Arşivden: Senem Tüzen’le “Ana Yurdu” üzerine

Senem Tüzen’in dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapan ve ardından dünyanın pek çok festivalinde yarışan 2015 tarihli filmi Ana Yurdu, 15 Temmuz’a kadar çevrimiçi izlemeye açıldı. Filmi kaçırdıysanız ya da yeniden izlemek istiyorsunuz buradan Ana Yurdu’na ücretsiz olarak ulaşabilirsiniz.

Anne kız ilişkileri ile içinde yaşadığımız toplumun yapısı arasındaki bağlantıları inceleyen ve tartışan Ana Yurdu gösterime girdiğinde filmi yazan ve yöneten Senem Tüzen’le bir sohbete oturmuştuk… 

Bu röportaj, Mayıs 2016 tarihli Bant Mag. No: 49’da yayımlanmıştır. 
Röportaj: Melikşah Altuntaş – İllüstrasyon: Duygu Topçu 

Türkiye sinemasında kutsal aileye dokunma cüreti gösterip, façasını bozmaya kalkan filmlerin sayısı yok denecek kadar azken, anne rolünün baskıcı ve karanlık tarafını didikleyen bir film çekmek sizce de bir cesaret işi mi? Sizi bu hikâyeyi anlatmaya iten şey neydi?

En azından ben, bu konunun üzerine giderken cesarete ihtiyaç duydum. Geçenlerde TV’de bir filmle karşılaştım. Beş-altı yaşlarındaki çocuğunu öldürmeye çalışan bir annenin portresi. Elbette ki çok karanlık bir konu. Popüler film yapısını kullanan hikâye, bu karanlığın altında ezilmemek için, meseleyi annenin içine kötü ruhun girmesiyle açıklayarak hepimizin yüreklerine su serpiyor ve konuyu kapatıyor. İşte annenin içine şeytan kaçırmadan bu karanlığı anlatabilmek için insan cesarete ihtiyaç duyuyor… Anneler toplumun monadları. Aynı zamanda hem bireyin kendine açılan tünelinin kapısında oturmuş çekirdek çitliyorlar, hem de aynı tünelin içinde çeşitli arketipler olarak yüzüyorlar. O yüzden çok ilginç bir konu.

Herhangi bir genellemeden bağımsız tutarak söylemeye çalışırsak, toplumda kadınlar arasında örtük bir iktidar ilişkisi olduğuna inanıyor musunuz? Örneğin filmde Nesrin’in, annesi Halise’den gelen her tür baskıya uzun süre sessiz kalması, bu gizli kabulün bir sonucu olabilir mi?

Elbette. İnanmaktan ziyade gözlemliyorum. Yani aslında pek örtük de değil. Kadının toplumdaki tüm saygınlığı, erkek değer yargısı ve erkek gözü tarafından belirlenmiştir. Aslında bir kadının ne olursa olsun, anne olana kadar hakiki ve koşulsuz bir saygıya hakkı yoktur. Bu koşulsuz saygının toklaşması ve o kadının yanına edep ederek yaklaşılması ise ancak belirli sayıda çocuk yapıp, yaşamın çemberinden geçip “ana”ya dönüşmesi, yaşlı anne, yani seksüelliğinden arınmış bilge anne arketipine (tiplemesine) dönüştüğünde olur. İşte bu hiyerarşi (bekar bakire olmayan kadın < bekar bakire kadın < anne < büyükanne) her tür üst yapının, alt katmanlarında da organik olarak tezahür etmesi sebebiyle kadınlar tarafından da benimsenmiş, birbirleriyle ilişkilerine hem anlam hem şekil vermiştir.

Filmde, Halise karakteri üzerinden hissettiğimiz ve dozu git gide artarak fanatizm noktasına varan muhafazakârlığın yarattığı etkileri görüyoruz. Sizce muhafazakârlığın, etrafındakileri de kendi karanlığına gömmek gibi bir ezberi var ve bundan kaçış yok mu? Yoksa Nesrin’in kaçabildiği karanlık, sessiz bir protestodan fazlası mı?

Bu sorular tam olarak da finalin duygusundan doğru, geriye dönüp baktığımızda filmin tetiklediği soruları yankılıyor. Bu duygudaşlığı, filmi paylaşımımızı görmek çok güzel. Ama ben buna cevap verirsem filmin ne anlamı kalır?

“Kadın yönetmen” ifadesine her fırsatta karşı çıkıyor ve bu tanımın altına girmeyi reddediyorsunuz. Toplumun neredeyse her katmanına sirayet etmiş bu pozitif ayrımcılık meselesine ve “kadın yönetmen” olgusuna nasıl bakıyorsunuz?

