Kendin olamamanın adaletsizliği: Ali Kemal Güven ile Çilingir Sofrası üzerine

41. İstanbul Film Festivali’nde hem Jüri Özel Ödülü’ne uzanan hem de iki başrol oyuncusu Ahmet Rıfat Şungar ile Barış Gönenen’e En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazandıran Çilingir Sofrası, artık görüşmeyen iki okul arkadaşının yıllar sonra Beyoğlu’ndaki bir çilingir sofrasında bir araya gelişinin öyküsü. Sofra donatılır, kadehler havaya kaldırılır, konu konuyu açarken; özgür ve toksik maskülenliğin hâkim olmadığı bir coğrafyada, hikâyelerinin bambaşka olabileceğini fark ediyor Emir Can ve Yusuf Efe.


Filmi yazıp yöneten Ali Kemal Güven ile anlatının açık olmasına dair benimsediği tutum, projenin sıra dışı gelişim süreci, çilingir sofralarının kilitleri açan doğası ve başka kuşakların kuiri olmak gibi konu başlıklarını kapsayan bir sohbete oturduk; merakımızı dindirdik.

“Üstü kapalı bir anlatım diliyle yapılmış, şiirsel işleri izlemeyi seviyorum ama Çilingir Sofrası bu konuda daha fütursuz bir tavırda olmalıydı.”

İki eski “dostun”, Emir Can ile Yusuf Efe’nin yıllar sonra bir çilingir sofrasında buluşması olarak okuduk filmin tanıtım cümlelerini. Sinopsis ikisi arasındaki bağın nasıl ele alındığını açık etmezken, filmin dünyasına girdiğimiz vakit taviz vermeyen bir kuir sinema örneği ile karşı karşıya olduğumuzu gördük. Bu açıklık başlangıçta aldığın bir karar mıydı?

Aslında iki karakter de hiç açık vermediklerini sanırken, biz ilk andan itibaren ikisinin de gerçeğine net bir şekilde tanık olmalıydık. Konuya sessizce ya da çaktırmadan girmek yerine Duvara Karşı’daki araba kazası gibi bodoslama çarpmak istedim. Üstü kapalı bir anlatım diliyle yapılmış, şiirsel işleri izlemeyi seviyorum ama Çilingir Sofrası bu konuda daha fütursuz bir tavırda olmalıydı. Bütün bunlar bir yana, bu iki erkeğin arasındaki dostluk sadece tırnak içinde bir dostluk değil, ilişkilerinin katmanlarında kesinlikle arkadaşlık var ama asıl hikâye o bağın altında saklı kalmış, adı konmamış hislerde…

Ali Kemal Güven
(Fotoğraf: Zeynep Özkanca, L’Officiel Türkiye)

Temsil gücü yüksek, kuir olma deneyime dair hikâyelere bu coğrafyada fazlasıyla ihtiyaç duyduğumuzu düşünürsek beklenti çıtasını nereye koydun, bu beklentiler zihnine ne ölçüde sızdı? Anlatıda özellikle yakalamak istediğin bir tavır var mıydı?

Bütün bu beklentilerden sıyrılmak istedim aslında. Özellikle oyuncularıma da kimseyi temsil etmiyoruz konuşması yaptım ki özgür ve rahat olsunlar. Çünkü temsiliyet tavrı bir belaya dönüşebilir. Birini temsil etme sorumluluğuna girişirseniz dev cümleler kuruyorsunuz demektir. Bu hiç öyle bir hikâye değil, benim de hiç öyle bir tavrım yok. Biz iki karakterin hikâyesini anlattık, o kadar.

Çilingir Sofrası’nın diyalog üzerine kurulu bir sinema dili var. Karakterlerin iç döküşleri, itirafları, geçmiş ile hesaplaşmaları büyük oranda tek bir mekânda yaşanıyor. Hâl böyleyken mekân senin için ne anlam ifade ediyor? Neden bir meyhanede, rakı sofrasında buluştuk?

Erkekler genelde hisleri hakkında çok konuşmazlar. Sessiz ve içe kapanık varlıklardır. Ama rakının büyülü bir gücü var işte… İçine gömdüğün ne varsa ortaya çıkartıyor. Bence bu yüzden de sofranın adına çilingir deniliyor; kilitleri açtığı için. Ancak bir rakı sofrasında bu kadar bastırılmış, içe atılmış duygular ortaya çıkabilecekti. Rakının insanları dürüstlüğe ittiğine inanırım hep. Başka bir ortamda, mesela bir şarap sofrasında bu konuşmalar gerçekleşemezdi.

