Buradayım, İyiyim: Söz filmin yönetmeni ve oyuncularında
Röportaj: Zelal Buldan
İyi hissetmenin zorlayıcı olmaya başladığı bu çağda Buradayım, İyiyim bu hislerin ortasında; iki kelimeye sığdırılmış büyük bir gerilim ve direnişle çıkıyor karşımıza. Film, kadınların hem bedenen hem ruhen “burada” olmaya çalıştığı, “iyiyim” derken de aslında bir mücadele verdiği o görünmez alanlara dokunuyor.
Yönetmen Emine Emel Balcı’nın kişisel deneyiminden yola çıkarak şekillenen filmi; bu sene, Altın Koza’dan En İyi Kadın Oyuncu ödülü ile döndü. Ödülü alırken şu cümleleri kurdu Bige Önal: “Kadını yalnızca doğururken kutsayan bu düzen, onu yaşarken unutuyor. Ben bu ödülü bu düzende hayatını yitiren bütün kadınlar ve sessizliğe mahkûm edilmeyi reddeden kadınlar için almak istiyorum. Buradayız, susmuyoruz ve iyiyiz.”
Buradayız, susmuyoruz ve iyiyiz diyebilmek belki de en çok birbirimizi duyabildiğimizde mümkün oluyor. Kadın yönetmenlerin sistematik olarak görünmez kılınmaya çalışıldığı sinema dünyasında bir kadın yönetmenden bir kadın dayanışması filmi izlemek bana ve eminim birçok kişiye de iyi geldi. Geriye benim için sadece, Emine Emel Balcı, Bige Önal ve Elit İşcan’a bu filmi birlikte var ederken neler hissettiklerini sormak kaldı. Adana Altın Koza’da gerçekleşen söyleşiden çıkarken buradaydım ve iyiydim.

Filmin ismi Buradayım, İyiyim aslında sessiz ama çok çarpıcı bir ifade. Bugün birçok insan hem fiziksel hem duygusal olarak “burada” olmanın yükünü taşırken, “iyiyim” demeyi bir alışkanlık ya da zorunluluk olarak kullanıyor. Bu iki kelime arasında nasıl bir gerilim var?
Emine Emel Balcı: Buradayım demek aslında en başta bir var olma hâline işaret ediyor ama her zaman zihnen ve duygusal olarak olmak istediğimiz yerde olmuyoruz. Dolayısıyla, filmin ismini koyarken aslında en başta anlattığı hikâye ile bir zıtlık olsun istedim. “İyiyim” derken de bir yandan da bahsettiğin gibi bazen geçiştirdiğimiz, bazen de iyi olmasak bile “iyiyiz” diyerek kendimizi iyi olmaya yönlendirdiğimiz bir duygu durumundan geçiyoruz. Film için aslında finale de işaret eden bir yerden bizi umuda sevk eden bir başlık olsun istedim. İlk filmimde de aslında öyle bir hisle filmin ismini koymuştum. Nefesi kesilene kadar mücadele eden genç bir kadını anlatıyordu. Çok çekinmeden aslında finali işaret eden, filmin nereye doğru gideceğini gösteren başlıklar koymak iyi geliyor bana. Buradayım, İyiyim de zaman zaman Filiz karakteri üzerinden bazen zıtlıklar içinde bazen de tam da ifadesini karşılayan şekilde anlam buluyor. O yüzden bunu bir cümlenin içinden çekip almış olmak, filme böyle bir isim vermiş olmak çok hoşuma gitti. Biraz o burada olma hâlini ve iyi olma hâlini sorgulamamıza sebep olacak bir film ismi olabilir diye düşündüm. Hikâye ile de çok örtüşüyordu diye bu ismi tercih ettim ama insan olarak da hepimizin üzerinde düşünmemizi gerektiren iki mesele.
