Chris Whitley (1960-2005): Cevherin dilemması

Yazı: Utkan Çınar

Yaşadığı yıllarda göreceli olarak hak ettiği ilgiye mazhar olmamış sanatçılar biliriz. Ya da sonraki kuşaklar için ne kadar değerli hâle geldiklerini göremeden göçenleri. Ian Curtis, Jeff Buckley*, Arthur Russell… Dahası da vardır. Bunun nedenleri farklıdır. Bazıları sektör için uygun olmamışlardır, bazıları şov dünyasının kurallarını hazmedememişlerdir, bazılarının kafa bulduranlarla araları çok iyi olmuştur. Yine de öyle ya da böyle ilhamlarını dökmüşlerdir ortaya. Bunu ister milyonlar duysun, ister üç beş kişi. Houston, Texas çıkışlı Chris Whitley de bu isimlerden biri. 1991’deki ilk albümü Living with the Law’dan 2005’te akciğer kanserinden hayatını kaybettiği güne kadar dünyaya bolca güzel tını sunmuş ama kendi yoluyla yapmayı tercih etmiş ve bu yüzden sesini yeteneğine kıyasla yeterince duyuramamış bir isim. 

Peki onu bu yazıya konu eden özelliği nedir? Açıkçası eski zamanların; Skip James, J.B. Lenoir gibi isimlerinin müzikleri dışında blues tarzına çok fazla ilgim kalmadı. Gitar öğrendiğim ilk zamanlarda dinlerdim ama gitar müziği o kadar çok değişime uğradı ki son 30-35 yılda; blues’un kalıplara dayalı primitifliği buna ayak uyduramadı diye düşünürüm. Hoş hâlâ en sevdiğim müzisyenlerden biri olan Stevie Ray Vaughan’ın klasik bir blues müzisyeni olması da komik tabii. Whitley’nin blues’u ise bir başka blues. Çok kendine has bir blues. İlhamını çok farklı türlerden alıp bunu şarkılara yedirebilen hem ham hem hassas hem dişli hem cool hem de kırılgan bir müzik. Vefatının 20. yılında maalesef bu hak ettiğinden çok daha az bilinen müzisyenin çelişkili ama son derece verimli kariyerini bir analım isterim. 

Çocuk yaşlarda CCR, Jimi Hendrix dinleyerek büyüyen ve 14-15 yaşında hayatının müzikle şekilleneceğine karar vererek okulu bırakıp, Dylan gibi New York sokaklarına yollanan Whitley, burada sokak müzisyenliğiyle ve küçük barlarda şarkılarını söyleyerek kariyerine başladı. 80’lerin başında radikal bir kararla Belçika’ya göçüp, 6 sene kadar orada yaşayıp, düşük profil işlere imza attıktan sonra ABD’ye döndüğünde, Bob Dylan ve U2 ile çalışmış, o dönem yarattığı soundlarla revaçta bir isim olan Daniel Lanois ile tanışır. Artık evli ve çocuklu olan Whitley, New York’ta bir bodrum katında yaratıcılığını bulmakta zorlanmaktadır. Lanois onu New Orleans’taki evine ve stüdyosuna davet eder ve burada tanıştığı genç prodüktör Malcolm Burn ile ilk albümü olacak Living with the Law’un demolarını kaydederler. 

1991’de plak şirketi Columbia’nın büyük bir iştah ve coşkuyla yayımladığı ilk albümü oldukça temiz, parlak bir prodüksiyona sahiptir ve tam da zamanının soundlarını yansıtmaktadır. Bruce Springsteen, John Mellencamp gibi isimleri referans verebileceğimiz yapıt, listelere iki tane şarkı da sokar. Biraz geç de olsa, 31 yaşındadır, herkesin dileyebileceği bir kariyer başlangıcı yapmıştır Whitley ama mutlu değildir. Albüm onun için fazla “hoş”tur. Sokulmaya çalışıldığı Americana, Roots rock kalıplarını reddeder. Albüm sonrası şirketin dilediği promosyon çalışmalarını, Tom Petty’ye ön grup da olduğu turnelerini yapsa da bu gereklilikler ona göre değildir kesinlikle. Kitabına göre son derece “doğru” şekilde başlayan kariyerine böyle devam etmeyeceğine karar verir. Onun dilemması da burada başlar. Oyunu kurallarına göre oynasa belki şu anda çok daha popüler, çok daha zengin, hatta “hayatta” olabilirdi belki. Ama o kalbinin sesini dinlemeyi, kendi yoluna gitmeyi tercih eder. 