“…tek başınalık, toplumun düşündüğünün aksine seni ‘dize’ getirmiyor, sadece yanlış tecrübeler yaşamaya ve kendinden nefret etmeye itiyor.”

Epizodik bir yapıya sahip olan filmde hikâyenin yön değiştirip, diyalogların tonunun farklılaştığı dört bölüm içinde yol alıyoruz. Çilingir Sofrası’nın başlangıçta bir dijital platform için tasarlandığından, bahsi geçen parçaların aslında bir mini dizinin dört bölümüne karşılık geldiğinden fakat projenin nihayetinde sinema filmi olarak hayat bulduğundan bahsediliyor. Üretim süreci nasıl gelişti?

Benim Antalya Film Forum’dan Beta Film Uluslararası Danışmanlık Özel Ödülü kazanan İstanbul’un Erkekleri isimli, yine kuir temalı bir dizi projem vardı. O büyük ve meşakkatli bir proje olduğu için geliştirme süreci devam ederken, İstanbul’un Erkekleri’nin izinden giden ama ona nazaran hayata geçmesi daha kolay, daha minimalist bir proje üretmek istedik. Derken ortaya Çilingir Sofrası fikri çıktı. Seda’yla (Özkaraca) her bölümün 10 – 15 dakika olmasını hayal ettik. Ve arkamıza herhangi bir kanalı almadan bu projeyi hayata geçirdik. Fakat kurgu sürecinde izlediğimiz hikâyenin bölündüğünde duygusunun da bölündüğünü fark ettik; bir bütün olarak güçlüydü. İlginç bir süreçti gerçekten de. Sonra aklına, vizyonuna güvendiğimiz insanlara izlettik ve hepsi de “Bu bir film, n’olur bölmeyin.” deyince karar verilmiş oldu. Farkına varmadan uzun metraj çekmiş oldum yani!

Yusuf Efe, “erkeklik” performansını layıkıyla oynayan, heteronormatif toplumun kendisine izin verdiği hayatı can yakıcı şekilde yaşayan bir karakter. Emir Can ise onun aksine kimliği ile barışmış, dilediği gibi yaşamayı başarmış, bakışlarını gözümüzden kaçırmayan biri. Yansıttıklarının ne ölçüde genişlemesini, izleyiciye geçmesini bekledin?

Her iki karakter de hayatımda çok karşılaştığım, çok iyi tanıdığım “gerçek” insanlardan parçalar taşıyorlar. Ve benden tabii ki… Yaşadığımız coğrafyadaki toksik maskülenliğin -kuir ya da değil- erkeklere neler yaptığını çok iyi bildiğim için, benim için en önemli olan bu yaraları açmak ve göstermekti. En özgür saydığımız Emir Can bile çalıştığı okulda dolapta ve ortaya çıkmasın diye öğretmen meslektaşıyla flört etme zorunluluğu hissediyor, çünkü kovulmaktan korkuyor. Hepimiz hayatın içinde yer yer Yusuf Efe ve Emir Can’ın karşılaştıkları zorluklarla yüz yüze geliyoruz. Kendin olamamanın nasıl ağır ve adaletsiz bir yük olduğunu göstermek istedim, umarım seyirciye geçmiştir.

Karakterlerin 30’larında olması, şüphesiz onları Y jenerasyonuna dâhil ediyor. Kendini tanımanın, kabul etmenin sosyal ve teknolojik kimi imkânsızlıklar nedeniyle hep bir adım geriden geldiği zamanlar. Emir, “Türünün tek örneği olduğuma inanırdım.” repliği ile anlatıyor bunu. Bu dönem içinde kuir olmak üzerine neler düşündün?

Ne kadar yalnız bir dönem olduğunu düşündüm öncelikle. Bu kadar tek başınalık, toplumun düşündüğünün aksine seni “dize” getirmiyor, sadece yanlış tecrübeler yaşamaya ve kendinden nefret etmeye itiyor. Yaralayıcı bir dönemdi… Y kuşağına ait olmanın şahane ve korkunç tarafları var. VHS dükkânlarına gidip film seçmek, cumartesi akşamı Hülya Avşar Show’da kim suya düşecek diye televizyon başına geçmek, sinemada Titanic izlemek için bilet kuyruğunda beklemek güzeldi ama “farklı” olanlar için bir o kadar da karanlık zamanlardı.

