Cuaron’un Deli Raporu: “Roma”

Yazı: Melikşah Altuntaş – İllüstrasyon: Ethem Onur Bilgiç

Beyaz perde tecrübesini her yeni filminde bambaşka bir görsel ve işitsel şölene çeviren Alfonso Cuaron’un uzun zamandır üzerinde çalıştığı ve teknik tercihleriyle gerçek bir deli işine dönüşen son filmi Roma, içinde bulunduğumuz kesat sinema yılının belki de en nadide cevheri.

Dünya sinemasının başına gelmiş en iyi şeylerden biri olduğu rahatlıkla söylenebilecek Alfonso Cuaron’un reji dehasına daha önce defalarca tanıklık ettik. Özellikle yakın tarihli filmlerinden Children of Men ve Gravity özelinde, Cuaron’un izleyicisine, sinema deneyimi açısından zamanının ötesinde tecrübeler yaratma gayreti hafife alınacak gibi değil. Children of Men’deki birkaç antolojik sahne ya da Gravity için –bir çeşit buluş sayılabilecek– çekim tekniği, beyaz perde karşısında oturan seyircilerin, filmle kurdukları duyusal bağları kuvvetlendirme konusunda Cuaron’un ne kadar çok kafa yorduğunun ıspatları niteliğinde.

Cuaron’un Netflix için çektiği ve en nihayetinde küçük ekran izleyicisine yönelik içeriklerin yer aldığı bir kataloğa yerleştirilecek son filmi Roma’da da yönetmenin her zamanki hassasiyetlerini, bir anlamda her zamankinden de fazla görmek mümkün. Filmin sınırlı sayıda gösterime çıkacağı ülkelerdeki salonların özel bir ses donanımına sahip olma mecburiyetinden, Roma’nın sahip olduğu standart dışı ekran formatına kadar her şeyin ince düşünülüp, büyük bir özenle tasarlandığı film, her şeyiyle bir Cuaron marifeti ve rahatlıkla söylenebilir ki yönetmenin sinemasında gerçek bir zirve.

Meksika’da orta sınıfa mensup bir aile ve onların yanında çalışan yardımcılarının hikâyesini, içlerinden birini kahraman olarak seçiyor gibi yaparak anlatmaya koyulan Roma, henüz açılış planından itibaren nasıl bir anlatım dilindeki tercihi açık ediyor. Ailenin yaşadığı evin avlusundaki köpek dışkılarının sabunlu suyla yıkandığı açılış planında, suyun yansıttığı bir gökyüzü ve o gökyüzünde süzülen bir uçak görüyoruz. Sular altında bırakılmadan önce yalnızca bir zemin gören izleyici, zemini kaplayan su ile birlikte bir başka görüş açısı kazanıyor: zeminin baktığı şey, yani gökyüzü. Film boyunca evin hizmetlisi ile hanımına benzer şeyler yaşatan hikâye, görsel bir paralellikle de besleniyor böylece.

Cuaron, birbirine doğru bakan iki şey arasında görünenleri yansıtırken, ekonomik ve sosyal sınıfları özelinde birbirinden belirgin şekilde ayrılmış ancak birbirine dönük yaşayan iki kadının başından geçenleri de hem birbirine hem de bize gösteriyor ve bir süre sonra biçimleri farklı, öyküleri aynı olan tanımlar, büyük bir ahenkle iç içe geçiyor. Cuaron’un henüz giriş planında işaret ettiği bu görsel ilişki, efsanevi final planında da vurgulanıyor ve Roma, kendine hayran bırakan bir sinema deneyimi olarak zihinlere kazınıyor.

2001 yapımı Y Tu Mama Tambien’den bu yana Cuaron’un kendi anadilinde çektiği ilk film olan Roma, pek çok anlamda yönetmen için kişisel bir değer taşıyor. Duygusal açıdan en bağ kurduğu film olduğunu söylediği Roma, yine kendi ifadesine göre yüzde 90 oranında Cuaron’un hafızasında yer etmiş imgelerden oluşuyor. Filmde gördüğümüz evde yer alan mobilyaların önemli bir kısmının kendisi ya da aile üyelerine ait olması ise bir başka ilginç detay.

Cuaron’un filmin gerçekliğine katkı sağlamak için kullandığı bir başka acayip yöntem ise çekimler sırasında senaryo ve rejinin tamamını kendisinden başka kimsenin bilmemesi. Cuaron her set gününde, o gün çekilecek sahneleri oyuncularına verip, kendilerinden en taze tepkileri almaya çalışmış. Hayatın, ezberleyip prova ettiğin bir yer değil, o an başına gelenlere verdiğin anlık tepkilerden ibaret olduğunun altını çizmeye çalışan Cuaron, sette ufak bir kaos ortamı yaratsa da, hayatın kendi ritminin de zaten bu olduğunu düşünüyor.

Filmin neredeyse tamamını kendi çocukluk anılarından yola çıkarak kaleme alan ve birebir gerçek mekanlarında çeken Cuaron, bu kişisel yolculuğa seyircisini bütünüyle ortak etmek için kadrajını çoğunlukla gözün gerçekte gördüğü açıyla belirliyor ve film boyunca sağa ve sola pan yapan kameranın varlığıyla, izleyicisini mekânın orta yerinde konumlayıp etraftaki her şeyi görmesini sağlıyor. Uzun plan sekanslarla bu gerçeklik hissini pekiştiren Cuaron, oyuncu kadrosunun neredeyse tamamını amatörlerden seçerek de bu etkiyi sağlamlaştırıyor. Örneğin filmin zirve anlarından biri olan ve hiç kesme yapılmayan, upuzun doğum sekansında gördüğümüz tüm doktor ve hemşireler oyuncu değil, gerçekten o hastanedeki doktor ve hemşireler tarafından canlandırılıyor. Cuaron aynı zamanda bu riskli ve duygusal açıdan zorlayıcı sekansı da tek bir kez çekmiş ve hiç tekrar almamış.

Yazının tamamını okumak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:65’e ulaşabilirsiniz.