Vedasının 10. yılında bir Bowie portresi daha: The Final Act

Yazı: Utkan Çınar

Dünyalılar arasından ayrılışının 10. yılında elimizde yeni bir David Bowie belgeseli var. Bowie: The Final Act onun 1990’lardaki kariyer duraklaması ve 2010’lardaki geri dönüşüne ağırlık verirken, yakın tanıklıklar ve ince anekdotlarla farklı bir portresini çiziyor. 


Öncelikle şu pandeminin zamanı distorte etme gücüne tekrar şapka çıkarmak istiyorum. David Bowie’nin aramızdan ayrılmasının üzerinden on yıl geçtiğine inanmakta güçlük çekmekteyim. Duyduğum ânı, şaşkınlığı; daha iki gün öncesinde çıkardığı harika albümünü dinlerken bu haberi almanın şokunu çok iyi hatırlıyorum. Zaman yaman. İzninizle bir de itiraf lazım. Müziği öğrendiğim ilk gençlik yıllarında Bowie’nin hiçbir zaman büyük fanı olmamıştım. Çok iyi bir şarkı yazarı olduğunu da düşünmezdim. O 70’lerdeki Ziggy Stardust modası falan da etkilememişti beni. Star olmak için çok kasıyor gibi gelirdi. Bir gün VH1’ın pek keyifli Classic Albums serisinde büyük hayranı olduğum Lou Reed’in Transformer albümü irdeleniyordu. Mixer masasının başında oturan Reed, “Satellite of Love”ın sonu çalarken tüm enstrümanları kapatarak Bowie’nin geri vokallerini çıplak bırakıp, dehayı gösteriyordu. Bu sahne benim için de Bowie’ye daha çok ilgi göstermem gerektiğinin kanıtıydı. 25 yaşında Transformer gibi bir albümün prodüksiyonunu yapmak nasıl bir cürettir? 

Bir sonraki tecrübem ise Beyoğlu’nda, festivalde The Man Who Fell to Earth’ü izlerken olmuştu. Kamera bir insanı bu kadar sevebilir miydi? Sinemanın arkalarında bir yerde cıvıldayan kediye rağmen etkileyiciliğini dün gibi hatırlıyorum. Şimdi tabii Bowie’yle ilişkim çok daha düzeyli. Herhalde bu kadar uzun süre mânalı bir kariyer yapabilen ve öyle ya da böyle saygınlığını koruyabilmiş, Space Oddity’den Blackstar’a geçen neredeyse 50 yıllık sürede bu kadar farklı türlerde şarkılardan oluşan böyle bir külliyata sahip pek bir sanatçı yok. Yeniye hep açık olması, risk almaktan korkmamasına saygım büyük. Bir de kısa not; oynadığı filmler de hep güzeldir. Zoolander’daki cameo’su olsun, kişisel favorim The Linguini Incident olsun, The Prestige olsun… Sanki sinemada daha volümlü kariyeri olabilirdi gibi de düşünürüm. Kendisi nezdimde fotojenikliğin ansiklopedik karşılığıdır. Belgesel de bunu kanıtlıyor.

Bowie: The Final Act ölümünün 10. yılında bir anma işi. İsmi aslında biraz yanıltıcı. Kariyerinin son yılları sadece son 20 dakikasında ele alınıyor. Zaten Francis Whately’nin Five Years, The Last Five Years ve Finding Fame’den oluşan serisi ve sıra dışı yaklaşımıyla, harika Moonage Daydream’den sonra böyle bir belgesele gerek var mıydı, çok emin değildim. Ama Final Act, Five Years’ın mesafeli duruşuna göre çok daha sıcak bir yapım. 

Müzisyenin 90’lardan önceki kariyerine hızlı ve üstünkörü bir bakış attığı için eski dönemlere biraz aşina olmanızı bekliyor sizden. Hafif bir zaman çizelgesi karışıklığı var. Belgesel özellikle anekdotlarla sevimli bir hâl alıyor. Earl Slick’in ayakkabıları, Jon Wilde’ın “vahşi” Tin Machine eleştirisi, piyanist Mike Garson’ın, Goldie’nin, Hanif Kureishi’nin onun hakkındaki samimi yorumları derken insanların çok şahit olmadığı bir Bowie portresi sunabiliyor. Bir “uzaylıdansa” bir insan olarak Bowie’nin portresini. Hastalıklarının domine ettiği son 20 dakikası belki biraz fazla duygusal ama bir yandan da her şeye rağmen sanatına nasıl tüm gücünü harcadığını da saygıyla izliyorsunuz. Ayrıca 2000 Glastonbury’nin girişindeki “Wild is The Wind” performansı gibi anlar da oldukça etkileyici. Bir de swan song’ların en güzeli “Lazarus”. Tüyleri diken diken eden o girişini duyduğunuz anda ayağa kalkıp önünüzü ilikleme ihtiyacı hissettiriyor.  

David Bowie, 8 Ocak 2016’da 69. yaşını kutladı, son albümü Blackstar’ı yayımladı ve 10 Ocak 2016’da da bu dünyaya veda etti. Çoğu kişi için söylenen ve artık klişe hâline gelen “onun gibisi gelmez” lafı sanırım en çok ona yakışıyor. Ama gerçekten de bu bir uzay tuhaflığı mıydı, hâlâ muamma.