Bige Önal: Ben filmin ismini çok seviyorum çünkü gerçekten Emel’in de dediği gibi hikâyenin güzel bir özeti olduğunu da düşünüyorum. Aynı zamanda ülkemize dair, kadınlar hakkında da çok ciddi anlamda içi dolu bir cümle olduğunu düşünüyorum. Buradayız ve iyiyiz kadınlar olarak. O yüzden iyi ki böyle bir cümlenin altını çiziyoruz.
Elit İşcan: Ben, bana neleri çağrıştırdığına dair çok net cümleler kuramayabilirim bu anlamda. Biraz daha dağınık çağrışımlar geliyor aklıma. Bence biraz sıkışmışlık da barındırıyor, geleceğe dair bir temenni; iyi olacağız… Olacak mıyız? Bir soru işareti de var bunun içinde. Çok kolayca ifade edilemez. Çok pozitif mi ondan emin olamıyorum. Umut var içerisinde ama daha çok temenni. Bakalım, şimdi buradayız ve iyi olacak mıyız acaba?
Annelik deneyiminin bu filmi şekillendiğini söyledin. Bu deneyim filmde en çok hangi sahneye ya da hangi duyguya yansıdı sence?
Emine Emel Balcı: Galiba böyle bir sahneyi işaret edemem ama genel olarak bir kafa karışıklığı hâli. Annelik aslında bir karar verme işi. Herkes için öyle, Filiz için de öyle. Onun ekseninde bir hikâye. Bir şeylere karar verme, adım atma hem kendi için hem de ailesi için. Bir de kafa karışıklığı meselesi kadınlara atfedilen bir mesele. Bununla ilgili sürekli kadınlar üzerinden bir şeyler inşa edilmeye çalışılıyor. Bu kafa karışıklığının her zaman bizi zora düşüreceğini değil de bazen işimize yarayacak kapılar açacağını da söylemek istedim. Genel olarak annelik tecrübesi bende hep elbette belirsizlik ama bir yandan da sürprizli, yeni bir yaşama biçimi, yeni şeyleri öğrenme hâli gibi şeyleri çağrıştırıyordu. Yani hem olumlu hem de olumsuz taraflarıyla konuşabileceğimiz, daha fazla konuşabileceğimiz bir alan olsun diye böyle bir film yapmak istedim. Kişisel bir hikâye anlatma isteğiyle yola çıktım. Elbette bu çok politik zemini de olan bir hikâye. Genel olarak zannediyorum ki beni düşündüren hep bu kafa karışıklıklarıydı. Sonrasında tabii ki yolunu buldu. İnsanlar aslında bir sürü uğraşlarla ebeveynliklerini bulmaya çalışıyor. Dolayısıyla bu süreçlerden sonra, yazdığım Filiz karakterinin de bu kafa karışıklığındaki belirsizliğini başka bir kadınla dayanışarak çözebileceğini düşündüm ve o yüzden senaryoyu da annelikten biraz çıkarıp kadın dayanışması hikâyesine doğru yönlendirmek istedim.
Filiz bir anne ama gösterilmesine alıştığımız anlamda şefkatli ve sabırlı bir figür değil; daha çok kendi içine sıkışmış, yalnız ve mesafeli bir anne. Bige sen de söyleşide, “Anne değilim ama o hissi anlamak için vaktim oldu.” dedin. Ben de anne değilim ama mutsuz, bastırılmış duygularla baş etmeye çalışan anneleri çok yakından tanıyan biriyim ve bu duygular filmde bana çok net geçti. Sen bu karakterin içine sezgisel olarak nasıl girdin? Seni en çok hangi duygusu yakaladı?
