Yalnızlığın çalışma biçimi: Billy Fuller ile Fragments üzerine
Röportaj: Cem Kayıran - Fotoğraf: Charlie Romijn-Barr
16 yıldır Beak>’in bel kemiğini oluşturan; bugüne dek Anika’dan Robert Plant’e, Billy Nomates’den Baxter Dury’ye onlarca müzisyenle birlikte çalışan basçı Billy Fuller, ilk solo albümü Fragments’ı 3 Nisan’da Invada Records etiketiyle yayımladı.
Tamamı ev stüdyosunda son birkaç yıldır tek başına yaptığı kayıtlardan oluşan albüm, yıllar boyunca ortaya koyduğu her işle doğrudan bağ kurabildiğim bir müzisyenin zihninin yaratıcı kıvrımlarında serbestçe dolaşma izni veren bir davet mektubuna benziyor. Üzerine onlarca kat çıkılmış kompozisyonlar sunmak yerine düşünce ve hatırlama süreçlerinin kesitlerini bir araya getiren bir akışa sahip. Yer yer duyulan konuşmaya yakın vokaller, minimal elektronik dokular ve tekrarlayan bas motifleriyle Fragments, Fuller’ı ilk kez tamamen kendi anlatısı üzerinden dinleme fırsatı sunuyor. En güçlü tarafı abartıdan kaçınması. Parçalar kısa, fikirler net ve atmosfer daimi hareket hâlinde.
Albümün ortaya çıktığı ev stüdyosuna bağlanıp Billy Fuller ile Fragments’ın nasıl şekillendiğini, çalışma ortamını, parçalara sızan çeşitli referansları ve devamlılığın nasıl mümkün olabileceğini konuştuk.
“Eğer işler ters giderse suçlayacak tek kişi benim. Biraz korkutucu ama gerçekten heyecan verici. ”

Şu sıralar nasıl bir ruh hâlindesin? Kısa bir süre sonra bir solo albüm yayımlayacak olmak nasıl bir his? Daha önce yaşadığın deneyimlerle karşılaştırınca farklı bir şey mi?
Evet, sanırım öyle. Sadece tamamen tek başıma olduğumu hissediyorum. Eğer işler ters giderse suçlayacak tek kişi benim. Biraz korkutucu ama gerçekten heyecan verici.
Bu konuda o tür kaygıların varmış gibi hissetmiyorum, daha çok kendi mutlu alanını paylaşma girişimi gibi tınlıyor.
Bu şarkıları yayımlama fikrinin kendisi bile bir bakıma benim için oldukça özel anları paylaşmak gibi. Yani sadece tek başıma olup, müzik üretme ihtiyacı dışında hiçbir sebep olmadan çalışmaya benziyor. Bazen “Bu Beak> için işe yarayabilir” ya da “Bu şunun için işe yarayabilir” diye düşünüyorum ama nihayetinde amaç yalnızca stüdyoya girip bir şeyler yapmak oldu. Hiçbir zaman bir başkasının albümünü dinleyip “Ben de buna benzer bir şey yapacağım” demedim. Zaten nasıl yapılır bilmiyorum. Belki çok zeki biri değilim, bu yüzden yaptığım her şey tamamen o anda olan şeylerle ilgili. Mesela dışarıdan bir araba geçer ve çalmaya başlarım. Sonra onunla bir şey yapmaya çalışırım. Yani aslında bu albüm temelde benim bir yansımam. Moda olan şeyleri ya da güncel olmayı dert etmiyor. Sadece bir şey üretmekle ilgili ve bir albüm olarak oldukça iyi bir bütünlük oluşturduğunu düşünüyorum.
Bu şarkıları genel olarak bir albüm fikri olmadan yapmaya başladığını varsayabiliriz, değil mi? Bir bakıma günlük rutinlerinin parçasıydı.
Kesinlikle, çünkü bu benim işim ve her zaman üretme ihtiyacı duyuyorum. Eğer bir gruptaysanız ve yeni müzikler yazmazsanız, grupların geleceği olmaz; devam etmek zorundasınız.
