yapabilirler, fakat ciddî müesseseler bu işi çok ciddî yapan, kurumsallaşmış ve marka olmuş DJ’ler ile yollarına devam etmeliler.”

“Bizde DJ olmak isteyenler için akademik olarak eğitim alabilecekleri bir kurum henüz oluşmuş değil. Hâlen kontrolsüz bir biçimde para kazanmak amaçlı canı isteyen bir kurs açabiliyor. Bu arada size bir müjde vermek istiyorum: Pioneer DJ Academy, S&S Music Maker tarafından, Kadir Has Üniversitesi Yaşam Boyu Eğitim Merkezi işbirliğinde, Pioneer Avrupa, Doğuş Medya grubu, Virgin Radio ve Turyid’in desteğiyle 8 Mart 2011 de eğitimlere başlıyor. Akademi sertifika programı olarak hayata geçecek ama ilerleyen dönemlerde bir ders olarak müfredata girerek üniversitede okutulması da hedefleniyor. Bununla da kalmayıp DJ arkadaşlarımızla Türkiye DJ Platformu’nu oluşturduk. Bunu oluşturmaktaki amaç da DJ’liği bir meslek olarak Türkiye Cumhuriyeti Meslekler Müfredatı’na sokmak için ilk adımı atmaktı. Türkiye’nin tüm DJ’lerini kucaklayan bir yapı oluşturup aynı çatı altında toplayıp hem bilgi birikim hem de sorunların çözülmesi bir adım attık. Çok yakında MYK ile DJ’liğin tanımını yazıp meslekler müfredatına sokmak için çalışmalara başlıyoruz.”

Şamdan

1970’lerde Etiler kuş uçmaz, arabaların tek tük geçtiği bir mahalle. Öyle ki, kar bastırsa Etiler’den çıkmak imkânsız… Bugün Etiler’in İstanbul gece hayatının en önemli merkezlerinden biri olduğunu düşünürsek, Metin Fadıllıoğlu ve Ahmet Çapa’nın Şamdan’ı o dönem burada açmaya karar vermesinin ne kadar ileri görüşlü bir hareket olduğunu anlayabiliriz. Etiler Şamdan, 1975 yılında Emlak Bankası’nın lojmanlarından biri olan müstakil bir evde kurulmuş. Bir yıl sonra aralarına Mehmet Tuna da katılmış. Alt katında restoranı, üst katında barıyla şimdikinden çok daha ufak bir mekânda hizmet vermeye başlayan Şamdan, antikacılardan alınan koltukların ortasına konan bir şömine, bir teyp ve bir pikapla yola çıkmış. Mehmet Tuna ve Cüneyt Kurt, her iki işletmeci de zamanında Şamdan’ın ileri gelen DJ’leri olarak bu işlere başlamışlar. Mekân kısa zaman içinde o yılların basın patronları, genç işadamları, büyükelçiler, konsoloslar ve devlet erkânının gözdesi hâline gelmiş. Şamdan’ın, İstanbul gece hayatının yönünü Taksim’den şaşırtmasının bir sebebi de burada yemek servisinin de olması şüphesiz. O zamanlar böyle hem restoran hem eğlence mekânı olan başka yer pek yok. Etiler Şamdan’ın peşisıra Büyükdere Şamdan, Büyükada Şamdan ve Şamsa gibi farklı mekânlar ve yazlıklarla, Şamdan efsanesi alıp başını gitmiş.

Engin Yelkenci

“Müzikle alâkam lise yıllarında, kasetçalar ve o zamanın radyo programı TRT FM’de yayınlanan hit parçaları dinleyerek ve kendi kayıtlarımı radyodan yaparak başladı. Lisede hafta sonu yapılan çay partilerinde bu yaptığım kasetleri çalarak DJ’liğe ilk adımı attım. Profesyonel olarak, sevdiğim bir ağbimin, benim müzikle olan haşır neşirliğimi keşfetmesiyle 

Sheraton Hotel’de yayın yaparak DJ’liğin ilk kurallarını öğrendim. Orada Disco 2000’de çaldım. Sonraki yıllarda Uludağ’da Beta Diskotek’te uzun yıllar çalıştım. Yaz aylarındaysa Kuşadası Club Capello’da sezonu devam ettirirdim. Beta, Uludağ a gelen insanlar için müziğin kayaktan daha öncelikli olmasına sebep olan mekândı. Uludağ Büyük Otel kendi portföyüyle, Beta’yı destekleyen yapısıyla, görmek istediğiniz herkesi görebileceğin mekân olmuştu.”

