Ayvalık notları: Sound of Falling, Sirāt, Blue Moon
Yazı: Burcu Teker
Azize Tan direktörlüğünde, Seyir Derneği tarafından düzenlenen Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin dördüncü edisyonu; merakla beklenen, birbirinden özgün yapımları izleyiciyle buluşturmaya devam ediyor. Programda bu yıl uluslararası festivallerin ardından Türkiye prömiyerini Ayvalık’ta gerçekleştiren filmlerden Sound of Falling, Sirāt ve Blue Moon üzerine biraz laflayalım.

In die Sonne schauen / Sound of Falling
Sıcak. Soğuk değil; kızgın, kavurucu da değil. Tatlı bir sıcak. İyi hislere yüksek sesle dikkat çekmekten kaçınmıyor Alman sinemacı Mascha Schilinski; mecazen de olsa, nadirler zira. 78. Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülü’nü Sirāt ile paylaşan Sound of Falling; en çekirdekte hissedilen dürtüler, kimse bakmazken akıldan geçenler ve dillendirilmeyen yaşanmışlıkları algı, hafıza ve hayal gücüyle yoğurup filtresiz bir biçimde aktarıyor.
Almanya’daki ücra bir çiftlikte, dört genç kızın yaşadığı dönem ve trajediler kusursuzca birbirine karışırken onları birbirine bağlayan görünmez ip bastırdıkları travmalar, kimlik inşası savaşı, hatırlama eyleminin ağırlığı ve imgesel anlamda ölümü düşlemeleri oluyor. Schilinski’nin çekim tekniği ve kamera açılarıyla çiftlikte mahsur kalmış bir ruhçasına gözlemlediğimiz, yer yer karakterlerin gözünden müdahil olduğumuz olaylar bir şekilde öylesine tanıdık ki; birbiri üstüne binen hikâyeleri sessizce takip ederken arka planda kendi versiyonlarımız süzülmeye başlıyor doğal olarak. Görmezden gelindi, duyulmadı; hiçbir kadın kendi hâlinde öylece yaşayamadı. Toplumsal hafıza ve biçilen roller çağ farketmeksizin benzer döngülerde takılı kaldı. Tam da bu sebepten geleneksel anlatının ötesine adım atan uzun metrajıyla Schilinski, kadın öznelliğini olabildiğine yalın, ağır ve vurucu biçimde aktarmayı kendine görev ediniyor.

Sirāt
Düşündüren, ilerleten, öngörülemez bir kıyamet anlatısı Sirāt. Kaçırılmaması gereken ancak sizi bekleyenlere hiçbir surette hazırlıklı olamayacağınız türden. Cannes Ana Yarışma’da Jüri Ödülü’nü kucaklayan; adını “kıldan ince, kılıçtan keskin” tasvir edilen, üzerinden geçebilmek için ahlakî imtihanlar verilmesi gerektiğine inanılan Sırat Köprüsü’nden alan Óliver Laxe üretimi, adıyla müsemma yol mefhumunu kurcalıyor.
Arafı refere ettiği aşikâr uçsuz bucaksız Fas çöllerinde, kabin hoparlörlerin arşa yükseldiği bir rave partisine konuk oluyoruz. Madde etkisinde meditatif biçimde dans ederek yüklerinden kurtulan insanların arasında 12 yaşındaki oğlu Esteban ile beş aydır ortalıklarda görünmeyen kızını arayan Luis beliriveriyor bir anda, olağan yükü sırtlamış hâlde. Üzerinde kızının fotoğrafının olduğu el ilanları ile çaresizliğe boğulmuş, ümidini diri tutmaya gayret gösterirken çıkacağı fiziksel yolculuğun hırpalayıcı olacağının bilincinde ancak içsel anlamda da vuku bulacağından bihaber. İzlemesi ayrı, sindirmesi ayrı zor filmin alegorik anlatısı ve taşladıkları arasında, kurguya layığıyla yedirilmiş toplumsal elementler de var. Sirāt, Laxe’ın şimdiye dek çektiği en politik film olarak öne çıkıyor. Senaryonun tümünde hâkim olan alt metin gibi burada da izleyicinin hayal gücü buyur ediliyor sinematik uzama. İnsan bu; köprüyü geçmeye çalışıyor. Bunun için dönüşüyor, değişiyor. Geçebilenler ve geçemeyenler var; dengesini bozmamak adına olduğu yere çakılan ve ilerleyemeyenler, kaybedeceği bir şey kalmayıp gözü dönenler… Kimisi başarıyor, kimisi başaramıyor. Bu yolda bir şekilde kendine araç bulabilen de zaten yolun nereye çıkacağını bilmiyor.

Blue Moon
Richard Linklater imzalı Blue Moon, alkolizm ve ruhsal sorunlar ile cebelleşen efsanevi söz yazarı Lorenz Hart’ın, eski ortağı Richard Rodgers’ın hit şovu Oklahoma!’nın başarısına tanıklık etmek durumunda kaldığı kritik geceye götürüyor izleyicisini.
31 Mart 1943 akşamı, Sardi’s Bar. Yaptıklarını, yapmak isteyip yapamadıklarını ve yapacağına her nasılsa emin olduklarını paylaşıyor Hart; tüm yalnızlığı, kibirle karışık nüktedanlığı ve şeffaflığıyla. Bu tek mekânda geçen kırılgan yüzleşme öyküsünde Ethan Hawke incelikli performansıyla yer yer gönüllerin bam teline, yer yer ise sinir uçlarına dokunmakta güçlük çekmiyor. Hart’ın duygu durumuna eşdeğer biçimde dalgalı bir ilerleme kaydeden anlatı; Andrew Scott’ın canlandırdığı Rodgers ile ego, duygusal boşluk ve tansiyonun kesişim kümesinde gerçekleşen diyaloglar ve Hart’ın gönlünü kaptırdığı Elizabeth (Margaret Qualley) ile vestiyerde gerçekleşen mini sohbet vasıtasıyla tempo kazanabiliyor. Söz yazarının yaşamının dönüm noktası addedilebilecek hassas bir âna pencere açan yapım kurulan bağlar, arzular, ihtimâller ve imkânsızlıklara dair düşünmeye sevk eden türden.