Bige Önal: Tabii ki ben anneliği anladım, onu tamamen içselleştirdim ve yansıttım diyemem. Annelik bence çok büyük bir kavram. Anne olan herkese çok büyük saygı duyuyorum. Anlamaya çalıştım diyeyim. Emel’in tabii ki beni yönlendirmesi ve bana güzel aktarabilmesi, ne istediğini bilmesi ve beni hangi taraflardan yontabileceğini biliyor olması çok büyük bir şans oldu benim için. Ben hissin peşine düştüm. O sıkışmışlık hissini, annelik üzerine kurulan baskıyı daha çok anlamaya ve o his üzerinden ilerlemeye çalıştım. Kendi hayatımda hayvanlarım var. Onlara olan yaklaşımımın etkisi olduğunu düşünüyorum. Onun dışında aradığım hissi bulmak için özgürlük kısıtlanmasının da peşine düştüm. Beni en çok yakalayan şey filmin bir sahnesi oldu. Henüz okurken orada çok fena oldum. Film çekilirken de o sahne benim için çok belirleyici bir sahneydi. Bebeğiyle ilk bağ kurmaya başladığı sahnelerden biri. Oralar, başka bir insanın varlığı, onu karşılama hâli beni bir yerlerden yakaladı.

Ben filmi izlerken salondaki kadınlar arasında sessiz bir bağ kurulduğunu hissettim. Sanki bazı duyguları yüksek sesle söylemesek veya yaşamamış olsak bile hepimiz onları tanıyorduk. Siz de sette veya salonda filmi izlerken benzer bir duygu yaşadınız mı?
Emine Emel Balcı: Bence gösterimden sonra yaşadık. Çok empati kurduklarını gördüm. Hikâyeyi anladıklarını, bize bunu yansıtmaya çalıştıklarını gördük. Önemli bir şeydi, bizim de ihtiyacımız vardı seyirci ile izleyip onların hislerini anlamaya. Sette de gördük tabii, her zaman gördük; ekip ile çalışırken, özellikle oyuncu çalışmasında…. Uzun bir oyuncu çalışmasıydı ve bütün o süreçte insanların senaryoyu sahiplendiğini gördük. Kadınların da “Bu hikâye anlatılmalı, önemli bir hikâye ve bundan daha fazla konuşmalıyız.” dediği yerde aslında benim için başladı o süreç. Yalnız değiliz ve başka insanlar da bu dertleri yaşarken bunlarla ilgili konuşmak ve paylaşmak istiyorlar. Kendilerine daha iyi gelsin diye anlatmak istiyorlar ve bunun gerçekleşmesi için uğraşacak, çaba sarf edecek insanlar var. O bağı bir şekilde kuruyorsunuz. Çok kalabalık olmasanız da az sayıda insan olsanız da bu bağı hissetmek önemli oluyor. İnsanı rahatlatıyor, güçlendiriyor. Bunu filmin çeşitli zamanlarında hissettim tabii.
Elit İşcan: Ben Emel ile ilk tanıştığım zamanı hatırlıyorum, audition ile girmiştim. Audition çektiğim zaman mıydı yoksa karakteri oynayacağıma karar verdikten sonra mıydı, emin değilim ama ilk buluşmalarımızdan biriydi. Neden bilmiyorum vardır elbet bir sebebi; annelik meselesi, anne olma, postpartum (annelik sonrası depresyon) bu konular genel olarak benim edebiyatta da sinemada da ilgimi çeken konular. Sonra yaratım süreçlerinde çok sancı yaşayıp hatta bu sancıların yapmak istediğim şeylere ket vurduğu bir süreçten de geçtim. Hâlâ da geçmeye devam ediyorum. Öyle bir yerden bağ kurduğumu hatırlıyorum mesela Emel ile. Hakikaten bu dönemde neler yaşadığını çok merak ediyorum. Neydi derdi, nasıl bir mücadeleden geçti ve ben bundan nasıl beslenebilirim? Gerçekten de çok beslendim. Üzerine de konuştuk, kişisel bir yerden konuşmaktan da öte bazı kitaplar önerdi. Sette onun o sakinliği, “Buradayım ve iyi olacağız.” tavrı…
Emine Emel Balcı: Burada olmaya çalışıyoruz. 🙂
Elit İşcan: Evet, burada olmaya çalışıyoruz ve sakin bir şekilde yapacağız bu işi hâli de bana hep çok iyi geldi. Sonra da benimle yaşamaya ve bana ilham eden bir şey oldu.