“Yaklaşık 15 sene bu iki kulüpte devamlı olarak DJ’lik yaptım. 1998 yılında Radio Oxigen’in kurulmasıyla DJ’liği radyoya taşıdım. Radyo Oxigen genel müdürlüğünü sonuna kadar götürdüm. Bu arada tabiî ki en büyük destekçimiz Babylon’da birçok etkinlik ve konser yaptık. Bu etkinliklerde ben de müzik çaldım. DJ’liği artık kendime hobi olarak görmeye başladığımda Buz Teşvikiye’de uzun bir zaman haftasonları müzik çaldım. Sevgili arkadaşım Cem Mirap’ın Lucca’yı açmasıyla cuma akşamları performans yaptım.”

“Bizi dinlemeye gelenler başta arkadaşlarımız olurdu. En büyük destekçimiz her zaman onlar olmuştur. Tabiî ki çaldığımız yerlerin kendine ait bir kitlesi de vardı. Ama yaş ortalaması her zaman yüksekti. 80’lerin en güzel tarafı slow dansın olmasıydı. Kulübe ayrı bir hava katardı, insanlar birbirleriyle kaynaşırdı. Müzik hayatıma 80’lerde başladığım için, o zaman moda olan disko repertuvarımda her zaman başı çekmiştir. Sonraki yıllar sırayla 90’lar ve 2000’ler olmuştur. Müzik altyapısı olarak, en büyük yoğunluk 80’lerin diskolarında vardı. Günümüzde o altyapılar hâlâ devam ediyor.”

“Radyo zamanında çok geniş plak ve CD arşivimiz vardı. Bunların bir kısmı hâlâ Mehmet Garan’da. Kendi arşivim yıllardır biriktirdiğim plaklardan oluşuyor. Günümüz arşivini, internetten yeni çıkan parçaları dinleyerek ediniyorum. Mehmet Garan bana yol gösterenlerin başında geliyor tabiî ki. Uzun yıllar dostluğumuzun olması bana çok şey kattı, onun müzik bilgisi ve deneyimleri bana yol gösterdi. Ve Kerim Sağlam… Benim için çok özeldir. DJ’liğin en önemli kurallarını ondan öğrendim diyebilirim. Şimdi onun söylediklerinin ne kadar önemli olduğunu anlayabiliyorum.”

Deniz Pınar

“Bana göre DJ’lik, kişisel bir tavırla seslerdeki bazı unsurları ön plana çıkartıp, bir araya getirerek bir ifade biçimi yaratmak gibi bir şey. Bir araya getirilen şarkı ve diğer seslerin anlam, duygu, mantık ve benzeri yönleriyle,

performansı gerçekleştiren kişinin yaratıcılığını ve hayata bakışını ortaya koyması. Her bir performans aynı zamanda bir deneydir. Ron Hardy’nin elindeki imkânlarla basit ama dâhiyane bir teknikle plağı tersten çalması, neredeyse hiç miks yapmakla uğraşmayan David Mancuso, makara teypler (reel to reel) ile editlerini gerçekleştiren Greg Wilson gibi isimlerden etkilendim ben. Wilson, editing manifestosu da yazdı.”

