Damon Albarn, İzlanda manzarası ve kendini sınırlandırmak

Damon Albarn için ilhamın ne zaman, nereden ve ne şekilde filizlendiğini kestirmek pek kolay değil. 90’lardan bu yana durmaksızın üretiyor, şekil değiştiriyor, eski alışkanlıklarına dönüyor ya da onları tamamen yok ediyor. Pandemiden önce İzlanda’da bir dağa bakarak akıtmaya başladığı besteleri, karantina sürecinde İngiltere’de vücut buldu ve 12 Kasım’da The Nearer The Fountain, More Pure The Stream Flows ismiyle serbest bırakıldı.



Albümün yaratım sürecini, Damon Albarn ve eşlikçi müzisyenlerin karantinada nasıl bir rota izlediğini, müzikal anlamda açtığı yeni sayfaları ve albümün kendisi için neleri çağrıştırdığını bizzat Damon Albarn’dan dinleyelim.

Materyalin kökeni

Her yıl eski bir Roma amfitiyatrosunda düzenlenen, çok güzel bir etkinlik olan Lyon Festivali’ni yönettiği için tanıdığım Marc Cardonnel benden bir şey üretmemi rica etti. Sohbet ediyorduk ve “Ne yapmak istersin?… İstediğin herhangi bir şeyi yapabilirsin.” dedi. Böylesine bir teklif yapıldığında bu bazen epey zorlayıcı oluyor, ama aslında yıllardır yapmayı hayal ettiğim bir şey vardı; bu da İzlanda’daki odamda oturmak -zira orada uzun zamandır bir evim var- ve sadece pencereden dışarı, Esja Dağı’na, denize ve uzaklara bakarak müzik yapmaktı. Bu manzara benim için hep çok özel olmuştur ve belirli bir zaman dilimindeki bir temel hareketi göstermenin müthiş olacağını düşündüm.

Damon Albarn - Matt Cronin
Fotoğraf: Matt Cronin
Yazım sürecinde yanında kimler vardı?

Yıllarca birlikte çalıştığım eski arkadaşım Andre de Ridder ile bir araya geldim. Şam’da onunla çalışmıştım, yıllar içinde bir sürü şey yaptım, Monkey: Journey to The Westte ve Dr Dee’de de onunla çalışmıştım. Çok başarılı bir aranjör ve orkestra şefi. Beraber bir grup müzisyeni bir araya getirdik ve atölyeler yapmaya başladık. Herkes resmen hava hâlâ karanlıkken gelir ve kurulum yapmaya başlardı. Sonra da gün doğarken sadece çalardık. Bazı günler kar fırtınaları olurdu, bazı günler de hava açık olurdu, ama hep bir şeyler olurdu. Niyetimiz, belki suyun üstündeki bir kuş sürüsüne, sonra da Esja Dağı’nın üstünden geçen buluta odaklanarak müzik yapmaktı. Aynı zamanda peyzajın ana hatlarını orkestral olarak kurgulamaya, ardından içine biraz şarkı dâhil etmeye başladık; yoksa başta daha senfonikti. Adı The Nearer The Fountain, More Pure The Stream Flows olacaktı; sonra, tabii ki geçen yılın mart ayına geldik ve çalışmaları hemen durdurmam gerekti.

Karantinanın albüme etkisi

İngiltere’ye geri döndüm ve Devon’a gidip aylarca orada kaldım. Ardından yılın başlarında, hâlâ karantinadayken, orada başlattığım şeyi bir şekilde dile getirmeyi çok istedim. Şiire geri döndüm ve anladım ki bir bakıma o mısra artık çok daha fazlasını ifade ediyordu; nasıl hissettiğim ve dünyanın bana nasıl gözüktüğü… Böylece o satırı sıçrama tahtam olarak kullandım: “Geri dönüşü olmayan o karanlık yolculuğa çıktın.”

Kayıtlara katılmış yığınla insan var ve bunlardan birkaçı albümde de yer alıyor. Kayıtların hepsi İzlanda’da tamamlanmıştı ama kullanılmaları gerçekten zordu çünkü “doğru” yolla kaydedilmemişlerdi; sadece odadaki birkaç mikrofonla yapılmışlardı. Albüm, sonrasında daha yüksek bir kalitede kaydedilecekti ama bunu yapmaya hiç zaman bulamadık. Benim İzlanda’dan getirdiğim bir sürü referans vardı ama albümün eti kemiğini oluşturan kısımlar Simon Tong, Mike Smith, ben ve ses mühendisimiz Sam tarafından kayda alındı. Kışın ortasında deniz kenarında çalıştık ve herkes benim evimde kaldı. Tavsiye ederim ama aynı zamanda bol bol kalın giysi de getirin derim.

