​Ceren Moray ve Eren Çiğdem sohbeti

İstanbul’un çetin mahallesi Karaçınar’da yaşayan ve kendilerini rap müzik üzerinden var etmeye çalışan gençlerin inişli çıkışlı yolculuğunu takip ettiğimiz Nisan Dağ filmi Bir Nefes Daha, ulusal ve uluslararası festival macerasının ardından 24 Eylül’de vizyona girmişti. Filmde yeteneklerinin altındaki özgüven problemleriyle savaşan Yunus karakterine hayat veren Eren Çiğdem, ilk uzun metraj projesindeki performansıyla 28. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülüne uzanmıştı.



Uzun yıllara dayanan oyunculuk kariyerinde Avlu, Öğretmen, O Hayat Benim gibi televizyon yapımlarının yanı sıra Mu Tunç’un 90’lar punk sahnesini işleyeni Arada filmi ve ses teknolojisiyle tiyatroyu birleştiren disiplinlerarası deneyim Podacto Stüdyo gibi duraklar bulunan Ceren Moray, merak ettiklerini sordu, “Türkiye’nin Timothée’si” Eren Çiğdem yanıtladı. Bir oyuncu olarak her kalıbın içinde en iyisini yapabilme çabasından, Bir Nefes Daha’nın çekim ve festival sürecine uzanan sohbete buyrun.

ceren moray ve eren çiğdem
Ceren Moray & Eren Çiğdem
Fotoğraf: Aylin Güngör

Ceren Moray: Kaç senedir oyunculuk yapıyorsun sen? 

Eren Çiğdem: Üniversite öncesini sayıyor muyuz? Başlangıcım ilkokul iki. Annemin zorla kolumdan tutup tiyatro kursuna götürmesiyle başlıyor aslında. O yıllardan beri hep kurs aldığım tiyatroların çocuk oyunculuğunu yaptım. 

C.M: Ama bizim seninle buluştuğumuz, senin seyirciden reaksiyon alıp ve tatmin olduğun… 

E.Ç.: Resmî olarak üniversitede oyunculuk bölümünden mezun olduğumda, 2016’da tiyatroyla başlıyor. Üç sene aralıksız tiyatro yapıp 2019’da da ilk sinema filmimi yapmam oldu aslında. 

C.M.: Bir Nefes Daha.

E.Ç.: Bir Nefes Daha.

C.M.: Evet. Ben filmi izlemedim. 

E.Ç.: Teşekkür ederim.

C.M.: Hayır, yani defalarca niyetlendik buna, vesaire. 

E.Ç. Beraber izleyecektik.

C.M.: Beraber izleyecektik, kendi galamızı yapacaktık. Bir türlü kısmet olmadı… Dolayısıyla filmi izlemeyen biri olarak, ama sürecini de yakından takip eden biri olarak sana aslında başından beri söylediğim şeyi bir daha tekrarlayayım. Filmi izlerken neyle karşılaşacağımı üç aşağı beş yukarı tahmin ederken, altından ne bulacağımı da merak ediyorum. Biz neyin çatışmasını göreceğiz? Nasıl bir arayış, nasıl bir yenilenme göreceğiz? Sana dair ne göreceğiz ve hangi bilgiyle izlemeliyiz daha doğrusu sinemayı? Bize ne salık veriyor? 

E.Ç.: Bir Nefes Daha, işin özelinde, gettoda yaşayan iki rapçi çocuğun, rap müzik üzerinden kendilerini var etme çabalarını anlatıyor. İşin en özünde. Biraz daha genişe gittiğimiz zaman Fehmi’nin, yani Oktay’ın (Çubuk) oynadığı karakterin hayat içerisindeki var olma mücadelesini anlatıyor. Kendini raple var etme çabasını, uyuşturucuyla olan mücadelesini…

C.M.: Müzik burada bir özne, bir karakter diyebilir miyiz? 

 E.Ç.: Müzik burada tam olarak bir özne ve bir karakter. Fehmi de benim oynadığım karakter Yunus da kendilerini müzik üzerinden var etmeye çalışıyorlar. Çünkü tutunabilecekleri başka bir şeyleri yok. Çünkü toplum da onlara tutunabilecekleri bir şey vermiyor aslında, gibi. 

C.M.: Sen rolü çalışırken rap senin hayatında neredeydi? Daha önceden bir rap kültürün var mıydı? Sen de sokak bilen birisin çünkü.  