Albüm “Beak>’in kurucularından Billy Fuller’ın ilk solo albümü” etiketiyle geliyor. Bu tür bir çerçevelemenin bir nevi gölge yarattığını hissediyor musun? Yoksa dinleyici için yararlı bir bağlam olduğuna mı inanıyorsun?
Sonuçta iyi bir referans noktası, artık kimse bir grupta kimin olduğunu umursamıyor. Kimse kimsenin adını bilmiyor, hele zaten ünlü değilse. Mesela Geoff Portishead’deydi. Ben de 17 yıl Robert Plant’le birlikte çaldım, herkes onun kim olduğunu biliyor. O Robert Plant! Onunla Amerika’daki son turnelerimden birinde 18 konser verdik. Bu 18 konser boyunca sahnedeki görselleri yapan biri vardı. Son konserden sonra mekânın kulisinde bir parti verildi ve bu adam gelip yanımdaki kanepeye oturdu, bana baktı ve “Eee, sen turnede ne iş yapıyorsun?” diye sordu. Basçı olmak böyle bir şey işte.
Bu yüzden “Beak>’in kurucu üyesi” etiketiyle çıkıyor, çünkü kim olduğumu kimse bilmiyor. Ne yapmış olursam olayım (ki oldukça fazla şey yaptım) son 25 yıldır “Hey, bana bakın!” diye ortalıkta dolaşan biri olmadım hiç. İnsanların aptal olduğunu söylemiyorum ama bilmiyorlar işte.
Albümü alıştığımız anlamda bir solo çıkış olarak görmediğini biliyorum. Fragments’ı dinlemek bir solo albüm için egonun ne kadar gerekli olduğunu düşündürttü bana.
Bu benim için tamamen yeni bir dünya. Hep gruplarda çaldım, bu yüzden bunun nasıl sonuçlanacağını bilmiyorum. Bazı konserler yapacağım ve bunu tek başıma yapmak istemiyorum çünkü bu müziğin bir kısmını tek başıma çalmak imkânsız. Ayrıca laptop’tan bir backing track çalarken benim orada durmam da müziğe haksızlık olur. Bu yüzden iki kişi daha dâhil oldu ve yakında provalara başlayacağız. Bu heyecan verici ama o durumda bile bunu bir grup ortamı olarak göreceğim.
Albüm başlı başına büyük bir samimiyet hissi taşıyor. Sanırım Peach’in davulcusu Andy Sutor’un konuk olduğu “Three Blind Mice” parçası dışında her şeyi tek başına kaydettin, değil mi?
Evet. O şarkıyı en başta telefonumla voice memo üzerinden kaydettim. Telefonu floor tom’un üzerine bıraktım ve davul çaldım. Bütün parça boyunca öyleydi ve nihayetinde “Bu baya kötü duyulacak” diye düşündüm. O şarkıda güzel davullar olması için bir profesyonelin gelmesi gerekti. Onun dışında benden başka kimse yok.
O parçada erken dönem Neu!, Michael Rother kayıtlarının hissi var.
Sadece epik olmaya çalıştım. Belki kulağa cheesy gelebilir ama bence bazen şeylerin epik olmasında bir problem yok. Sürekli gelişen ve gidecek başka yeri kalmayana kadar büyüyen bir şey gibi gidiyor ve sonra bitmek zorunda kalıyor. Bu fikri seviyorum. Albümdeki çoğu parça üç ya da dört kanal. Çok basit. Ama o parça sanırım yaklaşık 30 kanala çıktı. Tamamlamak için diğerlerine kıyasla çok daha fazla uğraş gerektirdi.
“Profesyonel müzisyenliğin tek işim olması mümkün değil. Aynı zamanda başka işler de yapıyorum. Mesela şu an karşımda duran Rickenbacker basıma bakıyorum ve ‘Bunu satıp turneyi finanse etmem gerekecek’ diye düşünüyorum.”

Albüm boyunca inanılmaz bir akış var ki sen de bu deneyimi çocukluğunda bir arkadaşın için kaset hazırlamaya benzetmiştin. Parça sıralamasına nasıl yaklaşıyorsun?