1995’deki ikinci deneme Din of Ecstacy, bir müzisyenin görece başarılı ilk albümünden sonra yapabileceği en sert dönüşlerden biri olmalı. Gitarın gürültüsü artmış, (Whitley’nin gitarındaki yüksek volümdeki kontrolü takdire şayandır) tavır sertleşmiş, karanlıklaşmıştır. Blues tüm kariyeri boyunca olduğu gibi belli belirsiz bir altlık yapsa da bu açıkça deneysel bir alternatif rock albümüdür. Akılda kalıcı melodilerden, nakaratlardan iz yoktur. Columbia onun bu “sabotaj”ından mutsuz, Whitley ise rahattır. Vernon Reid’in yorumuna bugünden katılmak olası: “Din of Ecstacy’i ilk duyduğumda onun aklını kaybettiğini düşündüm ama en iyi şekilde“.  Kullandığı melodiler, gitar tonları Sonic Youth-vari noise rock gibidir; “halkın istediğini” veren bir müzisyen olmadığının kanıtıdır. Şirketle yaptığı üç albümlük kontratın son meyvesi olan 1997 tarihli Terra Incognita ise eğer grunge-blues gibi bir tür varsa bunun tek örneği olmalı. En sevdiğim riff’ine sahip “Aerial”ı da içeren albüm Alice in Chains’in düşük tempolu işleri gibidir. Kanımca da en iyi albümü. 

Hemen ardından Norah Jones, Joe Henry, Jeb Loy Nichols gibi isimlerle çalışmış Craig Street’in direktörlüğünde Dirt Floor’u kaydeder. Bu kez sadece, farklı akort sistemleri kullandığı akustik gitarı vardır elinde. Street’in dokunuşu çok azdır; âdeta kaydı başlatıp gerisini Whitley’e bırakmıştır. İki günde kaydedilir. Albümün bonus versiyonlarında Kraftwerk’in “The Model”inin yorumu ile henüz 11 yaşındaki ve ileride yapacağı müzik kariyeriyle babasının soyadını saygın bir şekilde yaşatacak kızı Trixie Whitley ile de canlı performansları yer alır. 

Yeni yüzyıl başlarken sırada bir cover albüm vardır. Yine Street’in prodüksiyonu üstlendiği albümde Whitley’e destek veren isimler ise önemlidir. O dönemlerin sağlam üçlülerinden Medeski, Martin & Wood’un Martin (bas) ve Wood’u (davul) ona eşlik ederler. Bob Dylan, Lou Reed, Cream, The Doors şarkıları orijinallerinden son derece farklı şekillerde icra edilir. Özellikle The Doors coverı “The Crystal Ship”, Whitley’nin müthiş vokalinin en güzel örneklerinden biri. Soul ve R&B nağmeli sesi bazen umursamaz hâli bazen de müthiş yoğunluğuyla kimseye benzemez. 2001 ise kritik bir yıl. Önce Rocket House‘u yayımlar. DJ Logic’in dahli, daha ilk şarkıdan turntable scrathleri, kendi deyimiyle “elektronik soyutlamalar” ve ağır efektli vokallerle yine farklı bir yolculuğa çıkarır bizi. Açıkçası içine girmesi en zor, en deneysel işidir. Ama herhalde artık kimse ondan çok satan, hitleri olan bir iş beklemiyordur. Whitley bildiğini okuyacaktır. 

Aynı yıl kız arkadaşıyla yaşamak için Almanya’ya, Dresden’e taşınır. Rocket House turnesi için tanıştığı Dresdenli müzisyen Heiko Schramm’le beraber akustik ağırlıklı Hotel Vast Horizon’ı kaydeder. Fırçalı davul, kalından akustiklerle sakin ama dinamik bir çalışmadır. 2004’te sadece akustik gitarı, vokali ve ayağıyla tuttuğu ritimleriyle kaydettiği War Crime Blues gelir. İçinde bir The Velvet Underground cover’ının yanı sıra, çok kısa ama sanırım tüm yorumları içinde en güzeli olan “Nature Boy” da bulunur. Çalım stili American primitive’e yakındır. 

