/dergi/no72/feza-psikolojisi-baska-seye-benzemez-uzayda-cigligini-kimse-isitmez/
195697

İnsanlığın uzay macerası Soğuk Savaş’ın vesile olduğu o meşhur rekabetle, SSCB’nin “Sputnik 1” uydusunu feza derinliklerine göndermesiyle başladı. 40’dan fazla ülkenin astronot yetiştirdiği bu 63 yıllık süreçte kimi vazifesini başarıyla tamamladı, kimileri hayatta kalmakla yetindi, kimiyse bedeni toprakla buluşamayacak şekilde sonsuzluğa uğurlandı. Üstelik can güvenliklerinin olmaması, aldıkları tek risk de değildi.

Uzay uçuşunun psikolojik ve sosyolojik etkileri üzerine yapılan araştırmalar; bu meslekte kazalara bağlı kalıcı travmaların, envai çeşit nevrotik belirtilerin, anksiyete veya depresyon ataklarının pek yaygın olduğuna işaret ediyor. Peki, belli ki “daha büyük bir amaç” peşinde olan bu insanlar, böylesine ağır bir yükün altına neden girmekte? Kendilerini tüm gezegene kanıtlamak için mi? Ülkelerini ve ailelerini onore etmek, tarih kitaplarının satırlarında yer edinmek için mi? Belki de artık aidiyet hissetmedikleri yerküreden kaçmak istiyorlardır, kim bilir…

Yapımını üstlenip dağıttığı filmlerle 2013’ten bu yana sinema endüstrisinde fırtınalar estiren, Euphoria ve Ramy gibi hatırı sayılır işlerle televizyondaki iddiasını da kanıtlayan A24’un geliştirdiği yeni Showtime dizisi Moonbase 8; üç astronot adayının yeterliliklerini, akıl sağlıklarını ve birbirlerine güvenlerini sorguladıkları bir ofis komedisi. Dünyayı hiç terk etmemiş Cap (John C. Reilly), Rook (Tim Heidecker) ve Skip (Fred Armisen) Arizona çölünün ücra bir köşesinde, NASA’nın Ay üssü simülatöründe görev almaktalar. Kasım ayı içerisinde prömiyerini gerçekleştiren ve Türkiye’de de beIN Connect üzerinden takip edilebilen seriden yola çıkarak televizyonun ve sinemanın astronotlarına daha yakından baktık, zorlu mesleklerinin fiziksel ve psikolojik yükünü karakter örnekleriyle çeşitlendirmeye çalıştık.

Hayatta kalma mücadelesindekiler

Bilim kurgu janrı denince akla ilk gelen örneklerden Alien’ın meşhur posterinde, sinema tarihine geçmiş, en az film kadar ikonik bir tagline yer alır: “In space no one can hear you scream.” (Uzayda çığlığını kimse duyamaz.) Başarılı bir tanıtım kampanyasının parçası olan bu basit ama etkili slogan, şimdi sayacağımız filmlerin tonunu ve –başta Alien’dan Ellen Ripley olmak üzere- astronotlarımızın hâletiruhiyesini eksiksiz ifade etmekte. “Önce can” diyen bu karakter galerisinde, kozmonotlar en temel, en insani dürtünün; hayatta kalma içgüdüsünün etkisi altındalar.

Sıklıkla sinema tarihinin en sevilen karakterleri arasında adı anılan Ripley’i (Sigourney Weaver); komutasında yer aldığı Nostromo isimli kargo gemisindeki tüm mürettebatı öldüren, kendisinin de canına kast eden bir yaratıkla ölüm kalım savaşı içerisinde izlemiştik. Uzayın derinliklerinden gemiye sızan, tasarımıyla fena hâlde bir erkeklik imgesi olduğunu hissettiren bu yaşam formu karşısında karakterimiz oldukça cesur, tedbirli ve kararlıydı. Bir diğer Ridley Scott filmi olan The Martian’dan Mark Watney’nin (Matt Damon) dertleri daha farklıydı: bir başına kaldığı Kızıl Gezegen’in ortasında temel ihtiyaçlarını karşılayabilme, sahip olduğu belli başlı bilgilerle hayatta kalabilme mücadelesindeydi. Şahsına münhasır bir mizah anlayışına sahip olan Mark, açlığa ve susuzluğa meydan okuduğu bu süreçte bile içinde bulunduğu şartlarla dalga geçmeyi ihmal etmiyordu.

Alfonso Cuarón’un reji şovu yaptığı Gravity’de ise bir felaket sonucu uzay gemisi harap olan, Dünya ile bütün bağlantıları kesilmiş Ryan Stone (Sandra Bullock) odaktaydı. Mürettebattaki diğer astronotları aynı felakette kaybetmişti ve aldığı her nefeste zaten çok az kalmış oksijeni tükeniyordu. Üstelik tüm bu gelişmeler kendisinin ilk uzay görevinde yaşanmaktaydı. Eve dönmesinin belki de tek yolu, uzayın daha da derinliklerine inmekti. Lakin Dünya’nın onun için “ev” kavramına karşılık geldiğini söylemek de zordu bir yandan. Evladını çok yeni kaybetmiş, kalp kırıklıklarıyla uzay boşluğunda süzülen Ryan’ın, yaşadığı tüm acılara gebe olmuş bu gezegene dönmesi için pek fazla sebebi bulunmuyordu.

