Authentic: Paptircem

Authentic serisinin üçüncü bölümünde; son olarak “Kaç Kez Öldüm?” adlı teklisini yayımlayan Paptircem’e şarkı yazarlığı, üretim metotları ve işlerini benzeriz kılan detaylara dair merak ettiklerimizi sorduk.

Farklı disiplinlerden sanatçı ve müzisyenlerin kapısını çaldığımız Authentic söyleşileri için takipte kal!


“Herhangi biri olmamızın, ‘biri’ olacağımız heyecanlara evrilmesi dileğiyle.”

“Benim sesim” dediğin şeyi ilk ne zaman ve nasıl fark ettin?

Şimdi anlatacağım hikâye çok komik duyulacak. Bana böyle bir anıyı hatırlattığınız için öncelikle size çok teşekkür ederim. 

Sanıyorum birinci sınıftayım. Ve tabii ki okulun tatlış öğrencileri olarak bir okuma bayramı hazırlığındayız, herkes ilk kez sahneye çıkacak ve çok heyecanlı. Bazı insanlar tek başına şarkı söyleyecek. Ben de onlardan biriyim. Ve ilk prova ânımız geldi… 

Benim sıram ortalarda bir yerlerde, benden önce de hatırladığım dört – beş kişi var. Bir de o dönem hep çocuklara garip garip türküler söyletiyorlardı ne alakaysa, benim şarkım da “Hekimoğlu”. Yedi yaşındayım yani neden böyle şeyler yapıyorlar dönüp bakınca çok komik geldi, her neyse… 

Benden önceki arkadaşlarımı dinlerken, bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyordum. Özgüvenleri benden çok daha iyiydi ama kesinlikle “Bu türkü böyle mi söylenir? Bak sözlerine ne kadar üzücü şeyler söylüyor, neden bunu böyle neşeli neşeli söylüyorlar?” diye yargıladığımı hatırlıyorum. (Lütfen burada yedi yaşındaki beni hayal edin, O Ses Türkiye jürisi gibi otururken.)

Ve sıra bana geldi… 

Küçük bir cura introsundan sonra, nefes aldım ve şarkıya girmem gerekiyor. Sesim çıkmadı. O kadar söyleyemedim ki beni sahneye çıkarmamak falan konuşulabilirdi. Öğretmenim “daha yüksek” dedikçe, içime daha çok kaçıyordu sesim sanki. 

Provamız bitti. Herkes sonraki derse gitti. Ben de derse geç kalma pahasına bir tuvalete girdim. İçerde kimsenin olmadığına emin olduktan sonra, tüm cesaretimi topladım, gözlerimi kapadım ve bağıra bağıra “Hekimoğlu” söyledim. Tuvaletin yankısından mıdır, yoksa gözlerden uzak bir yerde söylemekten midir bilmem, hoşuma gitmişti duyduğum şey. İlk kez kendi sesimi duyma şansım o tuvalette oldu sanırım. 

Günün sonunda sahneye çıktım ve sahnedeki performansım asla o tuvaletteki gibi değildi. 

Senin için estetik mi önce gelir, içerik mi?

Eğer estetiği, sanat felsefenin tanımladığı gibi onun bir düşünme alanı olarak ele alırsak (ki bu güzellik, beğeni, sanat ve algı üzerine bir düşünme alanı demek olacak), açıkça estetik önce gelmeli diye düşündüm bu soruya yanıt olarak. Yani üreteceğim şeyin öncesinde, sürecinde ve sonrasındaki, ona dair tüm fikir ve farkındalıklarım, içeriğin kendisinden önce gelmeli ki üzerine konuşabileceğimiz içerik, sanata dair bir içerik olma potansiyeli taşısın. Bu düşünceyle birlikte ördüğüm ve hayata geçirdiğim her şey de benim içeriğimi oluşturacaktır sanıyorum. 

Bu soruya cevap olur mu, bilmem ama benim için müzik (üretmek ya da tüketmek); içerikten, estetikten, görsel dünyadan ve onun etrafına örülen şeylerden ayrı gelmedi hiçbir zaman. Çok sevdiğim bir abim, çok da iyi bir müzisyen, bana bir keresinde “müzikleri klipsiz izle” demişti. Söylediği şeyi çok iyi anlıyorum, evet mutlaka müziğin salt kendi başınalığında hissedeceğimiz şeyi manipüle eden bir şey görsel dünya, klipler vs. Ama ben onu da görmek ve onu müziğin tamamlayıcı bir ögesi olması fikrine çok yükseliyorum. Söz ve müzik yazmaya çalışırken bir yerlerde tıkandığımda, kafamda o potansiyel şarkının potansiyel klibini çekiyorum. Ve öyle güzel bir an yakalıyorum ki kamera önünde görmek isteyeceğim, şarkının sözlerini de buna uydurduğum oluyor. O yüzden belki de ikisi de günümüzde iç içe geçiyordur, bunda da çok bir sakınca yoktur?