Aslında bu pozitif ayrımcılığın temeldeki iyi niyetli gayretine saygım var, ama yine de kabul edemiyorum. “Sanat filmi” ifadesini de kabul edememem aynı sebepten. Kime göre, neye göre sanat filmi? Kime göre neye göre kadın yönetmen? Bu ifadeleri kabul edip kullandığınızda, aslında kurulu düzenin anlam ağını içselleştirmiş oluyorsunuz… Sanat filmi kalıbını kullandığınızda, ölçütün ne kadar tutulduğu, yani aslında ne kadar kazandığı olan gişe filmlerinin normal olduğunu, yani film olan bir film olduğunu; gerçekten anlamlı bir paylaşım, ruhsal bir alışveriş için yapılan filmlerin ise öteki olduğu, normdışı olduğunu, film değil, sanat filmi olduğunu kabul etmiş oluyorsunuz… Aynı şekilde kadın filmi dediğimizde ya da kadın yönetmen dediğimizde, normal olanın, normlaşmış olanın erkekler tarafından yapılan ve erkeklerin anlatıldığı filmlerin olduğunu kabul etmiş oluruz. Filmin karakterleri pek çok örnekte gördüğümüz üzere kadın da olabilir ama bir erkeğin anlam dünyasındaki “kadın”ı anlattığı sürece aslında erkeği anlatır. Uzun zaman önce bir filozof şöyle demiş: “Kafandaki düşünceye benziyorsun kardeşim.” Biz gerçeğimizi önce dille yaratırız. Dilim benim özgürlüğümdür. Bu sebepten doğru bulduğum gibi konuşmaya gayret ediyorum.

Türkiye’de sanat sineması olarak paketlenen alanda işler üreten yazar ve yönetmenlerin yarattığı çoğu kadın karakterin hikâye içerisinde işlevsiz bırakıldığını ya da tek boyutlu olduklarını görüyoruz. Erkek sinemacıların bir kısmı “Ben kadın karakter yazamıyorum” deyip çıkabiliyor işin içinden. Sizce yaratılan bir karakterin cinsiyeti, hikâye içerisinde ne kadar baskın? Bir karakterin kadın ya da erkek olması, onun yazılabilir olmasını ne kadar etkileyebilir?

Etkileyebilir tabii. Diyecek bir şey yok. Sonuçta, sanatçının sosyal sorumluluğundan önce, yaratımsal özgürlüğü geliyor. Ama bu tavırdaki eylemsizleştirici tavra karşı da bir silah bulmalı. Ya adam yazamıyor, demek ki yapacak bir şey yok deyip yerimize otursak da rahat edemeyiz. Denge sağlanana kadar, pozitif ayrımcılığın yapılması gereken yerler, üretilen eserler ya da kullanılan dil değil, erkekler tarafından ele geçirilmiş devlet kurumları ve enstitüler. Daha çok, daha cesur, daha özgür kadınların filmler yapması desteklenirse bir yere kadar dengelenebilir.

Filmin kahramanlarını canlandırmaları için Esra Bezen Bilgin ve Nihal Koldaş gibi iki harika oyuncuyla çalıştınız. Bu iki oyuncuda nasıl karar kıldınız ve yüklendikleri karakterler, kafanızda ilk beliren resimle ne kadar uyuştu?

Hem film, hem karakterler ilk hayalimin temel, öz anlamını koruyor. Ama gerçekleştirme aşamasında oldukça değişti. Elimizdeki senaryoyu, gerçeğe dönüştürmeye çalışmıyoruz aslında. Zihnimizde ve ruhumuzda dalgalanma yaratan o ilk duyguyu paylaşabilmek için, onu hikâyeleştirip yazıda sabitliyoruz. Sonra elimizde bu yazılı harita, o duyguyu en doğru sinemasal biçime dönüştürmek için eş dost, erzak topluyoruz. Özellikle oyuncu seçimi bu noktada kritik bir öneme sahip. Esra Bezen Bilgin ve Nihal Koldaş inanılmaz oyuncular. Müthiş bir bilgi ve deneyim birikimi, artı doygun bir yetenek. Ve en önemlisi bu altyapıyı kullanarak kendilerinde bulunan heyecan verici bilinmezlikleri keşfedebilmek için risk alma cesaretini göstermeleri. Hem latif ve ince, hem derin ve etkin bir oyunculuk sergilediler. Buradan her ikisini de yeniden kutlarım. Semih Aydın ve Fatma Kısa da, hikâye kendilerine daha kısıtlı imkânlar tanısa da aynı şekilde benzer riskler altına girip, çok iyi performanslar sergilemeyi başardılar. Bütün oyunculara, tüm ekibe pek çok teşekkürler.

