Cansu Yıldıran’ın dert edindiği ve kişiselleştirdiği hikâyeler

1996 doğumlu İstanbullu sanatçı Cansu Yıldıran, altı yaşında annesinin kamerasıyla etrafındakileri çekerek başlıyor fotoğrafçılığa. İşleri aidiyet; sınıf, kültürel kimlik, cinsiyet kimliği temelinde ayrımcılık gibi temalar üzerinde yoğunlaşıyor. Bugüne kadar birçok festival ve müzede sergi yaptı; British Journal of Photography, The Guardian, Dazed gibi kanallarda yer aldı. The New York Times için de fotoğraf çeken Yıldıran, Bant Mag. Havuz / Bina’da eylülde düzenlediğimiz “Normalin hatırlanacak nesi var?” sergisinde de vardı.  



Cansu Yıldıran’dan son dönemde işlerine yön ve ilham veren başlıca unsurları, nelerin onu bir şeyler üretmeye ittiğini, geride kalan bir seneyi aşkın sürecin çalışma pratikleri üzerinde ne gibi düşündürücü / dönüştürücü etkileri olduğunu, bir hikâye anlatıcısı olarak neleri önemsediğini, fotoğraf makinesinin arkasında olmanın onun için ne ifade ettiğini, işlerinde kendisini nasıl konumladığını paylaşmasını istedik.

Cansu Yıldıran yanıtlıyor

Uzun zamandır dünyanın bambaşka bölgelerinde yaşayan insanların dert edindikleri fotoğraf hikâyelerini ve bu hikâyeleri nasıl bir dille anlatmayı seçtiklerini görmek, bana kendi yolumu bulmam ve o yolda ilerlemem için ilham verici oluyor. Çarpıştığım filmler ve müzikler bu yolda nasıl bir rota çizeceğime katkıda bulunuyor. Bir yandan da üniversite okumak için geldiğim şehir İstanbul’da edindiğim seçilmiş queer ailemle vakit geçirmek, farklı disiplinlerden yararlanarak üretim yapan sanatçılarla iletişimde olmak üretimime katkı sağlıyor. Pandemi sürecinde kendi başıma kalmak, kendime dönebilmek neyi istediğim ya da esasen neyi istemediğim hakkında düşünebilme kapısını açtı. Bunun da üretim sürecinin bir parçası, ilhamı bulmanın yolu olduğunu düşünüyorum. 

Dert edindiğim, merak ettiğim ve bir şekilde kişiselleştirdiğim hikâyeler hakkında üretim yapıyorum. Yeni insanlarla tanışmak, yeni hikâyeler dinlemek birebir temasta olmak beni üretmeye itiyor, bu anlamda pandemi bana üretim açısından çok iyi gelmedi. Fakat uzun vadeli düşündüğümde kendime dönebilmek üretimlerim açısından da besleyici oldu diye umuyorum.

Heyecanlanmamı sağlayan ya da çeşitli yoğun hisler uyandıran hikâyelere yöneliyorum. Genellikle bir ev arayışı ki bu ev pek çok anlamda bir ev olabilir; aidiyet, kimlik ve köklerim hakkında düşünmekten ve üretmekten keyif alıyorum. Oradaki belki de kimsenin dönüp bakmayacağı hikâyelerden söz etmek ve lokalden yola çıkarak genele seslenmeyi önemsiyorum. 

Örneğin uzun soluklu fotoğraf hikâyem Mülksüzler, Karadeniz yaylalarında kadınların ev sahibi olamayışıyla ilgili. Lokal bir dertten söz ederek başlıyor fakat benzer dertlerden muzdarip birçok kadının hikâyesine de değiniyor aslında. Bunlar bizi potansiyel ortaklıklara çekiyor. Hikâye anlatıcılığında en değerli bulduğum nokta bu sanırım.

Fotoğraflarımda her zaman makinenin arkasında konumlandığımı söyleyemem. Fotoğraflarıma kendimi bir şekilde dâhil etme dürtüsüyle yaklaşıyorum. Bunun yolu anlatmak istediğim hikâyeye uygun fotografik dilimi bulmak, self-portre çalışmak gibi değişiyor tabii. Esasen anlattığım hikâyeler benim hikâyemden bir parça olduğu için onları kendimden başka bir şey olarak görmüyorum. Her zaman için hikâyenin merkezinde yer almasam da bazı bazı kıyılardan takip etsem de mutlaka konunun bir yerinde, içerisinde yer almaya özen gösteriyorum.

Cansu Yıldıran’la birlikte Cemre Yeşil Gönenli, Devin Yalkın, Aino Väänänen, Civan Özkanoğlu, Ekaterina Solovieva, Ege Kanar ve Cemil Batur Gökçeer’le röportajların yer aldığı 6 derece uzak teorisinden ilhamla 8 fotoğraf sanatçısı dosyasının tamamını okumak için buradan Bant Mag. No:76’ya ulaşabilirsiniz. 

Hazırlayanlar: Cem Kayıran, Ekin Sanaç, Cansu Çubukçu