E.Ç.: Evet, yani aslında sokaktan geliyor olmanın verdiği birçok şeyi Yunus’ta kullandım ama rap kültürüne dair bildiklerim çok kısıtlıydı. 1-2 tane çok sevdiğim rapçi vardı ama iyi bir rap dinleyicisi değildim. Film için görüşmelere başladıktan sonra -gariptir, Nisan’la (Dağ) hep konuşuruz üzerine- “ben bu rolü aldım hissi” geldi bana. Daha ilk görüşmede, nedense. O günden sonra rap dinlemeye başladım ve bir buçuk yıl boyunca aralıksız bir şekilde rap dinledim. 

C.M.: Sadece?

E.Ç.: Sadece rap dinledim, başka hiçbir şey dinlemedim. 

C.M.: Harika. Biraz abartmışsın ama…

E.Ç.: En son evde kendi kendime beat yapmaya çalışıyordum. Evde durduk yere freestyle falan atmaya başlamıştım.

C.M.: Bu arada şunu parantezle açalım. Bizde bazen, özellikle yeni dönemde, bağımsız filmlerde genelde; bir audition sahnesi üzerinden yönetmenle görüşüyoruz ya da yapımcıyla, kreatif cast direktörüyle. Filmin senaryosunu, çok çok sonra filmle karşılıklı okeyleşildiği zaman görüyoruz. Bu esnada da filmin rengine dair, kokusuna dair, söyleyeceği şeye dair biz aslında oyuncu olarak akıl yürütüyor gibi oluyoruz. Sende de süreç böyle mi oldu yoksa bütün senaryoyu biliyor muydun?

E.Ç.: Ben de bilmiyordum. 

C.M.: Sen de bilmiyordun. O süreci anlatır mısın? 

E.Ç.: Bana karakter analizleri geldi. Yunus’un, Fehmi’nin ve Devin’in. Üç karakterin karakter analizini gördüm ben audition’a girmeden önce.

C.M.: Senaryodan bağımsız karakter analizi. 

E.Ç.: Senaryodan bağımsız karakter analizlerini gördüm. Bu üç karakterin kimler olduğunu çok kısa bir taslakla anlatmış aslında Nisan, 3-4 cümleyle. Ben oradan yola çıktığım şekilde Yunus’un rapçi olduğunu, bu konuda çok yetenekli olduğunu ve “imkân sağlanırsa” çok iyi bir rapçi olabileceğini, onda o kumaşın olduğunu öğrendim. Sonra benim ilk audition verdiğim sahne, Yunus’un Fehmi’ye bir haber verdiği sahneydi. Oradan zaten çocuğun ne kadar istekli olduğu donesini alabildim. Sonrasında da kavga ettikleri sahne…

C.M.: Demek ki iki tane çatışma sahnesi vardı. 

E.Ç.: Aslında filmde Yunus için en önemli olan iki sahneyi de gördüğümde ve onun rap yüzünden, hırsları yüzünden kavga ettiğini anladığımda karakterle ilgili biraz daha fikrim oldu. Tabii ki sonra senaryoyu alınca daha büyük bir analiz olduğunu ve Yunus’a dair daha büyük bir leb-i derya olduğunu senaryodan sonra görebildim aslında. 

C.M.: Ama o kendi delirdiğin ânın, sürekli rap dinlemeye başladığın ânın startını karakter analizini aldığın anda verdin ve çalışmaya başladın. 

E.Ç.: Evet.

Çok hayran olduğum rapçilerden biri Da Poet. Kendisi çok önemli bir beatmaker. [… ] Onunla çalışmak bizim için çok güzel bir deneyimdi. -Eren Çiğdem

C.M.: Bir tür psişiksin? İki kere rap yapmış aslında. 

E.Ç.: İki kere rap yapmış, o da o sahnelere denk gelmiş. 2-3 tane rapçi biliyordum öncesinde. Hatta onlar da rap müzikten bağımsız çok sevdiğim karakterlerdi. Biri Şehinşah, hâlâ çok dinlerim, biri de Ezhel. O zamanki rastalı hâli. 

C.M.: Ezhel, Altın Kelebek’te En İyi Rap’te aday bile değil, biliyorsun değil mi? 