Bir sene sonra başa döner Whitley. İlk albümünü beraber kaydettiği Malcolm Burn ile onunla tanışmama vesile olan Soft Dangerous Shoes’u yayımlar. İki haftada “günde bir şarkı yazılarak” kaydedilen albüm Whitley’nin çalışma hızının güzel bir örneğidir. Oldukça deneysel prodüksiyonuyla, belki de en özgün albümü, müzisyenin bitmeyen yenilik arayışının en güzel meyvelerinden. Burn’le de ilk albümün anlaşmazlıklarının çözümü gibi. 

Haziran 2005’te analog olarak iki kanallı teybe kaydettiği ve Iggy Pop, Gary Numan, The Flaming Lips gibi isimlerden şarkıları yorumladığı; Johnny Society’den Kenny Siegal’ın da katkı verdiği Reiter In, Whitley’nin blues kökenli müziğinin aslında ne kadar farklı kaynaklardan beslendiğinin bir kanıtıdır. Ama bu albümün yayımladığını göremeyecektir. 2004’te annesinin kaybından sonra ilerleyen alkolizmi ve ardından gelen akciğer kanseri teşhisi; albüm için ayarlanan turneyi iptal etmesine neden olur. Birkaç ay sonra, 20 Kasım 2005’te henüz 45 yaşında aramızdan ayrılır. Âdeta bu dünyada çok kalmayacağını biliyormuş gibi 1997-2005 arası her sene bir albüm yayımlar. Bunun için de ona müteşekkir olmalı. Her ölüm erkendir tabii ama hiç olmazsa ardında böyle dolgun bir miras bırakabilme şansını bulması bir avuntu.   

Ben yazarken yoruldum. Ama bu arada tüm albümlerini arka arkaya dinlemek ise hiç yorucu olmadı hatta şarkılar keşfedip bolca keyiflendim. 15 seneye sığdırmak için çok fazla albüm ve deneme, değil mi? Bu belki Whitley’nin sabırsızlığıyla da ilgili. Hakkındaki Dust Radio isimli belgeselde, vefatından üç ay önce kanserli öksürüğünün arasında söylediği “Ben çok fazla düşünmekten gına gelmiş biriyim sadece” lafı burada anlam kazanıyor. Ender müzisyenden rastlayabileceğimiz çeşitlilikte ve kalitede bir külliyat ama bir o kadar “ender” bilinen bir kariyer. Özellikle 90’ların ortasında grunge ve alternatif rock’ın patlama yaptığı zamanlarda müziğini hem prodüksiyon hem de çalım olarak (Dobro gitar kullanması, kendi icadı slide’ı, farklı akortlama tercihleri, yüksek gain, phaser, wah, kuru distortion tercihleri)  daha avangarda giderek farklılaştırıp burnunun dikine gitmesi son derece kendine özgü şarkılar ve albümler yapmasını sağladı. Harika riffleri ve gayet kalburüstü şarkı yazma yeteneğiyle türden, zamandan bağımsız kendi kulvarında bir müzisyendi. Evet ilk albümünden sonra uyum sağlamayı kabullenseydi belki daha çok insan tanıyacaktı onu ama ardından gelen cesur deneysellikteki işleri yapabilecek miydi? Bu cevabı olmayan bir soru. Ama tabii Radiohead’in, Oasis’in, Nirvana’nın geçer akçe olduğu yıllarda Whitley’nin ruhunun dinleyicilerin radarına girmemesini de anlayabiliriz. Yaşamında yeterince hakkı verilmemiş, tanınmamış olabilir. Ama bu bize bıraktığı mirasın kulaklarımızın pasını silmesine bir engel teşkil etmiyor. Eğer tanışmadıysanız şimdiye kadar ve rock müziğe herhangi bir tarafından ilginiz varsa zevkinize uygun bir şeyler bulacağınıza kalıbımı basarım. Rahat uyu Chris.

*Geçenlerde yeni belgeselini bu sayfalarda yorumladığımız Jeff Buckley ile de bir bağlantıları var aslında. Whitley 1991’de, Buckley de 1992 büyük potansiyel yetenekler olarak Columbia Records ile anlaştılar. Ama her ikisi de sektörün gereklilikleriyle ilgilifarklı şekillerde olsa da sıkıntılar çektiler. Ama bir şekilde taviz vermeden istedikleri müziği öyle ya da böyle sunabildiler. Maalesef her ikisi de yaratıcılıklarının zirvesinde aramızdan ayrıldılar.