Bige Önal: Ben de özellikle Emel ve sonrasında Elit ve filmde çalışan kadınların da kendi hayatlarındaki kadın konusuyla ilgili duruşlarının filmde çok etkili olduğunu düşünüyorum. Hepimizin kendi hayatlarımızda bir kadın gücüyle, kadının durduğu yerle ilgili dertlerimiz var. Bu enerji ve düşünce biçiminin filme çok yansıdığını düşünüyorum. Emel özelinde; Emel çok net ve ne istediğini bilen biri ve bu benim işimi çok kolaylaştırdı. Bunu sürekli söylüyorum, Emel artık sıkıldı. Bu bana çok iyi geldi. Sınırlarım belliydi ve bir şekilde onun çizdiği yere doğmak bana daha kolay geldi. O anlamda Emel’in çok yardımı oldu bana. Elit ile zaten bizim küçüklükten beri bir ilişkimiz var. Onunla kurduğumuz bağın bir geçmişinin oluşu, ilişkimizin nostaljik bir tarafının oluşu benim için çok değerli ve kıymetliydi.
İlkokul arkadaşıydınız, değil mi?
Bige Önal: Elit benden küçük ama aynı ilkokuldaydık. Elit’in beş yaşındaki hâlini biliyorum. Ben de dokuzdum o dönem. Dolayısıyla bu tarz şeylerin varlığı ve bunların birikip ortaya çıkması güzel oldu film adına da.
Filmde Elit’in canlandırdığı karakter Şule, Bige’nin karakteri Filiz’in içsel bir eşikten geçmesine neden oluyor. Aralarındaki ilişki kısa ama yoğun; dışarıdan mesafeli görünse de duygusal olarak oldukça etkileyici. Bu etkileşimi birlikte yaratmak nasıldı? Sette bu dönüşümü çalışırken birbirinize nasıl alan açtınız, nasıl destek oldunuz?
Bige Önal: Elit’in oyunculuğu özelinde cevap vereceğim. Elit zaten oyuncu olarak da bence karşısındaki insana çok alan açan bir oyuncu. Zaten çok beğeniyorum onu. Özellikle bizim film ile ilgili konuşacağım çünkü bu, bizim ilk birlikte çalışma deneyimimiz oldu. Bence o kadar doğru algılayıp doğru bir pozisyon aldı ki oyuncu olarak; hem bana hem de bizim ilişkimize çok alan açtı. O iletişim de bence çok geçti. Oynarken onu hissediyorsunuz zaten. Karşılıklı oturup göz göze baktığınızda ya da fark etmez, enerjisel olarak da o alışveriş daha o zamandan başlamıştı zaten. Nitekim bence perdeye de yansıdı.
Elit İşcan: Bilmukabele:) Bige ile Emel altı aylık bir çalışma sürecinden geçtiler galiba. Ben hem Almanya’da yaşadığım hem de karakterimin yoğunluğu Bige’ninki kadar olmadığı için birazcık daha ucundan köşesinden dâhil oldum sürece. Onların sürecini biliyordum ve gerçekten imrenerek izliyordum. Onun bir parçası olmak, benim için her şeyden önce heyecan vericiydi. Tadı damağımda kalan bir deneyimdi. Birbirimize alan açmamız ise bir şekilde olan bir şeydi. Tarif etmesi kolay değil ama bence senaryonun da bunda çok büyük bir etkisi var. Filiz ve Şule’nin beraber geçirdiği vakit senin de dediğin gibi çok kısa ama çok yoğun. O yoğunluk zaten senaryoda hâlihazırda var. Bize sadece orada olmak kaldı. Biz filmi 2022’de çektik, üzerinden üç yıl geçti ama o ufak anlar hâlâ zihnimde. Banyodaki saç boyama sahnesi ya da kayalıkların üzerinde bira içip “İyi olacağım merak etme.” dediği sahneler gibi.
