Bant Mag. No:27’den // Kevork Malikyan ve sıradışı öyküsü

Bu ay gösterime giren Reha Erdem filmi Şarkı Söyleyen Kadınlar’da ve Ridley Scott’ın gelecek yılın Oscarlarında bahsi geçme ihtimali bir hayli yüksek olan son filmi Exodus’ta izleyeceğimiz Kevork Malikyan’ın sıradışı hikâyesine buyrun…

HER ŞEY NASIL BAŞLADI?

Oscar filmi gibi bir hayat hikâyeniz var gerçekten… Diyarbakır’da başlayıp Londra’nın en büyük tiyatro sahnelerine, Spielberg setlerine uzanan… Nasıl başladı her şey?
1943 Diyarbakır doğumluyum. On yaşına kadar da Diyarbakır’da okula gidiyordum, ilkokul üçe kadar orada okudum. On yaşında bir gün okuldan eve geldim, annem dedi ki “Bir papaz gelmiş İstanbul’dan. Fakir ailelerin çocuklarını görüyormuş. Birkaç soru soracak sana, beğenirse İstanbul’a götürecek… Çabuk git yıkan”. Çok da tatlı bir adamdı. Bana iki kere iki kaç eder gibi şeyler sordu. Benim gibi birkaç çocuk seçildi, kalktık dört gün dört gece İstanbul’a geldik.

İstanbul macerası başladı…
Evet. Burada dört ve beşinci sınıfı Şişli’deki Karagözyan İlkokulu’nda okudum. Sonra Üsküdar’daki Surp Haç Tıbrevank Ruhban Okulu’na geçtim. Yedi sene de orada okudum. Sonra beni Londra’ya göndereceklerdi, İngiltere’deki King’s College’da teoloji eğitimi almak için… Bu sırada bizim ruhban okuluna da çok iyi bir Anglikan papaz olan Revd. David Harding’i getirdiler ki bize İngilizce öğretsin. O da tiyatroyu çok seven Oxford’dan mezun olmuş bir papazdı. Okulda Shakespeare’in III. Richard’ını uyarladı İngilizce olarak. Ben de III. Richard’ı oynadım. İşte o zaman bende ne gördüyse, başpatriğe danışarak “Bırakın Kevork’u Londra’ya gönderelim, tiyatro okusun” dedi.

Kaç yaşındaydınız bu sırada?
Yirmi. Patrikhane’den çağırdılar beni, “Hocan senin tiyatroya yeteneğin olduğunu söylüyor, İngiltere’ye göndermek istiyor seni, istiyor musun?” dediler. Olay şu: yirmi yaşında artık çocuk değilsin ama bir yandan da çocuksun. Diyarbakır’da benim ruhban okuluna gidip papaz olmaktan bile haberim yoktu. Ben şansa çok inanıyorum. Kadere inanıyorum. Bir de öyle derler ya hani bizim meslekte, “İnsana bazen kapılar kendiliğinden açılır” diye. Yani “Being in the right place, at the right time”. Tamam dedim, gideyim ama kimseyi tanımıyorum, İngilizce bilmiyorum. Ama edebiyatla yakın bir ilişkim vardı, ruhban okulunda başka oyunlar da yapıyorduk. Ermeni derneklerine, küçük tiyatroları olan yerlere gidip oynuyorduk. Neyse, ben karar verdim oyuncu olmaya. Revd. Harding bana İngiltere’deki çok önemli tiyatro okullarındaki imtihanları buldu, patrikhane de fon ayarladı ve…

“ME COME HERE, ME NO GO”

Ve Londra’daki tiyatro eğitimi başladı.
O da garip bir hikâye… Bana Londra’da çok önemli üç okulda imtihan ayarlanmıştı. Henüz onlardan ilki olan Londra sınırındaki Kent’te yer alan Rose Bruford Collage’da (Gary Oldman, Tom Baker gibi oyuncuların da mezun olduğu) imtihanlar bittikten sonra, müdür seninle konuşmak istiyor dediler. Müdürün yanına çıktım. “İngilizcen nasıl Kevork?” dedi. “Not good” dedim. Bana ünlü bir İngiliz deyişini söyledi, “Elinde tuttuğun kuş, tutamadığın diğer iki kuştan daha değerlidir”. “Bunun ne demek olduğunu biliyor musun?” dedi. “No” dedim. “Senin bizden sonra iki okulda daha imtihanın var ama ben seni buraya kabul ediyorum. Bizim okulumuzda okumanı istiyorum. Diğer imtihanlara girme”. Düşünsene, Diyarbakır’dan kalkıp gelmişsin, İngilizce bilmiyorsun ve adam sana diyor ki, okuluma gel. “Me come here, me no go” dedim ben de. Tabiî bunun üzerine “Yalnız İngilizcen çok kötü, sana bir öğretmen tutacağız” dedi. Böylece okul dönemi başladı. Bu arada bir yandan İngilizce dersi alıyordum, diğer yandan dilimi ilerletmek için evin altındaki pub’a gidip bir yarım Guinness söylüyordum. Ben içki sevmem ama pub’da çok fazla insan var ve sürekli konuşuyor. Bara oturup, biramdan yudum yudum içer, saatlerce insanları dinlerdim. Kelimeleri nasıl kullandıklarını, nasıl tonladıklarına dikkat edip ezberlerdim.