Daha çok bir şey dinlerken kalbinin bir sonraki adımın nereye gitmesi gerektiğini söylemesi gibi. Ya da bilerek yanlış bir yere bir şey koyup daha ilginç duyulup duyulmadığına bakmak gibi. Çünkü parça sıralamaları inanılmaz derecede önemli. Birçok farklı şekilde denedim ve sonunda “Tamam, şimdi tam oldu” dedim. Artık tam bir kitap gibiydi. Başlangıcı, gelişmesi ve sonucu vardı. Kitap yazılmıştı ve güzel bir histi.
Peki bu kayıtları bir albüm hâline getirme fikrine kendini ne zaman ve nasıl ikna ettin?
Invada’nın yöneticisi Redg Weeks beni sürekli sıkıştırıyordu; “Bu Billy Fuller solo albümü nerede?” diyordu. Ben de “Ben öyle şeyler yapmam. Egomanyak biri değilim” diyordum. Sonra “Invada’ya gelip bir McCartney II yapabilirsin” dedi. Ben de evdeki demolara baktım. O kadar çok materyal vardı ki! Hâlâ bakmadığım bir sürü şey var. Dinlemeye başladım ve “Bu ilginçmiş” dediklerimi grupladım. Sonra aslında esas mesaiyi zaten yapmış olduğumu fark ettim. Sadece doğru hâle getirmem gerekiyordu. Yani McCartney II albümüm biraz beklemek zorunda kalacak.
Haha, yine de hâlâ masada olduğunu bilmek güzel! Ayrıca merak ettiğim bir şey daha var: Bu albümü bir araya getirmek stüdyoda geçirdiğin zamana yaklaşımını bir şekilde değiştirdi mi? Albüm tamamlandıktan sonra fark ettiğin etkiler oldu mu?
Hayır, hiç değiştirmedi. Yani evde yaptığım şey, stüdyoya gittiğimde yaptığım şeyden farklı değil. Eğer söz konusu olan bir grupsa ya da başka biri için çalışıyorsam, o zaman onların nasıl ilerlemesini istediklerine bağlı oluyor. Stüdyoda zaman geçireceksen, içeri girmeden önce bazı fikirlerin olması her zaman iyidir, aksi hâlde bu bir para israfına dönüşür. Bu yüzden genelde önce evde çok çalışırım. Ama Beak> ile birkaç gün boyunca hiçbir fikir olmadan stüdyoya girip bir şeyler deneyerek bir şeyin “gökyüzünden düşmesini” bekleme lüksümüz oldu. Bence bu fazla lüks bir şey. O noktaya gelmeden önce ödevini yapmak daha iyi.
Bunu evde yapmak da bir tür lüks sayılabilir bence.
Evet, buzdolabım var ve çay yapabiliyorum!
Albümü dinlerken doğal olarak çalıştığın ortamı da hayal ediyorsun. Teknik ekipmanların ötesinde, stüdyonu senin için “doğru yer” yapan şeyler neler?
Sanırım çalışma alanının kendisi. Böyle bir alanım olması büyük bir lüks. Şanslıyım ki eşim evde böyle çalışabileceğim bir oda olmasından mutluluk duyuyor ve bir evde böyle bir odaya sahip olmak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Daha önce yaşadığım evlerde tüm ekipmanlarım arkadaşlarımın evlerine dağılmış hâldeydi ve hiçbirinin nerede olduğunu bilmiyordum. Bristol’dan taşındık. Şehirden taşındığın zaman bir bahçen ya da evde ekstra bir odan olabiliyor. Yani evet, benim için en önemli şey alanın kendisi.
Yaklaşık 25 yıldır pek çok farklı müzisyen ve grupla müzik yayımlıyorsun. Peki dayanıklılık senin için ne anlama geliyor?
