It’s Never Over, Jeff Buckley: Fazla güzel, fazla uzak
Yazı: Utkan Çınar
Amy Berg’ün prömiyerini Sundance Film Festival’da yapan Jeff Buckley belgeseli, yılın adından söz ettiren işlerinden. Jeff Buckley’nin yaşantısı ve kariyerini, sesli mesajları ve daha önce görülmemiş görüntüler eşliğinde inceleyen filmin odağında müzisyenin babası Tim Buckley ile ilişkisi, sanatına duyduğu tutku ve kısa ömründe yaşadığı çalkantılar var.
*Bu yazı henüz It’s Never Over, Jeff Buckley belgeselini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.

Ne hakkında?
1997’de 30 yaşında aramızdan ayrılan, son derece yetenekli müzisyen Jeff Buckley üzerine.
Zaman dilimi ve mekân
Yaşamı Los Angeles, New York ve Memphis ekseninde geçiyor. New York ve Memphis ağırlıklı. Daha çok kariyerinin startını verdiği 1991’den 1997’deki ölümüne kadar geçen dönemdeyiz.
İlk intiba?
Jeff Buckley memleketimizde de oldukça sevilen bir müzisyen. Gerek sesi, gerek tipiyle eksiği olmayan bir rock star. 1994 tarihli Grace albümü ve özellikle Leonard Cohen coverı “Hallelujah” herhalde en bilinen şarkılardan biri olmalı. Ben de naçizane o vakitler çokça dinlemiş, canlı albümlerini, DVD’lerini almış, müziğini hatmetmiştim diyebilirim. Yıllar geçtikçe o yoğun vibratosu ve bolca katarsis içeren müziğinden uzaklaştığımı fark ettim. Yaş aldıkça beni yormaya başlamıştı. Babası Tim Buckley’yi keşfettikçe onu daha çok sevmeye başladım. Belgeselin de babasıyla ilişkisini ele alma şeklini merak ediyordum. Kısaca Buckley’nin enigmatik bir varoluşu vardı; boşlukları doldurmak fena olmazdı.

İzlemeden önce bilmemiz gerekenler
İş aslen büyük bir hayran olan Brad Pitt’in Buckley’yi canlandırdığı bir film yapmak istemesiyle başlıyor. Jeff’in annesi Mary Guibert’in biopik fikrine şiddetle karşı çıkmasıyla iş, Pitt’in de yapımcıları arasında yer aldığı bir belgesele dönüşüyor.
Yönetmen Amy Berg başarılı true crime belgeselleriyle tanınan bir isim. West Memphis Three ve Adnan Syed davası hakkındaki işleri oldukça iyiydi. Hatta ilk işi, Californialı bir Katolik rahibin tacizleri hakkındaki Deliver Us From Evil ile Oscar adaylığı bile var. Müziğe ise 2015’te Janis Joplin üzerine Janis: Little Girl Blue belgeseliyle dokunmuştu.
Belgesel nasıl yöntemler / malzemeler kullanıyor?
Konu Buckley gibi oldukça fotojenik bir isim olunca bolca fotoğraf kullanımı olduğunu söylemeli. Eski röportajlarından, genelde dış ses olarak, kesitler ve tabii ki müziği el korkak alıştırılmadan kullanılmış. Telesekreter mesajları özellikle ciddi bir süre alıyor. Ben Harper ve Aimee Mann dışında “ünlü” diyebileceğimiz bir müzisyenin katılımı yok. O da biraz yasak savar gibi.
En çok neyi sevdin?
Hayatındaki üç önemli kadının; annesi Mary Guibert, kız arkadaşları Rebecca Moore ve Joan Wasser’ın (onun da Joan as a Policewoman olarak sağlam bir kariyeri var) genişçe yer alıp Jeff hakkında rahatça konuşmaları pek rastlamadığımız bir şey. Burası ilginçti. Etkilendiği müzisyenlerle ilgili yorumları değerli. Bu isimlerin çeşitliliği her ne kadar olumlu gibi gözükse de fikrimce stilinin odaklanmasında ve daha fazla ticari başarı kazanmasına engel oluyor. Canlı performanslar da yapımın elmasları. Ufak bir şapka da Aimee Mann’in coolluğuna çıkarayım.
En az neyi sevdin?
Aradaki video art-vari animasyonlar pek kaliteli değildi. Olsalar da olurdu olmasalar da. Ayrıca ölümünden sonra tamamlanıp yayımlanan ve yıllar geçtikçe Grace’ten daha derli toplu ve onun kadar iyi olduğunu düşündüğüm Sketches for My Sweetheart the Drunk albümünün bahsinin bile geçmemesi sıkıntıydı. Prodüktörü Tom Verlaine, ki kendisi müzik tarihinde oldukça mühim bir kişiliktir, 2023’te aramızdan ayrılmış olsa bile albümle ilgili konuştuğu bir şeyler bulunabilirdi kanımca. Yukarıda artı puan olarak bahsettiğim üç kadının dominasyonları da biraz fazla gibi. Gitaristi Michael Tighe dışında başka bir “arkadaşı” yokmuş gibi bir algı da oluşuyor. Daha fazla konuşan kafa, daha fazla tanıklık istiyor sanki. Bittiğinde Buckley’yi daha iyi tanıyor gibi hissetmiyorsunuz. Onu anlamakta zorlanıyorsunuz.