“Başından itibaren genellikle çok eklektik, belli bir türe bağlı kalmayan setler çaldım. Eski Peyote ve yeni yerindeki ilk birkaç yıl her istediğimi çalabildiğim bir serbestlik vardı. Uzun süre sadece plak çaldım. Doğrusu repertuvarı bulduğum güzel plakları çalarak oluşturuyordum. Özellikle şöyle şeyler çalayım, böyle şeyler çalayım, şunun arkasından bunu çalayım diye uğraşmıyordum. Kendiliğinden, o anda ortaya çıkıyordu. Çaldığım günkü ruh hâlime ve içerideki insanların tepkisine göre yön değiştiriyordum. Çeşitli konuşma ve dil öğrenim plakları, Türk masal plakları, periferik arterlerin artikülasyonu (farklı atardamar rahatsızlıklarının vücutta çıkardığı sesler), doktorlar için üretilen tıbbî promosyon plakları, B sınıfı film trailer’ları ve sesleri gibi şeyleri çaldığım parçaların aralarında veya bazen de aynı anda kullanarak, belli bir ifade yaratmaya çalışırım. Performanslar sırasında eğer mekânda video projeksiyonu veya en azından televizyon varsa, ilgilendiğim videoları gösteririm. Eğer mümkün olursa videoların seslerini de sete dahil etmeyi severim.”

“Kendimi deneyler yapmayı seven biri olarak tanımlayabilirim. Eko ve delay dışında efekt kullanmayı sevmem. Temel olarak alt (bas), orta (mid) ve üst (tiz) seslere müdahale ederek, müzikteki istediğim bazı unsurları ön plana çıkartarak devam etmeyi severim. Performans sırasında perdede gösterdiğim filmler de zaman zaman seti etkiler. Belli bir konu üzerine hazırlanıp, konu neyse onunla ilgili filmler, sesler kullanmayı, sunmayı severim. Bir süredir “Büyücü Doktorun Oğlu” diye, ismini Okay Temiz/Johnny Djani’nin harika albümünden alan bir performans üstünde çalışıyorum. Hipnotik, vurmalı ağırlıklı, orman ve doğa seslerinin de kullanılacağı, daha sonrasında, hattâ belki performans sırasında başka arkadaşların da vurmalılar, vs. gibi enstrümanlarla veya da çeşitli gösterilerle katılabileceği, içerideki insanların da katılabileceği bir performans. Videolarda da Maya Deren’in belgeseli The Living Gods of Tahiti gibi çeşitli kabile/voodoo belgeselleri, vs. olacak.”

“Genelde küçük mekânlarda ve ev toplantılarında, başından sonuna tamamen istediğim şeyleri çalabildiğim yerleri seviyorum. Son yıllardaki değişimlere gelince; özellikle son üç beş yıldır dub’dan drum’n’bass’e, rockabilly’den northern soul’a, rare groove’lara, sentetik seslere kadar çok çeşitlilik var. İnternetin nimetleri biraz da. Her türden müziği derinine deşmiş insanların, üşenmeyip plakları, kasetleri bile bilgisayarlarına kopyaladıkları, paylaştıkları bloglar durumu çok değiştirdi bence. Sınırsız kaynak var sesleri keşfetmek için. Kulüpler için eskiden beri değişmeyen şeyse, insanların çoğunlukla hâlâ müzik için değil, mekândaki atmosfer için geziyor olmaları. Müziğe değil, mekâna geliyorlar.”

Tayfun Aras

“DJ’lik deyince artık aramızda olmayan iki arkadaşımla ilgili bir anı geliyor aklıma: Kınalıada açıklarında yapılan bir tekne partisinde sabahın ilk ışıklarıyla başlayan müzik normalde reggae’den pek de hoşlanmayan Nursel’i öyle mutlu ediyor ki, uyku sersemliği geçtikten sonra kalkıp müziği çalan İsmet’e teşekkür ediyor. Sabahın erken saatleriymiş meğer reggae için doğru zaman, en azından Nursel’e göre.”

