Ayvalık notları: It Was Just an Accident, The Blue Trail, Living the Land 

Yazı: Burcu Teker

20’yi aşkın ülkeden 60’ın üzerinde filmi sinemaseverlerle buluşturan 4. Ayvalık Uluslararası Film Festivali sona erdi. Veda hakkımı, 78. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülüne uzanan It Was Just an Accident ile Berlinale’den Büyük Jüri Ödülü ile dönen The Blue Trail ve En İyi Yönetmen Ödülü ile uğurlanan Living the Land’e dair hissettiklerimi paylaşarak yapmaktan yana kullanıyorum.


Yek tasadef sadeh / It Was Just an Accident

Karanlık yolda bir köpeğin sonu olan araba… Direksiyondaki Eghbal (Ebrahim Azizi), hiçliğin orta yerinde “elinin kiri” için yalnızca peçete isteyerek tereddütsüz şekilde yoluna devam ediyor. Bu küçük ayrıntı, henüz filmin başında bize yolun Eghbal’den daha karanlık olmadığının sinyallerini vermeye yetiyor zahmetsizce. Zarar gören motorun tamiri için sığındıkları atölyede çalışan Vahid (Vahid Mobasseri) ise hatırlamaktan kaçındığı işkence anılarını gün yüzüne çıkartan gıcırtının peşinden alelacele bir plana soyunuyor. 

Cannes’dan Altın Palmiye ile dönen It Was Just an Accident hafıza, ahlakî ikilem, vicdan, adalet temalarını irdelediği anlatısıyla akıntıya karşı yüzen İranlı auteur Jafar Panahi’nin maharetinin altını çizen türden. Filmin dönüşümlü etik perspektifleri ve gerek fiziksel gerekse psikolojik şiddetin doğurduğu travmayı takiben intikamın meşruluğu üzerine yönelttiği doğrudan sorular, mevcut otoriter rejimle hesaplaşan bu bıçak sırtı intikam öyküsünü daha da keskin hâle getirmiş. Sonlara doğru gelen, bilhassa Shiva (Hadis Pakbaten) gibi bir karakterin yaşanan zulme karşı baştan itibaren takındığı kararlılık ve iç muhasebeden hızlı vazgeçişinin ikna ediciliği etkilediğini, biraz havada kalmış hissi yarattığını söyleyebilirim. O itici güçten vazgeçişin biraz daha yedirilerek işlenmesini tercih ederdim.

Gücünü insanlık hâllerinden alan muzip tavrı, sosyal ve politik ağırlığını dengeleyen trajikomedisiyle ülkesinin toplumsal hafızasına doğrultulmuş bir ayna işlevi gören yapım, tanıdık kıyılarda yüzdürüyor. Finalini de seyircisinin yorumuna açık bırakıyor, cevap arayışına girmeden: Kötülük hep orada, ensemizde; hatırlatması bizden, yaşama tutunması sizden. 


O Último Azul / The Blue Trail

“Gidiyorum” diyor Tereza, “Nereye?”, “Gidiyorum işte!”. Brezilyalı sinemacı Gabriel Mascaro’nun Amazon’u mesken tutan ve büyülü gerçekçiliğe göz kırpan distopyası görsel efektlere yaslanmadan başkaldırı, direniş ve kendini keşfetme kavramlarına methiyeler düzüyor. Baskıcı hükümetin ekonomik verimlilik yaftası altında 75 yaşın üstündeki vatandaşlarını emekliliğe ve uzak kolonilerde yaşamaya zorladığı sistemi; bizlere hayalleri ve bağımsızlığının peşine düşen, kaderini yazan kalemi eline alıp bir de ucunu açan 77 yaşında müthiş bir kadın baş karakter vasıtasıyla aktarıyor.