Dayanıklılık mı? Güzel soru. Şu an 50 yaşındayım. Sektör giderek zorlaşıyor. 2003’ten beri profesyonel müzisyenim. O zaman 27 yaşındaydım. Ama profesyonel müzisyenliğin tek işim olması mümkün değil. Aynı zamanda başka işler de yapıyorum. Mesela şu an karşımda duran Rickenbacker basıma bakıyorum ve “Bunu satıp turneyi finanse etmem gerekecek” diye düşünüyorum. Benim dayanıklılık seviyem bu. Bu benim yaptığım şey. Ben buyum ve bunu seviyorum. Asla da bırakmayacağım. Hâlâ mahalledeki pub’da 40 kişiye çalmaktan keyif alıyorum ve konser sonunda 50’şer pound alıyoruz. Seyahat etmenin müzisyenler için giderek zorlaştığını düşünüyorum, pahalı çünkü. Müzik yeniden daha yerel bir şeye dönüşebilir gibi hissediyorum. Dünya açıldıkça açılıyor gibi ama en sonunda yerel çevresine hizmet eden bir müzisyen olursam, bunun bir sorun olmadığını düşünüyorum. Bu bir dayanıklılık meselesi olmayabilir aslında. Ne yaparsan yap, hangi seviyede olursan ol ya da seni kaç kişi dinlerse dinlesin ilerlemeye devam etmenin yollarını bulmakla ilgili. Senin için iyi olduğu sürece yapmaya devam etmek.
“‘Bu bir basçı albümü değil’ demek istedim. Ben sadece müzik için ve şarkı için çalan bir basçıyım. Hep böyle yaptım.”

Şarkı isimlerini okumayı ve ne anlama geldiklerini tahmin etmeye çalışmayı hep sevmişimdir. Özellikle Beak> albümlerinde. Burada da yine çok eğlenceli seçimler var. Mesela “Bonanza” parçanın atmosferine uyuyor ama “Whammy” gibi bir isim daha doğrudan bir başlık gibi duruyor. Başlıkların ne kadar edebi? Bilinçli olarak betimleyici ya da ironik olmaya çalışıyor musun?
Bazıları betimleyici, bazıları ironik, bazıları da tamamen o anda önümde olan şeyler. “Whammy” aslında o sesi elde etmek için kullandığım pedallardan birine bir gönderme. O sesi bulduğumda, başlığına o sesi elde etmek için kullandığım pedalların hepsini yazmıştım. Böylece herkes o sesi nasıl elde ettiğimi anlayacaktı! Sonunda sadeleştirmem gerekti ve en doğru tercihin Digitech Whammy pedalı olduğunu düşündüm.
Yayımladığın ilk parça “Rummer”, albümün kapısını açmak için çok iyi bir seçim. Bununla başlama motivasyonun neydi?
Oradaki melodinin en doğrudan ve akılda kalıcı melodi olduğunu düşündüm. Bazı müziklerde şöyle bir şey vardır. Kesinlikle kendimi övmüyorum ama bazen bir melodi duyarsın ve “Bu zaten hep vardı, sen sadece tesadüfen buldun” dersin. “Ben bunu ilk bulan oldum” gibi hissedersin ama sanki aslında hep oradadır. Bildiğimiz milyonlarca şarkı böyle. “Rummer” da bana öyle hissettirdi. “Bu melodi neden sanki hep varmış gibi geliyor?” diye düşünüyorsun ama kontrol ediyorsun ve kimse daha önce yapmamış. O zaman da “İyi ki yapmamışlar” diyorsun!
Aynı zamanda içinde bas gitar var ama şarkıyı taşıyan şey synthesizer. “Bu bir basçı albümü değil” demek istedim. Ben sadece müzik için ve şarkı için çalan bir basçıyım. Hep böyle yaptım. Bu yüzden böyle başlamasını istedim. “İşte size bir şarkı, bunun basçılıkla alakası yok.”
Klibi de çok eğlenceli. Bir bankta kucağında klavye ile oturduğun bir loop’u izliyoruz.
Onu 15 yaşındaki oğlum çekti. Orası evimin yakınlarında bir yer. Eski bir Demir Çağı kalesi aslında. Evimin olduğu yerde eski Roma sikkeleri bulundu. Yani insanlar burada çok uzun zamandır yaşıyor. Orada betonlanmış bir tuvalet var ve içinde kaleye çıkan eski bir rahip saklanma yeri var. Yani burada baya bir şeyler yaşanmış.