Müzikal anlamda yeni denemeler

Davulcum yoktu, bu yüzden Devon’a, muhtemelen ilk drum machine’lerden biri olan çok eski bir alet götürdüm. 1950’lerin sonundan kalma ve içinde çoğunlukla 50’lerde popüler olan beatler var. Rumba, merengue, çok basit bir rock beat’i, bossa nova falan. Sahip olduklarımla sınırlandırılmak hoşuma gidiyor, çünkü daha sonra gidip başka şeyler yapabileceğimi biliyorum. Sınırlı sayıda enstrüman vardı. Sanırım bana en çok keyif veren şey de yıllardır sahip olduğum Elka Space Org oldu. Onu nasıl kullanacağımı gerçekten hiç bilmiyordum ama bu sefer tek kelimeyle bir lütuftu benim için. Müzisyenlerle çalışmayı hep sevdim ve yeni insanlarla tanışmak ve yeni bağlantılar kurmak, o ruh hâlinin kendini bir başkasında nasıl gösterdiğini görmek en zevkli şeylerden biri.

Albümdeki doğa sesleri hakkında

Çevre her şey, aslında. Müzik hakkında sevdiğim şey de bu; mevsimlerle, havayla ve çevreyle birlikte ne kadar keskin bir şekilde değiştiği. Bu albüm bunun mükemmel bir örneği, çünkü bütünüyle hava modellerinden biçimlenmeye başlamıştı.

Tüm doğa sesleri, İzlanda’daki arkadaşım Arnie tarafından kaydedildi, o bir film sesçisi. Şelalelerin, kıyı kuşlarının, dalgaların, kumsaldaki yürüyüşlerin, derinden gelen volkanik aktivite seslerinin kayıtları var. Hatta, tüm bunları içeren şarkı bu albümde değil; fakat bu şarkıyı tekrar daha orkestral bir şeye dönüştüğünde yeniden keşfedeceğim. Bunların hepsi bir yanardağın derinliklerinden alınmış bir kayıtla başladı. Buzun çatlaması da var. Buz bu anlamda çok değişken; öyle çılgın bir şey ki! Yeryüzünde, sıcak suyun kelimenin tam anlamıyla topraktan çıktığı başka hiçbir yer yok. Yapay değil, bir ısıtma süreci yok… Bu gerçekten hayret verici. Çok ama çok güzel bir yer.

Damon Albarn albüm kapağı
Damon Albarn – The Nearer The Fountain, More Pure the Stream Flows
Kapak ve görsel eşlikçiler

Albümün kapak resmi ve görsel eşlikçileri Devon’da bir hafta sonu, bunların hepsini bir araya getiren arkadaşlarla evrildi. Ben sadece albümün yapıldığı yere sadık olan bir şey istemiştim. İzlanda’dan Esja Dağı’nın bir resmi var, ancak geriye kalanlar yaşadığım yerden. Devon’da denizin hemen kenarında yaşıyorum, yani böyle bir bağlantı da var. Deniz bu albümde çok önemli. Kapak resmi çok güçlü. Kapakta denizi kapatan kayayı en azından 25 yıldır biliyorum ama onu hiç bir engel olarak görmemiştim. Pandeminin etrafımıza ördüğü bu duvar için çok kuvvetli bir metafor.

Damon Albarn diskografisinden hangi işe yakın bir yerde duruyor?

Bir hayli çok eşlikçisi olduğunu düşünüyorum. Bence Dr Dee kesinlikle bu albüme oldukça yakın. Hatta Glastonbury’de Dr Dee’den bir parça da çalmıştım. Ara sıra içine düştüğüm o aynı garip, alacakaranlık, pastoral melankoliye sahip. Ne var ki çok seyahat ediyorum, acayip yerlere gidiyorum. Montevideo’daki bir binaya gidiyorum, İran’a gidiyorum; sadece bir ahırda ve soğukta oturarak tüm dünyayı dolaşıyorum. Hava da çok soğuktu. Bazen müzik yaparken çok da konforlu olmamanın harika olduğunu düşünüyorum.

Bu albüm onun için ne anlam ifade ediyor?

Bu yılın ocak ve şubat aylarının karanlık mı karanlık günlerinde benim tesellim oldu. Bana yataktan çıkmam için bir sebep verdi. Kaçınılmaz olarak, bence bu dönemde yapılmış bir çok albüm bu çağın belgeleri olacak.

Çeviri: Zeynep Naz Günsal

Fotoğraf: Steve Gullick