E.Ç.: Öyle mi? Biri de Cumali diye bir çocuk. O şu an rap bile yapmıyor hatta. Kısa bir süre rap yapmış. Dilinden çok etkilenmiştim. Lise yıllarından beri bu üçünü takip ediyordum. Özellikle Şehinşah’ı çok takip ediyordum. Hâlâ çok sıkı takip ederim. Sonrasında film süreci benim için daha başlamamışken, görüşmeden sonra “bu rolü alacağım” dediğimde, o denize girdim. 2000’den 2019 yılına kadar Türkçe rap sahnesinde neler oluyor, neler olmuş…

C.M.: Yakın dönemle yetinmedin yani. 

E.Ç.: Evet, 2000’den başlayıp ne yaşanmış, kimle kimin arasında neler olmuşa kadar… Kimle kim nasıl kavga etmiş, bu insanlar nasıl kavga ediyorlar…

ceren moray ve eren çiğdem
Ceren Moray & Eren Çiğdem
Fotoğraf: Aylin Güngör
ceren moray ve eren çiğdem
Ceren Moray & Eren Çiğdem
Fotoğraf: Aylin Güngör
Festival yolculuğu

C.M.: Bir yandan Türkiye siyasi tarihine de tanık oluyorsun aslında rapin sokaktan politik olarak bir şeyler var etmesiyle.

E.Ç.: Onu çok net gördüm mesela. O dönem düğün salonlarında konser veriyorlar, sözlerinde “albüm alın, n’olur albüm alın” noktasındayken 2018 sonrası büyük konser alanlarında konser veren insanlara dönüşmelerini ben bir film gibi izledim. Bütün rap forumlarında yazan her şeyi okudum. Onlara dair bütün videoları, canlı cansız anlatılan her şeyi izledim ve hepsinden bir şeyler toplamaya çalıştım. 

C.M.: Harika bir çalışma biçimi. Harika metot izlemişsin bence. Bunu da görüyoruz, çünkü bu filmde bir ödülün var, değil mi? 

E.Ç.: Adana Altın Koza En İyi Yardımcı Erkek’i bana layık gördüler. 

C.M.: Ayyy bu nasıl bir ödül! Bu arada şunu söyleyelim, filmin şarkılarına Spotify’dan ulaşabiliyoruz. 

E.Ç.: Evet. Filmin şarkıları Spotify’da var. Hatta şu çok güzel oldu. O süreçte benim incelediğim ve çok hayran olduğum rapçilerden biri Da Poet. Kendisi çok önemli bir beatmaker. Hele Türkiye’de rap daha yeraltındayken, “Da Poet yapmış bu albümün beatlerini, oha!” dedirten bir adamdan bahsediyoruz. Filmin müziklerini de Da Poet yaptı. İnanılmaz biri. O süreçte incelediğim ve “Oha, bu herif çok iyi galiba” dediğim biri film şarkılarının altyapılarını yaptı. Onunla çalışmak bizim için çok güzel bir deneyimdi.

C.M.: Ben de sonra Rapor 2’yi dinleyeyim.

E.Ç.: Rapor 2’de kaldın mı? 

C.M.: Rapor 2’de kaldım.

E.Ç.: Spotify’da mevcut şarkılar. 

C.M.: Senin için festivallere katılma süreci başladı. Birçok festivale katıldın. Her anlamda ilk oldu değil mi? Hem bağımsız bir film yaptın, hem metodu böyle olan, hiç dinlemediğin bir müzikle var olan birini oynadın, arkasından da festival festival gezip bir tanesinde de ödülü kaptın, he kardeşim?  

E.Ç.: Evet, kaptım. Değişik bir süreç oldu çünkü Bir Nefes Daha benim ilk uzun metrajım. Öncesinde bir tane uluslararası kısa filmde oynadım. Ama uzun metraj olarak ve Türkiye’de insanların karşısına çıktığım ilk iş Bir Nefes Daha oldu. Benim de dâhil olup festival gezdiğim ilk süreç aynı zamanda. O yüzden benim için çok heyecan vericiydi. Önce Tallinn’e gitti. Orada en iyi yönetmen ödülünü aldı. Sonra Amerika’ya gitti. Santa Barbara’da en iyi yabancı film ödülünü aldı. İtalya’da jüri özel ödülü aldı. Yurt dışı yolculuğunu tamamladıktan sonra Türkiye’de Ankara Uçan Süpürge’yle başlayan, daha sonra İstanbul Film Festivali, Ayvalık Film Festivali ve en son da Adana Film Festivali’nde 6 ödülle tamamladığımız bir sürece dâhil oldum.