Yaşarken öldüren, iradeyi yok sayan karanlık düzen; o güne dek akla bile gelmemiş, dönüştürücü bir yolculuğun fitilini ateşliyor. The Bear’in komedi kategorisindeki varlığı kıvamında bilim kurgu elementi barındırdığı söylenebilecek, Guillermo Garza etkisi ile Brezilya’nın eşsiz doğasına borçlanan neredeyse belgesel-vari projeyi diri tutanın güçlü görüntü yönetimi ve nüanslı oyunculuk olduğunu söyleyebilirim. Denise Weinberg’in çarpıcı performansı politik keskinliğin bileklerinde nabız gibi atıyor.

Sihirli, mavi bir sıvı salgılayan halüsinojenik salyangozla tanıştıranından farklı, neşe dolu bir hayatın mümkün olduğuna inandıranına, onu yeni bir hayata sürükleyen büyüleyici karakterlerle tanışıyor Tereza. İlhamını olgun, gözleri kararlılıkla parıldayan devrimci bir kadından alan senaryoda “Ah keşke!” kategorisinde değerlendirebileceğim tek unsur, Tereza’nın hayali olan uçağa binme eyleminin gerçekleştirilip, bize o katartik ânın bahşedilmemesi. “Yapar ya, onu da yapar!” çizgisinde kalmayı değil de gözlerine bakmayı ve hissetmeyi çok isterdim. Varsın olsun, bu bir yaşama inadı.Yolculuk özgürlüğe doğru ve bu inat da gayet tamamlayıcı.


Shengxi zhidì / Living the Land

Çinli yazar – yönetmen Meng Huo’nun dönemin sonuna yetişip bizzat şahitlik ettiklerinin kaydı niteliği taşıyan, aile bağlarına adadığı oldukça kişisel filmi Living the Land kasvetli bir pastoral masal. 1991 yılında Çin’in sosyo-ekonomik dönüşümünü, bir ekini ve bir çocuğu büyütmenin ne denli sorumluluk istediği sembolizmi üzerinden coğrafyanın kırsalında yoksullukla boğuşup, hayatta kalmaya çalışan çiftçi ailelerin evlerine konuk olarak izliyoruz. On yaşındaki Chuang (Shang Wang), ailesi iki kardeşini yanına alarak şehirde iş bulmak için taşındığında büyükannesinin himayesine bırakılmış. Bu insafsız yeni durum duygusal olarak hırpalasa da yıldıramıyor naif, bilge ruhunu.

Yaşam döngüsü mevsimlerle el ele ilerlerken sorumluluğun yüküyle cebelleşen, yaşam tarzları radikal bir değişimin eşiğinde olan sıradan insanların dayanıklılığı acı tatlı biçimde, telaşsızca işleniyor. Huo’nun duyguları ajite etmeden doğumu ve ölümü, iyi ve kötü günü olabildiğine objektif biçimde işlediği 2 saat 12 dakikalık izlencesi, konusunun ağırlığının yanı sıra görsel aktarımıyla da bir roman okuyormuş hissi uyandırıyor. Chuang’ın gözleri, kulakları ve duyguları aracılığıyla takip ettiğimiz, geleneksel ve kolektif yaşam tarzının ayrıntılı şekilde betimlenmesinde büyük rol oynayan Daming Guo sinematografisine de parantez açmakta fayda var.

Bir ölümle başlayıp başka bir ölüm ile nihayete eren filmde Çin kırsalının acımasız tarihi birbirine zıt kavramlar ışığında yavaş yavaş çözülüyor kontrastı düşük görüntüler ile muazzam bir tezat yaratarak. Ekonomik reformlar, tek çocuk politikası, kırsal gelenekler, gündelik olaylar toplumunun siluetini çizerken Guo’nun sade ve çarpıcı teknik seçimi, anlatının sertliğini daha da sarsıcı kılıyor. Bu insanlar için hayat öyle ya da böyle akmaya devam ediyor. Ancak muazzam bir güzelliğin içinde, nadiren tadını çıkardıkları biçimde. Hâlâ ve hâlâ.