“Deniz Pınar’la beraber DJ’lik yapacağı mekâna plakları taşıdıktan sonra sesi kontrol etmek için bir plak koyuyoruz, çalan parçayı bilmeme rağmen melodinin bu kadar uzaktan geldiğini, davul ve basın da bu kadar yüksek olduğunu hatırlamıyorum. Sonradan tek hoparlörün çalışmadığını fark ediyoruz, bir de sesle oynayınca algılarımızda yaptığı değişiklikleri… Uzun yıllar küçük walkmenimize ufak hoparlörler bağlayıp okuyucu kısmına da çatal koyup dinlemiş bir çocuk olarak plak dünyasıyla tanışmam oldukça büyüleyiciydi. Plak kapakları, müzisyenlerin ilham aldıklarını söyledikleri yazarların kitaplarını okumak, yönetmenlerin filmini  seyretmek… Godard’ı Alphaville grubunun ismini nerden aldığını merak edip keşfetmiştim mesela.”

“Plaklarla ilgilenen pek çok insan için DJ’lik yapmayı düşlemek de kaçınılmazdır. Kalabalıklara müzik çalmak, bildiklerini insanlarla paylaşmak, çalan parçayı beğenen birine ne olduğunu yazmak, karmakarmaşık DJ kabininin içinde zar zor bulunmuş bir parça kâğıdın üstüne… Para sıkıntısından DJ’lik yapsam da tam olarak profesyonelce baktığımı da söyleyemem bu işe. Belki de bu yüzden en mutlu olduğum DJ’lik gecesi birkaç ay önce kız arkadaşım Sezen’le arkaoda’da birlikte çaldığımız geceydi. Birbirinin söylediğinin üstüne bir şeyler koyabilmek, birbirini ve sevdiklerini mutlu etmeye çalışmak, birlikte müzik yapmakla bir ilişki yürütmenin ne kadar da benzediğini düşündürdü bana.”

“İsmetli ve Bülentli kadrosuyla 1990’ların sonu ve 2000’lerin başındaki Gizli Bahçe, hem çalan müziğin hem de gelen insanların kalitesiyle bir numaradır benim için. Tüm çalışanlar, az bir para alsa da, kendini oranın bir parçası olarak görebilmiştir. Hafta arası bir akşam çalarken Gizli Bahçe’de tam insanlar dans etmeye ve güzel bir ortam oluşamaya başladığında elektrikler kesilmiş, moralim çok bozulmuştu. Başta İsmet ve diğer arkadaşlarım bu durumu fark edip, elleriyle ritim tutmaya ve dans edip rap yapmaya başladılar ve bu sayede diğer insanlar da dans etmeyi kesmediler. Elektrik geldiğinde her şey hiç kesintiye uğramadan devam etmişti. En mutlu olduğum anlardan biridir bu… Şimdilerde de arkaoda ideal bir mekân benim için, bazen sadece kendime çalıyormuşum gibi hissetsem de.”

Hakan Orman

“DJ’liğe aslında Piya Kelaynak adlı barı yapılandırmaya başladığımız zamanlarda, burada iyi müzikler de olmalı şiarıyla 98-99 yıllarında başladım. Piya dışında o zamanlar, daha başlangıç zamanlarında arkaoda, Dulcinea, Eski Peyote, adını bile unuttuğum birçok mekân ve parti gibi, açıkçası çalarken en çok insanların pek bilmedikleri ve aşina olmadıkları veya tamamen yabancısı oldukları müzikal türlerin arayıcısı ve dinleticisi olmaya çalıştım. Tabiî ki bunlara şimdi çok aşina olsak da on yıl önce post-rock ve alt türleri veya indie-elektronik daha avangart işlerdi. Açıkça söylemem gerekirse bu adam neler yapıyor veya şunu kendime örnek alıyorum diyebildiğim kimse olmadı ve lütfen bu cevabım kimseye ukalaca gelmesin. Tabiî ki her mekânın kendine ait bir sosyal duruşu ve o duruşla orantılı bir sosyal kitlesi vardır. Ve tabiî bizim içinde nefes aldığımız mekânlar kendi sosyo-kültürel yapımızla orantılı ve belli bir bakış açısını koruyarak ve zaten öyle yaşayarak, insanlarla ortak yaşam alanları kurarak ve hattâ onlarla karşılıklı üretim ilişkilerine dayalı ortaklıklar kurarak süregelmesine çalışıyoruz. Bunun dışındakiler çok da umurumda değil.”