C.M.: Denizden çıkıp film izlemişsin.  

E.Ç.: Evet Ayvalık’ta öyle oldu. Adana’da da havuzdan çıkıp film izledik.

C.M.: Her anlamda yaşıyorsun bu hayatı. 

E.Ç.: Evet, gerçekten çok güzel bir süreçti festival ve bana kendimi oyunda hissettirdi. O çok güzel bir duyguydu. 

C.M.: Ne güzel bir şey söyledin.

E.Ç.: Oradayım, sinemanın içindeyim, bu sene çekilmiş ya da yurt dışından gelen filmleri izliyorum. “İşime dair bir şey yapıyorum şu an” ı bana çok hissettirdi. İnsanlarla tanışıyorum, yönetmenlerle sohbet ediyorum, oyuncularla sohbet ediyorum, filmler izliyorum… Bana, “Evet, ben bu işi neden yapıyorum? Bunun için yapıyorum” u, “Ben şu an oyunun içindeyim” i hissettirdi, o çok güzeldi. 

“İki tip oyuncu oluyor ya Türkiye’de. Mesela ben onlardanım yani, televizyona bulaştıktan sonra tiyatroya geri dönmesi zor olan. […] Sahne korkusu gelişen, o zamansızlıktan artık sadece buraya iş yapan ve artık diğer tarafa hiç iş yapamayacakmış gibi.” -Ceren Moray

C.M.: Senin en sevdiğim özelliğin olan ilginç bir açlığın var. Filme, oyuna, oynayışa, biçime… Mesela seninle her film konuştuğumuzda küçük not defteri gibi bir şeye yazıyorsun onları ve izliyorsun…

E.Ç.: İşimi çok seviyorum. 

C.M.: Senin için baya aşk, karnaval oldu yani. 

E.Ç.: Evet. Festivallerde yer alan bütün filmleri izlemeye çalıştım, özellikle Adana’da. Çünkü yedi gün kaldım orada. O yedi gün boyunca sadece film izledim. Sonunda ödülle de taçlandırılınca tadından yenmez oldu. 

C.M.: Harika bir konuşma yaptın. Gözlerimizi yaşartan, içimizi titreten. 

E.Ç.: Çok teşekkürler. 

C.M.: Bir de Adana Film Festivali’yle ilgili çok komik bir anın, bir yaşanmışlığın var. Bizimle paylaşırsan, okuyanlara. Bir cız eder içleri. 

E.Ç.: Aslında bunu genç bir oyuncu adayı, bir konservatuar öğrencisi okursa ona dokunacak bir şey.

C.M.: Umarız öyle olur. 

E.Ç.: Umarım öyle olur. 2012 ya da 2013. Çok net hatırlamıyorum ama ben o yıllardan birinde tiyatroda asistanlık yaparken, bir yaz, işler de çok yoğun olduğu için ve ben uzakta oturduğum için tiyatroda kalıyordum. 

C.M.: Beylikdüzü’nde oturduğunu belirtelim.

E.Ç.: Beylikdüzü’nde oturuyordum. Yazın da tiyatroyu devam ettirmiştik, sezonu kapatmamıştık ve orada tiyatroyu devam ettirecek birilerine ihtiyaç vardı. Ben de üç ay orada kaldım. Bir dönem Adana Altın Koza Film Festivali oldu ve o dönemde, nasıl denk geldiyse, bizim tiyatrodaki oyuncuların çoğunun Altın Koza’da filmi vardı. Hepsi toplaşıp Adana Altın Koza’ya gittiler. Ben gariban gibi kaldım tiyatroda. 18 yaşındayım. Oradan döndüler, işte Altın Koza’da olanlar konuşuluyor. “Şurada şöyleydi”, “Ay şu film ne güzeldi”, “Şu da ne tatlı adammış”, “Şu da ne tatlı kadınmış” gibi konuşmalar dönerken ben böyle köşede “Ee, şu nasıldı?”, “Bu film nasıldı?” diye dinleyip, “Allah’ım ben de bir gün gidebilecek miyim böyle bir yere?”, “Bir film festivaline filmim gidecek mi?”, “Ben böyle harika zamanlar geçirecek miyim?” diye düşünüyordum o zamanlar. Çok imreniyordum, çok özeniyordum. 

C.M.: Derkeeen…

E.Ç.: İlk filmimle aslında tam o bahsedilen film festivaline gidip orada ödül aldım.  