Anneliğin toplumdaki kutsal imajı, gerçek annelik deneyimlerinin görünür olmasını çoğu zaman engelliyor. Sizce bu kutsallaştırma, annelerin yaşadığı karmaşık, çatışmalı duyguları ve “iyi anne” beklentisiyle başa çıkma biçimlerini nasıl gölgeleyebiliyor? Bu mitin yıkılması sinemasal anlatımda ne kadar kritik?
Emine Emel Balcı: Bu kutsallaştırma tabii bir baskılama aracı. Kadınların duygularını, düşüncelerini, ifade biçimlerini baskılamak için bizi böyle kutsal bir alana hapsetmeye çalışan bir düşünce var. Bununla ilgili çok uzun zamandır bir farkındalık var. Az da olsa var. Sinemada da edebiyatta da başka disiplinlerde de kadınlar artık annelikleriyle ilgili konuştukları üretimler yapmaya başlıyorlar. Çok önemli bir şey. Bu belki bizim jenerasyonumuzla ilgili bir şey çünkü bu dediğimiz anneliğe alışma süreçleri, postpartum, lohusalık bunların hiçbirisi yeni değil. Bunlar aslında yüzyıllardan beri, kadınların varoluşundan itibaren yaşadıkları, tecrübe ettikleri şeyler. Bunlar için konuşma alanı yaratılması elbette zaman istiyor. Belli bir süre sonra biraz daha kendimizi rahat ifade edip, “Bak başkası da bunu yaşamış. Hadi bunu konuşalım ve bunu üretimimize sindirelim.” düşüncesi zaman içinde, cesaret ile oluyor. O maalesef kadınların üretimin içinde olmasını engellemek için kurulmuş birtakım mitlerden birisi ama bence bunu yavaş yavaş kırıyoruz. Yani burası konuşulmaz, üretilmez bir alan olmaktan çıktı ama tabii ki artmasını ve daha fazla konuşulmasını istediğimiz bir şey.
Bige Önal: Emel’in dediğinden yola çıkarak şunu söylemek istiyorum, maalesef bizim toplumda ve dünyada da artık böyle; kadınlara bir görev, sorumluluk yükleniyor. Anne olmayan kadınlar başarısız atfedilerek, anne olan kadınları kutsayıp sonra yaşarken onları unutuyoruz. Bununla ilgili derdimizin olduğunu ve bütün annelerin zor süreçlerden geçtiğini düşünüyorum ben. Dediğin gibi maalesef konuşulmayan bir hâle getirilmeye çalışılıyor ki zor bir şeymiş gibi algılanmasın. Her kadın bunun zorluğunu yaşıyor. Belki yaşamayan, lohusa geçirmeyen kadınlar elbet var ama yaşayanlar için de bu alanın konuşulma hâli ve bunların açılıyor olması bana kadınların da daha çok rahatlayabilecekleri bir alan olduğunu hissettiriyor. Bunun için de bir şeyler yapabildiysek ne mutlu bize.

Filmde emzirme sahnelerindeki hassasiyet hissediliyor. Sizin sette olduğunuz dönemde yoktu ama artık Türkiye’de henüz yaygınlaşmasa da bu tarz sahnelerde; yakınlık, çıplaklık ve sevişme sahnelerinde yakınlık koordinatörü ile çalışılabiliyor. Hem oyuncuların rahatlığı hem de izleyicilere bu sahnelerin doğal ve saygılı yansıması için siz nasıl bir yol izlediniz?
