Breakdown: 1975 ve sinemanın ABD ile hesaplaştığı o yıl
Yazı: Sezen Sayınalp
Twenty Feet from Stardom (2013) ve Won’t You Be My Neighbor? (2018) gibi iz bırakan belgesellerin Oscar ödüllü yönetmeni Morgan Neville, ABD’nin 1975’te toplumsal ve siyasi kargaşalarla sarsıldığı bir dönemde, bu kaosun sinema tarihine damga vuran Taxi Driver (1976), One Flew Over the Cuckoo’s Nest (1975), Network (1976) gibi filmleri nasıl beslediğini Breakdown: 1975 belgeselinde ele alıyor. Netflix’ten erişilebilen yapım; röportajlar, film görüntüleri ve Jodie Foster’ın dış sesi eşliğinde zaman akışını ve dönemin kritik kırılma noktalarını masaya yatırıyor.

İzlemeden önce bilmemiz gerekenler
İzlemeden önce (şart olmamakla birlikte) 1970’ler Amerikan sinemasıyla ilgili biraz bilgi sahibi olunması daha etkili bir seyir sunabilir. Bu bilgiler dönemin filmleri ve o filmlerin konularını içerse dâhi kâfidir diye düşünüyorum.
Zaman dilimi ve mekân
Belgeselin adı her ne kadar Breakdown: 1975 olsa da neden-sonuç ilişkileriyle sunulan tezlerde karşımıza geniş bir tarih yelpazesi çıkıyor. Bu yelpazenin içinde Soğuk Savaş da var, Watergate skandalı da var, Vietnam Savaşı da var. O yüzden zaman dilimi için 1950 – 1975 diyebiliriz. Yer ise Amerika Birleşik Devletleri.
Ne hakkında?
Özellikle ABD’nin yakın tarihi hakkında ama daha geniş kapsamlı düşünürsek; sinemanın gösterdikleri ve anlattıklarıyla kritik bir eşik olan 1975 yılından, dünyanın sosyoekonomik ve siyasal iklimine bakan politik bir okuma diyebiliriz Breakdown: 1975 için.
Sinema, söylemenin ötesinde göstermenin ön planda olduğu bir sanat. Yönetmenin kamerasını çevirdiği yerle, imgelerle, gösterilenin ardına bakmakla, kadraja girenlerle ve o kadrajın dışında kalan evrenle kameranın kurduğu ilişki, görsel dünyada neye karşılık geliyor diye merakla inceliyoruz. Bu inceleme profesyonel anlamda film okuması olarak da karşımıza çıkabiliyor, başka bir dünyaya açılan bir pencereyi izleyen seyirciler olarak da gördüklerimizi anlamlandırıp o dünyanın gerçekliklerine bakabiliyoruz. Ve bu gerçeklikler bize uzak bir zamanın ya da hikâyenin gerçeklikleri olmayabilir her zaman. Bizzat içinde yaşadığımız dünyaya dair söylenmeyenleri dile getiren, gösterilmeyenlere ışık tutan, bir nevi sinema perdesini gerçek dünyadaki perdeyi kaldırma işlevine çeviren bir bakış da sunabilir. İşte Breakdown: 1975 tam bu noktada sinemanın anlatım gücünün politik atmosferle nasıl karşı karşıya geldiğine dair akıcı ve sinema tarihine saygı duruşu içeren bir izlek sunuyor.

İlk intiba?
Filmleri okurken (özellikle bir dönemle ilişkilendirilen filmlerden söz ediyorum) izleyeceğimiz hikâyenin hangi bağlamda ele alındığı, karakterlerin nasıl temsil edildikleri ve bunların hikâyenin geçtiği tarihle ilişkisi ne kadar önemliyse; o filmin gerçek dünyada oluşturduğu yankı ve aldığı tepkiyle kurduğu ilişki de o kadar önemlidir diye düşünüyorum. Film, içinde bulunduğu zamandan azade değildir. Breakdown: 1975 belgeselinde de aslında bir başlangıcı işaret eden tarih -ironik bir şekilde- bir dönem için son nokta olan tarih olarak belirtiliyor. Bu son noktalarla, yapımın konusunu oluşturan şey elbette ki sinema.
Belgeselde Martin Scorsese, “Rocky’nin Oscar’ı kazandığı gece her şey bitti.”, Joan Tewkesbury “Her şey değişti çünkü insanlar sinemaya en çok kazanan filmi görmeye gitmeye başladı.”, Albert Brooks ise “80’ler yaklaşırken şirketler gücünü geri kazandı.” diyorlar. Bu durum, sinemanın artık neyi nasıl anlatacağını da belirleyen bir dönüm noktası. Zira anlatının niteliğinden öte, sinemanın bir eğlence aracı olarak gücünü kullanıp yeni bir propaganda aracına dönüşmesinde, 49. Akademi Ödülleri’nde Rocky’nin En İyi Film Ödülü’nü alması da vesile olmuş olabilir. Diğer adaylar arasında All the President’s Men’in, Network’ün, Taxi Driver’ın yer aldığı yıl; yani skandalları ortaya çıkaran hikâyelerin, medyanın yönlendirici etkisinden uyanmanın, savaş sonrası travmaların ve savaşın yıkan, çürüten yanının açık edildiği filmlerin ortasında bir “Amerikan kahramanı”nın ödüllendirilmesi; Amerika’nın yine gözünü, kulağını her şeye kapatıp kendine özgü demokrasisinin borusunun öteceği ve bunu süper gücünün kaynağı olan kapitalizmle başaracağını duyuran bir geriye dönüş hâli gibi. O yüzden 1975’in ardından sinema sektöründe yine şirketlerin gücünü kazanması ve anlatıların klasik beyaz Amerikalı kahraman hikâyelerine evrilmesi, zamandan bağımsız okuyamayacağımız bir durum.
İşte belgesel zamana dair bağlamı öylesine iyi kuruyor ve filmleri öyle etkili bir şekilde birbirleriyle konuşturuyor ki hem bir tarih okuması yapıyoruz hem de sinema tarihine bakarak imgelerin bizlere söylediklerini nasıl yorumlamamız gerektiğine dair kapsamlı bir ders izliyoruz. Ve bu ders hiç tekdüze ve sıkıcı değil. Filmlerdeki karakterlerin de -tıpkı belgeselde konuşan isimler gibi- anlatıya dâhil oldukları bir yapım bu.
En çok neyi sevdin?
En çok 1970’lerdeki Amerikan filmlerinin günün siyasi iklimiyle kurduğu bağın gerçek hayattaki yansımalarıyla ilişkilendirerek ele alınmasını sevdim. Bir taraftan 1960’larda başlayıp 1970’lerin ortalarına kadar gelen Siyahların mücadelesini, direnişini merkezine alan Blaxploitation filmleriyle dönemin ırkçılığa yaklaşımını ortaya koyarken; bir taraftan sürmekte olan Vietnam Savaşı’nı ise savaşın yıkıcı etkisiyle, Amerika’nın ikiyüzlü politikalarıyla ve ırkçılıkla ele alıp ilgili filmlerin sektörde bulduğu karşılığı ve 70’lerdeki sinema üretiminin nasıl şekillendiğini gösteren bölümler sunuyor belgesel. Tarihin filmlere etkisi ve filmlerin sektöre etkisi şeklinde oluşan bu anlatı yapısı, belgeselin sevdiğim özelliklerden biri.
Kimler sever?
Sinema tarihini, yakın dönem dünya siyasetini ve elbette filmleri seven herkes sever.