Bir oyuncu 2-3 tiyatro yapmak istiyorsa tiyatrosunu da yapabilir, bağımsız film, dizi, anaakım dizi, dijital dizi… Sadece işin her anlamda onu tatmin edebilmesi bence daha önemli. Karakter, maddi yönler, manevi yönler, senaryo…” -Eren Çiğdem

C.M.: Senin için nokta atışını böyle doğrudan yapan, iyi seçimler yapan bir oyuncu diyebilir miyiz? Yani, sen kendine der misin? Mesela ana akımda bir şeyini izlemedik. Hatta sürecine, serüvenine başlarken daha çok bağımsız işlerde ve tiyatrolarda oynadın, hatta bir oyun yazdın. Oyun yönettin bir tane de. 

E.Ç.: Evet, bir oyun yönettim. Birçok oyunda oynadım. 

C.M.: İşin hep bu tarafında daha çok ağrı ve sancı çekmek için var olmuş gibi takıldın ama anaakıma vesaireye çok bulaşmadın. İki tip oyuncu oluyor ya Türkiye’de. Mesela ben onlardanım yani, televizyona bulaştıktan sonra tiyatroya geri dönmesi zor olan. 

E.Ç.: Seninle ilgili kısmına hiç katılmıyorum bu arada. 

C.M.: Sahne korkusu gelişen, o zamansızlıktan artık sadece buraya iş yapan ve artık diğer tarafa hiç iş yapamayacakmış gibi. Senin için de mesela, “Ben zor koşulların içinden çıkmakla ilgileniyorum, diğeri ile buluşmayacağım.” gibi bir endişe ya da tam tersi, “Artık zamanı geldi,” vesaire dediğin bir şey var mı? Yani, yakın dönemde ne hayal ediyorsun? İkisini birlikte yürütmek mi? İkisinin aslında birbirinden hiç farklı olmadığını mı? Bu savaşın artık bitmesi gerektiğini mi bir oyuncu olarak? 

E.Ç.: Yani böyle çok da beylik beylik cümleler kurmak istemem ama…. 

C.M.: Umarım kurmazsın. 

E.Ç.: Evet, benim bu noktaya kadar yaptığım işler hep tiyatro ve bağımsız filmler oldu. Bir tane dizi yaptım dijitale, o daha yayınlanmadı. Ana akımda tercihler başka yönde oluyor. 

C.M.: Bu bir iddia değil, gerçek bu arada. 

E.Ç.: Kendi kariyerim açısından ben ikisinin bir arada yürüyebileceğini düşünüyorum. O yüzden senin dediğine, özellikle senin nezdinde katılmıyorum çünkü sen ikisini de çok iyi yapabilen bir oyuncusun.

C.M.: Haydi biraz da benden bahsedelim!

E.Ç.: Çünkü o sana da bir özgürlük tanıyor diye düşünüyorum.

ceren moray ve eren çiğdem
Ceren Moray & Eren Çiğdem
Fotoğraf: Aylin Güngör
ceren moray ve eren çiğdem
Ceren Moray & Eren Çiğdem
Fotoğraf: Aylin Güngör
“Türkiye’nin Timothée’si Eren Çiğdem. Bak başlığımızı da bulduk.” -Ceren Moray

C.M.: Aslında, günün sonunda işi oyunculuk olan herkes her kalıbın içinde işini en iyi şekilde yaptığında her yerde var olabilir ve bir sürü temsiliyeti olabilir. Bağımsız sinema da yapabilirsin, anaakıma tek tip kalemlerden çıkan yerlerde, paranın kazanıldığı yerlerde, daha açık konuşalım….

E.Ç.: Geldik mi oralara? İşte ben ikisinin de bir arada yürüyebileceğine inanıyorum. 

C.M.: Kesinlikle. Ben de aynı fikirdeyim. 

E.Ç.: Yani yürümesi gerektiğine inanıyorum. 

C.M.: Uzun süre bizi böyle büyüttüler çünkü. Bize bunu anlattılar. Tiyatrocusun “Aman, dizi yapamazsın.” Dizi yapıyorsun, ”Aman tiyatro…” falan. İşte, “Bağımsız sinemacılar bir klandır onlara şey yapamazsın”lar… 

E.Ç.: Ben biraz şöyle düşünüyorum. İkisini bir arada bir oyuncu olarak düşündüğüm zaman iki tarafa da hitap etmem gerektiğini ve iki alanda da işler yapmam gerektiğini düşünüyorum. Kendimi bir tarafa kapatmak istemiyorum. Yeni bir oyuncuyum ve iş yaptım. Bu bir klan değil. Bir yönetmen beni aldı ve iş yaptım.