Emine Emel Balcı: Bizim öyle bir koordinatörümüz yoktu. Elbette olumlu ve olması gereken bir çalışma pratiği bu. Bizde şöyle bir durum vardı, biz Bige ile çok uzun zaman geçirdik oyuncu provalarında ama diğer oyuncularla da zaten çalışma sürecinde filmin nasıl çekileceğine dair konuştuğumuz ve oyuncu provası yaptığımız süreçler oldu. Dolayısıyla bazı sahnelerin nasıl çekileceğine dair konuşmuştuk. Profesyonel oyuncularla, birbirine güvenen oyuncularla çalışıyorduk. Benim için öyle bir durum vardı. Sette olabileceklere dair böyle hazırlıydık ama oyuncu açısından Bige tarif edebilir.
Bige Önal: Ben hiç rahatsızlık çekmedim. Benim için bu sahneler aslında hiçbir zaman tabusal sahneler de olmuyor. Benim zorlandığım sahneler sevişme sahneleri olmuyor. Böyle doğuyoruz bu hayata zaten,fyaş dolayısıyla çıplaklık utandığım bir şey olmuyor. Görkem’i (Mertsöz) de çok eskiden tanırım, Görkem zaten yumuşacık ve çok nazik bir insan kendi özelinde de. Ben bunlara dair en ufak bir soru işareti yaşamadım. Çok keyifli ve çok rahat geçmişti.
Filmde iş meselesine dair tartışmalı olabilecek bir gidişat ve final var. Sen bunu film gösterimi sonrası söyleşide “ara verme” ânı olarak tanımladın. Bu sahneyi böyle kurgulamanın sebebini ve vermek istediğin mesajı biraz daha açabilir misin?
Emine Emel Balcı: Şimdi anneliğe dair net bir yargıda bulunamıyoruz hiçbirimiz. Hepimiz o sürecin içinde eğer çalışıyorsak yollar aramaya başlıyoruz. Eğer çalışmıyorsak; ev içinde yaşayan, üreten bir anneysek onun da yollarını aramaya çalışıyoruz. Burada anlatmaya çalıştığım şey aslında kadının iş yaşamındaki başarılarıyla, başarısızlıklarıyla yüzleşmesi ve bunun annelikle olan bağını konuşabilmekti. Bir annenin iş yaşamında yaşadığı zorlukları ve onun nasıl tanımlandığıyla ilgili çok sahne var filmin içinde. Bahsettiğim kafa karışıklığı meselesi, aslında filmin içinde kişisel bir kafa karışıklığından mesleki bir kafa karışıklığına doğru da evrilen bir hikâye. Dolayısıyla istediğim şey, Filiz çalışıyordu ama artık çalışmıyor ve annelik yapmaya devam edecek gibi bir yargı değil. “Yaşamın içinde başka yolları ve yöntemleri deneyerek kendine ait bir annelik kurabilir mi?” sorusunu düşündüm ve bu da onun bir parçasıydı. Çalışmak, çalışmamak, bu tezatlar, bu zıtlıklar konuşulsun da istedim bir yandan ama beni de aslında düşüncelere sevk eden bir finaldi hep. Zaten en başından beri bu kutsalın içine hapsetmemek, sığdırmamak gerektiği bilinciyle hareket ederek yaptığım bir film bu. Dolayısıyla, o dünyanın içine Filiz’i sıkıştırmamak ve mümkün olduğu kadar dışarı çıkarmak ilk amaçlardan biriydi. Anneliğe dair de şimdi başka bir yolu deneyecek ve o yolda mutlu olursa kendine yeni bir kariyer planı, hedef ve annelik biçimi kurabilecek diye düşündüm. Hikâyenin orada bitmediğine işaret etmek istediğim bir final. Bundan sonra yapacaklarıma karar verecek, bu yolu da deneyecek çünkü bu önemli bir şey. Çocuğu ile iletişim kurabilmesi o bağı kurabilmesi için de önemli bir şey. Ondan kaçınmadığını göstermek önemliydi.