“En başından beri Nazan Öncel’in gizli hiti ‘Bunu Bir Ben Bilirim Bir Allah’ı filmde kullanma hayalim vardı. (…) Ağıt gibi, dua gibi, çok büyülü ve acayip bir şarkı.”

Bizi yetiştiren muhteşem ailelere kalkıyor ilk kadehler. Çekirdek aile, en hafif tabiriyle toplumsal yapının içine eklemlenmiş en sıkı parça; hem onun meyvesi hem de biraz zehirli elması gibi. Aile mefhumunu ne kadar kurcaladın, tam olarak nerede konumlamayı arzuladın?

Aile güvenli bir liman da olabilir, bir insanın başına gelebilecek en kötü şey de… Bilinçsiz anne babanın “senin iyiliğin için” söylediği bir söz ya da yaptığı bir hareket sende bir ömür boyu iz bırakabiliyor. Ama günün sonunda en kötü, en ağır aile anıları bile bir çilingir sofrasında gülerek anlatılabiliniyor işte. Bir de şu: Aile dediğiniz kadın ve erkekten oluşuyorsa ve “normali” buysa, biz neden bu kadar yaralandık? Neyse, iyi ki kendi seçtiğin ve yarattığın aileler var ki yeri geldiğinde onlar seni sarıp sarmalıyor.

Yapısı gereği müzik ile yakın bir ilişki içinde olduğunu söyleyebiliriz Çilingir Sofrası’nın. “Bunu Bir Ben Bilirim Bir Allah” filmin imleci belki de. Filmin, barındırdığı şarkılar ile nasıl bir organik bağı var dersin?

Ben her yazdığım senaryoyu öncelikle bir müzikal olarak hayal ederim. En başından beri Nazan Öncel’in gizli hiti “Bunu Bir Ben Bilirim Bir Allah”ı filmde kullanma hayalim vardı. Zaten yazarken de durmadan bu şarkıyı dinledim. Ağıt gibi, dua gibi, çok büyülü ve acayip bir şarkı. 90’lar çocuğu olduğum için her filmin akılda kalan bir şarkısı olması gerektiğine dair nostaljik bir inancım da var. Sonra Kalben, Emir Can İğrek, Gaye Su Akyol ve Cem Adrian’ın o muhteşem şarkıları… Offf! Onların sesleri olmadan çok eksik kalırdık, çok! İyi ki varlar. 

Duygu Asena’nın iki kadının özgürlük ve kimlik arayışları hakkındaki kitabıyla aynı ismi taşıyan ve şu sıralar ekran macerası devam etmekte olan Aslında Özgürsün dizisi için sete çıktın son olarak. Türkiye’deki feminist hareket için böylesine değerli bir yazarın romanını uyarlarken ne gibi motivasyonlara sahiptin? Bir de bunu merak ediyorum.

Ben bir Duygu Asena hayranıyım. Yazdığı kitapların neredeyse hepsini okudum. O kadar sade, zamansız ve cesur bir kalemi var ki her okuduğumda hayranlığım daha da arttı. Öncelikle bir Duygu Asena işi yapıyor olmak benim için büyük bir onur. Aslında Özgürsün’ün daha çok hisler, ilişkiler ve aşk üzerine kurulu bir dünyası var. Ve en önemlisi kadın dayanışması hakkında. Artık kardeş gibi olmuş iki çocukluk arkadaşının, Belgin ve Berna’nın şehirdeki maceralarını anlatıyor. Her ikisi de hem iş hem de aşk hayatlarında kendileri olarak var olmaya çalışıyorlar. Dizide kitabın yer yer gülümseten, pırıltılı ama sözünü de sakınmayan evrenini hayata geçirmek istedim. Bu arada Zuhal Olcay’ın Duygu Asena’yı oynamayı kabul etmesi hayatım boyunca onur ve mutluluk duyacağım bir anı oldu benim için.

Röportaj: Esin Çalışkan

Giriş Görseli: Tuğçe Bildik