C.M.: Demek ki sen başarısızsın danguz. 

E.Ç.: Haddinizi bilin! Hayır yani. Bir oyuncu 2-3 tiyatro yapmak istiyorsa tiyatrosunu da yapabilir, bağımsız film, dizi, anaakım dizi, dijital dizi… Sadece işin her anlamda onu tatmin edebilmesi bence daha önemli. Karakter, maddi yönler, manevi yönler, senaryo…

C.M: O kişi bunu yapıyor, şu kişi bunu diyor.

E.Ç.: Herkesin hayatına kimse karışamaz.

C.M.: Peki sen böyle bağımsız sinemanın yeni Timothée’si olarak yeni bir film yaptın. 

E.Ç.: Türkiye’nin Timothée’si. 

C.M.: Türkiye’nin Timothée’si Eren Çiğdem. Bak başlığımızı da bulduk. Başka bir film daha yaptın. İkimizin de senaryosunu okuduğu. Oynaması sana nasip oldu. 

E.Ç.: Beraber oynamayı hayal ettiğimiz ama malesef başaramadığımız…

C.M.: Evet, denk gelmedi. Ondan bahsedelim mi biraz? Yeni bir film yaptın yine, birincisinin daha şeyi soğumadan. Festivali.  

E.Ç.: Tabii ki. Hatta öyle denk geldi ki ben repolarımda festivallere gittim. 

C.M.: Evet, baya boş gününde gidip ödülünü alıp geri döndün. 

E.Ç.: Sete geri döndüm aslında evet. 

C.M.: Sonra miço oldun. 

E.Ç.: Çok değişik bir süreç oldu. Burada senin katkılarını da asla es geçemem.

C.M.: Hiç. Sıfır katkı. Ben sadece insanlarla buluşturdum.

E.Ç.: Orada da çok değişik bir çalışma süreci oldu. On kilo kadar verdim. Yunus için de yedi kilo kadar vermiştim. Ama orada verdiğim kilo biraz daha zayıflama ve fakir bir mahallede büyümüş bir çocuğun vücuduna bürünmeydi. Burada biraz daha sporla falan…

C.M.: Daha fit görünmek için. 

E.Ç.: Evet daha fit görünmek için kilo verdim. Orada yoğunlaştığım bir aylık çalışma sürecinden sonra Marmaris’e, daha sonrasında Fethiye’ye gidip bot kullanmayı öğrendim ve miço bir karakteri canlandırdım o hikâyede. Hiç bilmediğim bir alandı.

C.M.: Filmin bir kısmı İngilizce değil mi?  

E.Ç.: Filmin bir kısmı İngilizce. Aslında tam anlamıyla Türkçe oynayan tek karakter benim. Benim hiç İngilizce oynadığım bir sahne yok. 

C.M.: İki filmde de ilgi alanlarının çok dışında dünyalar keşfettin. 

E.Ç.: Rap en azından bir noktada hayatımdaydı. Burada gemicilik, miçoluk, tekne hiç anlamadığım alanlardı. Senin de başta söylediğin gibi sokaktan geliyorum ve gettoyu sokağı çok iyi biliyorum ama burada köyden gelen bir çocuğu oynadım aslında ve en ufak bir fikrim yoktu. Köyde yaşayan, orada büyümüş, köylü bir çocuğu oynadım. Çekimler bir ay sürdü. İlk defa İstanbul dışında bir iş çektim. Çok iyi bir senaryoyla iyi yazılmış bir karakteri oynamak güzel bir deneyim daha oldu. 

C.M.: Şehir dışı çekimlerinin dedikodusu bol olur. Var mı?

E.Ç.: Yok. 

C.M.: “Adana’da ne oldu? Adana’da ne oldu?”

E.Ç.: Yok diyeyim.

C.M.: Yok, çok güzel bir deneyim. Arka arkaya saydığın her şey, gerçekten başta da söylediğin gibi bir karnavalda oluyor. Bir de onu yaşayan sen olunca ekstra öyle oluyor. Çünkü içine girdiği her şeyle, ne olursa olsun, her koşulda eğlenebilen, her yerden bir şey kapmaya çalışan, öğrenmeye çalışan birisin. Senin de mucizen bu. Bence o yüzden de bu kadar yeteneklisin. 