Sonra Royal Shakespeare Company mi?
Yok. Oraya daha yaklaşık 20 yıl var. Okuldan çıktığımda İngilizcem tiyatro ağzına uygun değildi. Bir yandan sürekli televizyon teklifleri geliyordu. Ben de dedim belki burada kamera önünde isim yaparsam, tiyatroya çağırırlar, gelir oynar mısın derler. 15-20 sene sonra tiyatro teklifleri geldi. Çok fazla dizide ve televizyon filminde bölüm oyunculuğu yaptım (Aralarında Doctor Who’nun da yer aldığı 30’u aşkın iş). Böylece para da kazanıyordum. Arada filmler de geliyordu. Onlarda da oynuyordum. Çok fazla ünlü yönetmen ve aktörle çalışma fırsatım oldu (Roger Moore’la The Man Who Hunted Himself, Alan Parker’la Midnight Epress, Sigourney Weaver ve Michael Caine’le Half Moon Street, Anthony Hopkins’le Peter & Paul, Ben Kingsley ve Helen Mirren’laPascali’s Island). Sonunda 1989’de Royal Shakespeare Company dönemi başladı, burada da 18 ay 12. Gece, Kısasa Kısas, Pericles gibi klasiklerden, modern oyunlara kadar çok sayıda oyunda oynadım. Sonrasında The Royal National Theatre’da iki oyunda oynadım. David Lan’in yazdığı The End of the Earth’te Michael Sheen’le başrolde, David Hare’in Stuff Happens‘ında oynadım. The Royal National Theatre’ın sonrasında da İngiltere’nin en tarihi sahnelerinden olan Globe Theatre’dan teklif geldi. Birkaç senem de orada Kral LearFront Line, Henry IV Part 1&2 gibi oyunlarda, o inanılmaz sahneye çıkmakla geçti.

Türkiye’ye dönme kararını da bu zamanlarda mı verdiniz aşağı yukarı?
Türkiye’ye dönmemin sebeplerinden biri şuydu: Globe’dayken kulağıma geldi ki, Shakepeare’ın tüm oyunlarını, 38 oyununu, 38 dilde yapacaklar. Ben bu festival işini duyar duymaz Globe’un kreatif direktörü Dominic Dromgoole’a gittim. Dedim ki, böyle bir sezon hazırlıyorsunuz. Peki Türkiye ve Ermenistan’ı davet etmeyi düşünüyor musun? O da “Türkiye’de ve Ermenistan’da tiyatro var mı?” dedi. “Gel bir gör” dedim.“Benim Türkiye’de iyi bir arkadaşım var, Haluk Bilginer. Haluk’la film setinde (Half Moon Street’te) tanışmıştık. Dominic’e söyledim, Haluk’un Oyun Atölyesi’nde her sene bir Shakespeare oynuyorlar. “Tamam” dedi ve düzenlenecek festivalin direktörünü Türkiye’ye o sırada Oyun Atölyesi’nde oynanan Macbeth’i izlemeye gönderdi. Ermenistan da bir Shakespeare oyunu seçti. Bir yıl sonra festivale Oyun Atölyesi’nden Antonius ile Cleopatra, Globe Theatre’da oynandı. Haluk bana oyunda “Sen de oynamalısın, sensiz Globe’a gitmeyiz” demişti. Ben de “Türkçem kötü, ufak bir rol verirsen oynarım” demistim Böylece oyun provaları için İstanbul’a geldim. O zaman Türkiye’ye dönme işini ciddi ciddi düşünmeye başladım. Bir de bakayım dedim, benim vatanımda film ve dizi setleri ne durumda ve Türkiye’de çalışmak nasıl bir tecrübe olacak…

Röportajın tamamı için buraya tıklamanız yeterli.

Röportaj: Melikşah Altuntaş – Fotoğraf: Aylin Güngör