Bige Önal: Ben de buna bir şey eklemek isterim. Aslında ben bu kariyerinde yaşadığı, iş yerinde yaşadığı sıkıntı ve finale bağlanan blok ile ilgili biraz şöyle de düşünüyorum; bir kere zaten iş yerinde yaşatılan şey bir mobbing. Kadının aslında iş yerinden kendi isteği dışında da gitmesi. Filiz istifa etmiş olabilir ama aslında istifa ettirildi ve kendi hayatında bir yol arıyor. Her kadının yaşadığı şeyler bunlar. Birçok insan hamilelik süresinden sonra iş yerlerinden kopabiliyorlar ve bir şekilde o kadınların hayatta kalma hâli gibi de geliyor bana. Bir arayış ve o gücünü, hayatta nasıl kalabiliri de gösterdiği bir şey gibi. İş yerinden aslında anne olmak istiyorum diye ayrılmıyor, dolayısıyla ben finalin bu anlamda biraz yanlış okunduğunu düşünüyorum. O kısım kaçabiliyor ve sonunda zaten aslında o özgürlüğe erişebilmesi için bebeğiyle o bağı kurması gerekiyor. Bebek her zaman hayatında olmaya devam edecek ve o bebekle bu hâlde kalırsa zaten çalışmaya da devam edemez. O buhrandan çıkması gerekiyor. Bebeğiyle barışması ve iş yerinden ayrılması aynı döneme denk geldiği için böyle okunduğunu anlayabiliyorum ama aslında yine bir kadının zorunda bırakıldığı bir hâlden çıkmaya çalışması gibi de okuyorum ben.

Bağ kurmaya, duyguları paylaşmaya vesile olduğunuz için teşekkür ederim. Son olarak, bu film başlamadan önce ve bittikten sonra sizde neler değişti, neleri kendinize dair farklılaşmış hissettiniz?
Bige Önal: Benim için eğer ki bir gün anne olursam, çok güzel bir prova oldu. Gerçekten öyle. Çok fazla şey okudum, çok fazla şey izledim. Anne olan biriyle bu kadar detaylı konuşma fırsatım ve alanım olmamıştı. Bir film vesilesiyle, bir anne ile bu kadar güzel paylaşımlar yaşamış oldum. Dolayısıyla, bir gün anne olursam hazırlıklıyım.
Emine Emel Balcı: Bende de anneliğe dair değişimler de oldu, mesleki değişimler de oldu. Ben uzunca bir ara vermiştim, sonra tekrar çalışmak istediğim dönemde de tekrar istediğim gibi çalışamayacağımı düşündüğüm zamanlar yaşadım. O ikisinin paralel gitmesi filmi yaparken benim için de zorlayıcıydı. Ben de orada bir yandan işimde bir yer edinmeye çalışıyordum, bir yandan da anneliği devam ettirmeye çalışıyordum. Onların hepsi biraz senaryo ile paralel ilerlemeye başladı. Yazdığım süreçte de öyleydi, çekerken de. Hem bunu paylaşıyordum hem de kendi yaşantıma devam etmeye çalışıyordum. Bunlar zorlayıcı ama öğreticiydi. En azından bu hikâyeyi şimdi yapmış olmak mesleki olarak iyi bir sonuç getirdi. Onun dışındaki annelik süreci tabii ki devam ediyor ve devam edecek bir süreç. Ben de öğrenmeye devam ediyorum. Bir yandan da hepimiz işimizi yapmaya devam ediyoruz. O ikisinin arasındaki dengeyi bulmaya çalışıyoruz.
Elit İşcan: Ben bu soruya cevap vermiş gibi hissediyorum. Emel’in çalışma biçiminin bu filmi yapana kadar geçirdiği süreçlere dair onunla sohbetler etmiş olmak ya da sinemaya nasıl yaklaştığını görmek, o setteki hâline şahitlik etmiş olmak benim mesleki anlamda dönüşümüme katkısı oldu. O dönüşüm de bitmek bilmeyen bir dönüşüm bir yandan.