Gözlerinden lazerler de çıkıyor.
O da aslında Led Zeppelin’in “The Song Remains The Same” videosuna bir referans. Jimmy Page’in hurdy gurdy çaldığı bir bölüm var. O sahne bence inanılmaz!

“Won A Synth” parçası da albümün en dikkat çekici anlarından biri. Üst üste çalınan dört bas gitar olduğunu okuduğumda “Bunu daha önce duymuş olabilirim” diye düşündüm. Sonra Instagram hesabında biraz geri döndüm ve aralık ayında paylaştığın videoyu gördüm.
Evet, aynen öyle! Üstüne yeni bir melodi de var.
Yorumlarda bunun yeni bir Beak> parçası olması gerektiğini söyleyenler falan. Sosyal medyada çok “büyük” biri değilsin, yani bir influencer gibi değilsin. Ama bir müzisyen için bunu nasıl bir mecra olarak görüyorsun?
Hesabımı sadece annem takip ediyor olsa bile aynı şeyi yapardım. Ayrıca bu pratiği riffleri hatırlamak için de kullanıyorum. Bir de Instagram’a koyduğun anda telif hakkını almış oluyorsun.
Bu ilginçmiş.
Evet, bu da orada olma sebeplerinden biri. Yani oraya koyduğun zaman bir tarih damgası oluşuyor. Ama aslında tamamen yaptığın şeyleri paylaşma sevgisiyle ilgili. Bas çalmayı seven bir sürü insan var. Benimle bunun hakkında konuşuyorlar ve bu güzel bir şey.
“Tailgates & Ratchet Straps” parçasında bir spoken word sekansı var, senin sesin olduğunu düşünüyorum. “Nobody cares about your band and your bass” (Kimse grubunu ve basını umuramıyor) gibi ilginç cümleler söylüyorsun. Bu geçmişten bir kayıt mıydı yoksa sonradan mı eklendi?
Onu eski bir demoya sonradan ekledim. Vokalin modern zaman müzisyeni olmakla ilgili bir referans noktası olmasına dair bir fikrim vardı. O sırada yarı zamanlı bir şoförlük işi yapıyordum, hâlâ bazen yapıyorum. O parçayı yazdığım gün açık kasalı bir kamyonla kimyasal tuvalet taşıyordum ve o kamyonun bir tailgate’i (hidrolik arka kapak) ve ratchet straps’leri (yük sabitleme kayışları) vardı. Direksiyon başında giderken akan bir bilinç hâli gibi. Ben çalışmayı seviyorum, iş yapmayı seviyorum. Hiçbir işi kendime yakıştıramayacağım kadar küçük görmem. Bir ailem var, bu yüzden her zaman para kazanmam gerek. Aynı zamanda uzun yıllar müziğe çok yoğun mesailer vermiş birinin her şeyi dengelemeye çalışmasının getirdiği düşünceler de var. 50 yaşındaki bir adam olarak aklına gelen o tür negatif düşünceler… Hepsi bununla ilgiliydi aslında.
Son olarak, Fragments için yayımlanan basın bülteninde Tottenham Hotspur için bas çaldığından bahsediliyor. Bunun hikâyesini biraz anlatır mısın?
Son Baxter Dury albümü Allbarone’de çaldım. Londra’daki bir stüdyoda Paul Epworth ile kaydedildi. Adele gibi müzisyenlerle çalışmış büyük bir prodüktör. Daha önce hiç tanışmamıştık. İki günde 10 şarkı kaydettim. Gün üzerinden ödeme yapıyorlardı, yani onlara büyük kazanç sağladığımı söyleyebiliriz! Paul bas çalışımı gerçekten çok sevdi ve kayıtlardan iki hafta sonra beni aradı, “Tottenham Hotspur için bir kayıtta çalabilir misin?” diye sordu. Avrupa Ligi finaline çıktıkları dönemde yayımlanan “To Dare Is To Do” adlı parçaydı. “Arsenal taraftarı değilsin, değil mi?” diye teyit etmesi gerekti. Ben de “Bristol City taraftarıyım, sorun yok” dedim.