Şu anki tüm üretim metotlarını unutsan sence en baştan neyle başlardın?

SALLAMASYONLA. 

Her gün değişiyoruz, bazen film izlerken bir sahnesinden çok etkileniyoruz, bazen bir şeyler mırıldanırken, bazen işin tekniğini öğrenip denerken, acayip fikirler çıkabiliyor ortaya. O gün canım ne istiyorsa yapar, hiçbir fikrim olmayan şeylere bir deli cesaretiyle dalar, uydura uydura ve duvarlara toslaya toslaya, benden çıkacak (çoğu zaman) o çirkin şeye bakabilme cesareti, bence en güzel metot. Hata yapa yapa öğrenmenin, mükemmeli aramadan denemenin, kusursuz bir bilgi zemini hazırlayıp öyle başlamaktan çok daha önemli ve güzel olduğunu düşünüyorum. 

Çalışırken odaklanmana ya da ilham almana destek olan ritüel, rutin ya da metotların var mı?

Bir sabah ritüelim var. Sabahları telefona asla bakmadan uyanıyorum, hemen yüzümü yıkayıp kendimi dışarı yürüyüşe atmaya çalışıyorum, hemen ama. Yürürken, bayadır dinlemediğim yeni müzikleri dinlemeye, yürüyüş rotamı da her gün değiştirmeye çalışıyorum. Yürüyüşün sonunda da gitmediğim bir kafeye oturup, elime bir defter kalem alıyorum. O an aklımdan ne geçiyorsa, filtrelemeden ve korkmadan yazmaya çalışıyorum. Yazımı yazdıysam, güne hazırım. 

Bu ritüeli, üretim sürecimdeki tıkanıklıkları açmak için yapmaya başlamıştım aslında. Ama fark ediyorum ki konunun işle ilgisi yok. Kendimi dürüstçe tanımak ve kendine şefkat göstermenin, materyal arzularımdan olabildiğince sıyrılıp, daha mütevazı bir hayatın ve manevi dünyamı geliştirmenin ne kadar önemli olduğunu fark ediyorum çok daha derinden. O yüzden her ne yaparsam yapayım, buna hizmet etmesini istiyorum. Aslında çalışırken beni odakta tutan da bu, dünyaya daha ilham verici bakmamı sağlayan da. 

Başkalarının seninle özdeşleştirdiği o “imza” detay sence ne?

Gerçekten inandığım şey şu: Orta sınıf yetişmiş, çok büyük ayrıcalıkları olmayan, küçük yerde büyümüş bir esnaf çocuğu ve ortalama bir insan olmam, pek çoğumuz gibi. Ne kadar süslü, iddialı işler yapacak olursam olayım bu dokunun hep orda duruyor olması. Dolayısıyla sanırım benim imza detayım, kendimden, tam olarak olduğu hâliyle, gerçekçi şekilde bahsedebilmek. Bu sayede insanlar kendilerinden parçalar bulabiliyor, çünkü onların geceleri baktığı tavanlara ben de baktım, ben de ailesine her şeyini açabilmiş bir çocuk olmadım, ben de imkânsızlıklarla ve onların getirdiği kalp kırıklıklarıyla, eziklikleriyle büyüdüm. 

Solo artist kariyerimin başından beri, hiç başka biriymişim gibi yapmaya çalışmadım. Aksine, kim olduğumu ve geçmişimi oldukça sahipleniyorum ve üretim gazım olarak kullanıyorum. İşler onun için kolay olmamış insanlara, “bunu ben de yapabilirim” umudunu hissettirebilmek inanılmaz. Çünkü ben de bir kız çocuğuyken, dandik mp3 çalarımda dinlediğim, imkânsızlıklardan doğan albümlerle, şu an bu şarkıları yazabiliyorum. 

Herhangi biri olmamızın, “biri” olacağımız heyecanlara evrilmesi dileğiyle.