E.Ç.: Teşekkür ederim. 

C.M.: Bu son çektiğin filmdeki tecrüben de herhalde gözümüzü kulağımızı okşayacak.

E.Ç.: Umarım. Ben çok heyecanlıyım. Benim için şöyle güzel deneyimleri de oldu. Bir Nefes Daha’da da Afloat’ta da uluslararası ekiplerle çalıştım. Birinde görüntü yönetmenimiz Almandı, birinde ses tasarımcımız Almandı. Bir Nefes Daha’da görüntü yönetmenimiz Amerikalıydı, Afloat’ta Almandı. Nisan Amerika’da okumuş, Aslıhan da Amerika’da yaşıyor. 

C.M.: Baya Anglosaksonlar ile çalışıyorsun. Anglosaksonlarla çalışıp Beylikdüzü’nden gidip geliyoruz. 

E.Ç.: O da benim için güzeldi çünkü farklı disiplinleri, farklı ülkenin insanlarının bu işleri nasıl yaptığını ve onların bir arada nasıl birbirlerini aynı noktaya getirdiklerini görmek benim için çok tatlı bir deneyimdi. Sadece kendi tanıdığım, bildiğim anlayıştan insanlarla çalışmak yerine tesadüfi bir şekilde bu şansın elime gelmiş olması da çok güzeldi. 

C.M.: Müthiş bir şans.

E.Ç.: O açıdan da yaptığım iki işin de bana çok şey kattığını düşünüyorum aslında. 

Hayalleri büyük olan çocuk

C.M.: Son soruları sorayım sana. Elimde ikisi yabancı biri yerli üç film var. Neden Bir Nefes Daha’yı izlemeliyim? Çünkü şey oluyor ya, festival filmleri olduğu zaman, “Türk filmini bir şekilde bir yerde görürüz” anlayışı. Eskiden şey vardı bizde, “Show TV verir nasılsa”. Daha çok uluslararası festivallerde oynamış filmleri tercih ediyoruz ama Bir Nefes Daha global bir gözden, bir ruhtan çıkan bir film. Neden Bir Nefes Daha’yı seyretmeliyim? Çok genel geçer ama, bunun içine kendin seyirci olarak da izlediğin bir şeyin deneyimini ekleyebilirsin. 

E.Ç.: Önce ilk baştaki soruya cevap vereyim sonra buraya geleyim. Filmin hikâyesi, dediğim gibi gettoda yaşayan iki çocuğun, aslında bir çocuğun, dışarıdan biriyle yaşadığı aşk, uyuşturucu bağımlılığı…

C.M.: Dışarıdan dediğin sınıf mı?

E.Ç: Sınıf olarak dışarıdan. Onun toplumundan olmayan biriyle yaşadığı aşk ve o aşkın onları dönüştürmesini ve yol arkadaşıyla yaşadığı çatışmayı, macerayı anlatan bir film. Yunus özelinde de aslında şöyle bir hikâyesi var: Yunus’un en çok etkilendiğim çatışmalarından biri; Yunus hiçbir şeyi tek başına başaramayan bir çocuk. Biz film boyunca onun bu yolculuğunu izliyoruz zaten. Bir şeylere tek başına cesaret edebilse veya denediği şeylerde başarılı olabilse belki Türkiye rap müziğine adını altın harflerle yazabilecek bir çocuk. Çünkü, yaşadıkları mahalleye rap müziği getiren o, ilk bu işi keşfeden, “ben bunu yapabilirim” diyen, sonrasında Fehmi’yle yola devam eden, daha önce denemeleri olan da o. Kendine güveni olmayan, tek başına bir şeyleri başarmaya gücü yetmeyen biri.

C.M.: Hayalleri büyük olan…

E.Ç.: Hayalleri büyük olan bir çocuk. 

C.M.: O sensin. 