Uzayın sinemadaki ilk gerçekçi temsilini sunan, âdeta bilimkurguda yeni bir dönemi açan Stanley Kubrick başyapıtı 2001: A Space Odyssey’in de adını anmak zaruri. İnsanın evrimi, teknoloji, yapay zekâ gibi tematik unsurlarını işleyen eser dört bölümden oluşan, episodik bir senaryoya sahip. Jüpiter’e yolculuk bölümlerinde karşımıza çıkmaya başlayan astronot karakterin adı ise Dave Bowman’dı (Keir Dullea). Uzay mekiği Discovery’de görevli olan Bowman’ın motivasyonu; insani özellikler göstermeye başlayan, büyük tehlike arz eden süper bilgisayar HAL 9000’ı etkisiz hâle getirmekti. Aynı zamanda, bu dosyadaki birçok karakterin soyu da muhtemelen Bowman’a dayanmakta.

İnsan ırkını kurtarmakla yükümlüler

“Güneş, insanlığın hayatta kalmak için ihtiyacı olan enerjiyi ve ışığı sağlayamazsa neler olur?” ve “Bütün gezegenin geleceği tek bir kişinin omuzlarına yüklenebilir mi?” sorularına cevap arayan Danny Boyle, 2007’de Sunshine ile çıkmıştı karşımıza. Bu sefer yalnızca kendi canlarının dertlerinde değildi karakterlerimiz; insanlığı kurtarmak gibi çok daha yüce bir vazifeleri vardı. Bir grup astronottan oluşan bu ekip, Güneş’i harekete geçirmesi beklenen nükleer bir başlığı taşımak üzere uzaya yollanmıştı. En kritik rol ise Robert Capa’ya (Cillian Murphy) aitti: kendisi geminin taşıdığı bombadan sorumlu bir fizikçiydi, yani insanlığın kaderi bir nevi onun ellerindeydi.

90’ları kasıp kavuran, bünyeleri felakete doyuran Michael Bay filmi Armageddon ise tüm dünyanın umutlarını bir grup acemi astronota bağladığı, klasik bir kahramanlık anlatısıydı. NASA, Teksas büyüklüğünde bir asteroidin yerküreye 18 gün içinde çarpacağını keşfediyordu; ki görünüşe göre onu rotasından çıkarmanın tek yolu, yüzeyini delip bir nükleer silah patlatmaktı. Bir sondaj ekibine ihtiyaç vardı ve bu görev için en uygun aday, derin denizlerden bile petrol çıkartabilen Harry S. Stamper’dı (Bruce Willis). Zamanla yarış içinde olan Harry ve ekibini, 12 günlük, titiz bir eğitimin ardından fezaya fırlatılırken izlemiştik.

“Uzay operası” olarak tanımlanabilecek Netflix animasyon dizisi Final Space de bu kategoriye girebileceklerden… Uzayda hapse mahkûm edilmiş, gürültülü ve beceriksiz bir astronot olan Gary (Olan Rogers), evreni kurtarmak için yıldızlar arası bir maceraya atılıyor; gezegen imha etme yeteneğine sahip sevimli uzaylı dostu Mooncake de hemen yanında yer alıyordu. İkili, evrenin nerede başlayıp bittiği ve gerçekten var olup olmadığı hakkındaki gizemleri aydınlatmaya çalışmaktaydılar.

Feza bahane: Yeniden doğanlar

Bu kategoriye bilimkurguda Amerikan ekolüne karşı daha felsefi ve politik bir bakış sunan, ünlü Polonyalı yazar Stanisław Lem’in kaleme aldığı Solaris’in adaptasyonlarıyla başlamamız şart. Uzayı fethetme üzerine kahramanlık anlatılarına bir anti tez niteliği taşıyan roman, yayımlandıktan 10 sene sonra Andrey Tarkovski tarafından sinemaya uyarlandı ve ortaya başyapıt mertebesinde bir yedinci sanat örneği çıktı. Solaris’te baş karakterimiz Kris Kelvin (Donatas Banionis) bir astronottan ziyade, astronotları etkisi altına alan tuhaf olayları incelemek üzere fezaya gönderilmiş bir psikolog. Vazifesi nedeniyle yollandığı gizemli gezegen, mürettebatta sanrılara, duygusal krizlere, hatta intihar vakalarına yol açmış durumda. Yaşananlara rasyonel bir açıklama bulmak üzere orada bulunsa da ölen karısı Hari’yi görmeye başlaması işin rengini değiştirmekteydi. Eserin 2002’de Steven Soderbergh tarafından çekilen, yine aynı adı taşıyan bir adaptasyonu daha var.