Modunu nasıl etkiledi?
İzlemesi yorucu bir tecrübe. Yaklaşık iki saat boyunca ağır bir şekilde Buckley’nin vokaline maruz kalmak kolay değil. Bir de bir anlamı var mı, bilmiyorum ama hayatının eğlenceli, mizahi bir yanı hiç yokmuş gibi bir anlatının da ortaya çıktığını düşünüyorum. En büyük anekdot bir konserden önce annesinin dışarıda arabada ot içmesi olamaz herhalde!
Müzikle ilişkisi sürekli duygusal limitlerde gezinen, birçok müzisyene göre muazzam şanslı bir kariyer başlangıcı yapmasına rağmen hem bunun hem de babasının kariyerinin baskısı altında ezilen, biraz çocuk gibi davranan, olgunlaşamamış, kendini bulamamış hüzünlü bir figür izliyoruz. Kendisi de aslında belgeselde kendini “sersemce kahramanlarına tapan” biri olarak tanımlıyor ve “normal bir hayatı yoksa sanatın da olamayacağını” söylüyor. Buckley bunların farkında olsa da sanki belgesel tam tersine vurgu yapmakta ısrarlı.
Bunu seven şunları da sever
Erken aramızdan ayrılan isimlerden Elliott Smith üzerine 2014 tarihli Heaven Adores You oldukça kaliteli bir yapımdı. Bu belgeselde bahsi sıkça geçen Nina Simone’a dalmak isteyenler için de Liz Garbus’un pek başarılı 2015 yapımı What Happened, Miss Simone?’u önerilir.
Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar…
Gary Lucas’ın yokluğu. Müzikal kariyerinin en başlarında Buckley ile çalışmış hatta Grace’in açılış şarkıları “Mojo Pin” ve “Grace”i onunla beraber yazmış Lucas’ın belgeselde yer almaması enteresan. Beraber kaydettikleri demolar, 2002’de Songs to No One 1991–1992 adıyla yayımlanmıştı. O albümün prodüksiyonunda Mary Guibert’in ağırlığının Lucas’ı biraz irite ettiğini biliyoruz. Belli ki aileyle araları açık. Ama yine de eğer ki bu Buckley’yi anlatan belirleyici iş olacaksa Lucas’ın da yer alması gerekirdi. Buckley’nin müzisyenliği, besteciliği üzerine söyleyecek önemli şeyleri olduğu kesin.