Filmi tamamlamak ne kadar vaktinizi aldı? Fikir ortaya çıktığından vizyon sürecine kadar nasıl bir zaman ve efor harcadınız?

Hikâye 2008 yılında, senaryo 2010 yılında çıktı. Sete 2013’te girdik, film 2015 Eylül’ünde tamamlandı. Ailece her şeyimizi verdik. Neden mi? Bilmiyorum, işte bu insanın bilinmezliğiyle ilgili bir yerde… Basit bir toplumsal statü kaygısı? Ya da ruhsal bir adanmışlık, yaratım ihtiyacı? Allah’tan bu süre zarfında bir oğlumuz oldu. Özellikle doğum ve doğum sonrası yaşadığım deneyim, bana bedenin ve saf hayvansal güdülerin, zihnin ve ruhun yanında, varoluşumuzun, varlık anlamımızın çok önemli ve saygın bir parçası olduğunu hatırlattı… Kurgu ve post işlemleri sırasında gösterdiği sabır için, buradan oğluma da teşekkür ediyorum.

Ana Yurdu dünya prömiyerini yaptığı Venedik’ten sonra çeşitli yurtdışı festivalleri ve Adana’ya uğrayıp irili ufaklı ödüller kazandı. Geçen ay İstanbul Film Festivali’nde ise favori gösterilmesine rağmen, Ulusal Yarışma Jürisi tarafından görülmedi ve festivalden FIPRESCI ödülüyle ayrıldı. Tüm bu festival ve ödül meseleleri, filmlerin birbirileriyle yarıştırılması ve birbirlerine göre değerlendirilmesiyle ilgili genel hissiniz nedir?

FIPRESCI, yani Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği’nin, bağımsız jürisi tarafından en iyi film seçilmek gurur verici tabii. Ulusal ana jüri tarafından görülmemiş olmanın üzücü olduğu kadar. Ama neden üzücü diye sorarken, benim de bu konuda yeniden düşünme fırsatım oldu. Sonuçta asıl sebep yine ekonomik. Samimi niyetlerle, zor koşullarda bir anlam yaratmak için çekilen filmleri desteklemek için verilen bu para ödüllerinin, geldiği noktada yan etkileri oluşabiliyor: en önemlileri bu yarışma duygusu ve festivalleri düşünerek üretmeye başlayan yaratıcının iç özgürlüğünü farkında olmadan kaybetmeye başlaması. Öyle ki bu ödüller, filmin yaratıcısının ana amacı haline bile gelebiliyor. Nasıl gelmesin ki, kimsenin hayatla ve kendiyle hakiki bir ilişkiye geçmesine vesile olacak, hakiki eserlere ruhunu açacak mecali kalmamış, bunun hiçbir değeri yok. Filmlerimiz alınıp satılmıyor, doğal olarak da aynı ganyan bayiindeki tedirgin yüzlerin karşılarındaki ekrandan at yarışının sonuçlarını izlemesi gibi, benzer bir müptela enerjisiyle sonuçları bekliyoruz. Sonra da yok o film bundan iyiydi, bu bundan kötüydü, bu hak etti, şu hak etmedi. Kime göre, neye göre? Festival jürisinin temel sorumluluğu tamamen özgür iradeyle karar vermek, özellikle içinde bulunduğumuz dönemde, olası sansür tehlikelerine karşı sağlam durmaktır.

Film çekerken hemen bir sonraki filmini yapmak istersin, film bitip izleyici karşısına çıktıktan sonra ise bir daha asla film yapmak istemezsin gibi klişe, bir yönetmen serzenişi vardır. Siz bu klişenin neresinde duruyorsunuz? Filmden ve genel olarak film yapmak gibi bir yarı delilik halinden memnun musunuz? Bir sonraki proje yakınlarda mı?

Filmi yaparken girdiğim yarı delilik halini özledim bile. O esriklik, o yaşama yakınlık, o ciddiyet hali beni kendine çekiyor. Ama evet, bazı klişeler, doğruluktan türemişler. Hep film hayal ederek hikâyeler üretiyorum. Ama film üretiminin bu derece paraya bağımlı olması, bu kadar büyük bütçelerle sanat yapılması her zaman kafamı kurcalıyor. Şimdi ise işin yapımcılık tarafı beni öyle ezdi ki, yeni projelerden gönül rahatlığıyla bahsetmeden önce biraz dinlenmem lazım.


Yükleniyor...