E.Ç.: O benim. Ama ben tek başıma başarmayı deniyorum. Yunus denemiyor, o yüzden de her seferinde Fehmi’yi affediyor, her seferinde ona elini uzatıyor. Ve aslında Yunus’un kendi hikâyesinde, bizim Nisan ve Hayki ile şarkı sözlerinde yazdığımız şey vardı: “Kendimle baş başa kalamam / bütün geçmişimde yaralar. Sadece hırsımla arkadaşım / sahnede Yunus bir canavar.” Çünkü kendini bir tek orada var ediyor. Zaten dışlanmış bir toplumdan geliyor ve kendini rap müzikle var etmeye çalışırken en yakın arkadaşı yoluna “taş koymaya” çalışıyor. Hem onu yanında taşırken hem kendini var etmeye çalışıyor. Yunus’un o çatışması beni çok etkilemişti. Bu kadar yetenekli bir çocuğun hayatta hiçbir şeye tek başına dokunamıyor oluşu, yeteneğinin altındaki özgüvensizliği gibi bir noktadan Yunus karakterinin hikâyesini anlatabiliriz aslında. Soruna gelecek olursak, Bir Nefes Daha filmini şu yüzden izleyebiliriz: Bizi bir dünyaya dâhil ediyor. İnsanların sınıfsal olarak yok oldukları noktada kendilerini var etme çabalarını ve bir bataklıktalarsa, o bataklıktan kurtulma çabalarını. O bataklıktaki debelenmelerini. Onlara tanınmayan şansı kendilerine yaratma çabalarını anlatan bir film. Aslında bu film dünyanın her yerinde var. 

C.M.: Aslında dramın kendisi olan kişisel varoluş mücadelesi izliyoruz. 

E.Ç.: Sadece Türkiye’nin gettosunda yaşanan bir şey değil bu. Fransa’da gettoda yaşayan gençler de yaşıyor, Amerika’dakiler de yaşıyor….  

C.M.: Türkiye’de daha vasat şeylerle mücadele ediyorsun sadece.

E.Ç.: Türkiye’de daha vasat şeylerle mücadele ediyorsun ama aslında sıfırdan gelen iki gencin mücadelesini her yerde görebiliriz. Bunu müzikle yapıyor olmaları. Yunus ve Fehmi kendilerini zengin olmak üzerinden, köşeyi dönmek üzerinden var etmeye çalışmıyorlar. Hayalleri bunun üzerinden değil. Müzik üzerinden kendilerini var etmeye çalışıyorlar. 

C.M.: Kendilerinin de farkında olmadığı. O çok harikulade bir şey aslında. Biz karakterlerin hem psikolojisini takip ediyoruz, hem sınıfsal çatışmayı görüyoruz. 

E.Ç.: Dertlerini anlatmak istiyorlar. “Bizi de görün.” Çok klişe bir tabir belki. “Bizi de görün. Biz bir şeyler yaşıyoruz ve bunları anlatacağız. Bizi de göreceksiniz. Biz de var olacağız. Siz bize bu şansı tanımıyorsunuz ama biz kendimizi var edeceğiz” hikâyesi. Başka bir toplumda yaşayan genç bir kadının onları görme hikâyesi. Biriyle arkadaşlık etme, biriyle aşk yaşama, onlara yardım etme hikâyesini görüyoruz. Bilmiyorum yeterli bir cevap mı bu. 

C.M.: Yeterli yeterli. Tüm bu anlattıklarınla değerlendirince isim harika oluyor. Filmin ismi bir çığlık yani. Son bir nefes daha ve buradayız ve varız. Harika. Bir etnikten geliyorlar mı peki? 

E.Ç.: Hayır. Bir etnik durumları yok. Bizim işlediğimiz yok en azından. Ama o gettodan gelen çocukların bir tanesi hata yapmıyor, öbürü hata yapıp uyuşturucuya bulaşıyor. Ve şunu da görüyoruz, bu bir tercih değil. Onun tercih ettiği bir şey değil. O geldiği noktadan içine kapılıp gittiği bir dünya aslında. 

C.M.: Dolayısıyla, film nezdinde bir çok şey tartışılabilir. Suç nedir? Ahlak nedir? Kime göre nasıl var olur?

E.Ç.: Ve biz onun buradaki mücadelesini izliyoruz. Filmi izlerken de benim bugüne kadar seyirciden duyduğum ve beni en mutlu eden şey, Fehmi’ye “Yapma oğlum! Yapma be! Yapma bak ne güzel olacaktı!” diyecek kadar onun tarafında olmamız aslında. Onun için üzülüyoruz. 

C.M.: Bunu dedirtmek çok güzel. 

E.Ç.: Nisan’ın da Oktay’ın da o noktada başarısı çok önemli. Yunus nezdinde de, “Haydi oğlum, yapabilirsin! Tamam hadi bak tamam sen başaracaksın!”ı seyirciden duymak çok güzeldi bizim için.

Deşifre: Cansu Çubukçu