Damien Chazelle’in beklentileri pek karşılamasa da kimilerince takdir edilen son filmi First Man’de astronotumuz oldukça meşhur bir figürdü: Ay’a ilk ayak basan insan olarak da bildiğimiz, “Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım.” cümlesinin sahibi Neil Armstrong (Ryan Gosling). James R. Hansen’ın romanından uyarlanıp, Josh Singer tarafından adapte edilen senaryo büyük oranda Armstrong’un göreve hazırlık sürecine odaklanmaktaydı. Karakter idealize edilmiş, karizmatik bir kahramandan ziyade belirli motivasyonlara ve zaaflara sahip, kızının vefatıyla başa çıkmaya çalışan bir baba olarak ele alınmıştı. Ay’a ayak bastığı anlarda bile yas süreci devam eden Armstrong için uzaya gitmiş olmak, kaybıyla başa çıkabilmesi için bir bahaneydi esasında. Bu açıdan filmin Gravity ile büyük benzerlikler taşıdığını söylemek mümkün; küçük kızı vefat etmiş, herhangi bir aidiyeti bulunmayan Ryan da her şeyden kaçmak için kendini uzay boşluğuna atıyordu.

Dünya’nın dışında, fezanın derinliklerinde çözülmeye çalışılan bir başka aile meselesini ise James Gray’in janrın kodlarıyla oynarken arthouse sinemaya da göz kırpan Ad Astra’sında görmekteydik. Brad Pitt suretindeki “bembeyaz” adamın kahramanlıklarını izleyecekmişiz gibi başlayan film, kısa sürede bir yüzleşme ve kabullenme öyküsüne dönüşüyordu. Binbaşı Roy McBride’ın (Pitt) yıldızlara doğru bir yolculuk yapıp, otuz yıldan fazladır görmediği babasıyla yüzleşmesine tanık oluyorduk. Zira uzaydaki yaşam formlarını araştırmak üzere Neptün’e gönderilen gizemli baba, dünyayı tehdit eden bir dizi gizemli patlamadan sorumlu tutulmaktaydı. McBride’ın bu yolculuğu daha çok kendi içine yaptığını söylesek, pek de yanlış olmaz sanki.

Uzay yarışının ortasındakiler

Rusya’nın Ay’a ilk insanı indirmeye başaran ülke olduğu alternatif bir tarih akışı sunan, “Ya uzay yarışı hiç bitmeseydi?” sorusunu çıkış noktası hâline getirmiş Apple TV+ dizisi For All Mankind ile başlayabiliriz. 1960’ları mesken tutan seride; yarışta geride kalan ve eski prestijine kavuşmak için uzay programlarına yatırım yapan bir ABD hükûmeti görmekteydik. Sovyetler Birliği mürettebatına eklediği bir kadın astronot ile çeşitlilik vurgusu yapınca NASA da geri durmuyordu elbette. Araştırmalardan dışlanmış, farklı etnik köken ve cinsiyetlerden gelen bilim insanları programa dâhil edilmeye karar veriliyordu. Tracy Stevens (Sarah Jones), Danielle Poole (Krys Marshal), Molly Cobb (Sonya Walger) ve Ellen Wilson (Jodi Balfour) bu öncü kadın astronotlardan bazılarıydı.

Adı anılması gereken yapımlardan biri de Ron Howard’ın klasik Hollywood kodlarıyla çektiği, bolca ABD bayrağı dalgalandırılan 90’lar klasiği Apollo 13… Bir Soğuk Savaş yansıması diyebileceğimiz Apollo Projesi’ni konu alan senaryo; bir felaketin kıyısından dönülmesiyle tarihe “başarısız başarı” olarak geçmiş, 1970’deki meşhur Ay yolculuğu görevini merkeze almaktaydı. Astronotlarımız Jim Lovell (Tom Hanks), Fred Haise (Bill Paxton) ve Jack Swigert’ın (Kevin Bacon) amacı belliydi: vazifelerini layıkıyla yerine getirip, ülkelerini onurlandırmak… Ancak oksijen tanklarından birinin patlaması nedeniyle ölümle imtihan başlıyor; oksijensizliğe, düşük sıcaklığa ve susuzluğa dayanırken bir yandan da gemideki kısıtlı enerjiyle Dünya’ya dönmeye çalışıyorlardı.

Bir yerde rekabet varsa, büyük hevesler ve hırslar da söz konusu olur muhakkak. Philip Kaufman’ın ABD’nin gökyüzü ve uzayla ilgili takıntılarını yakın merceğe aldığı The Right Stuff; Mercury tipi roketleri kullanmak için yetiştirilen, ölümle her dakika burun buruna olan test pilotlarının öyküsünü aktarıyordu. Cooper (Dennis Quaid), Yeager (Sam Shepard), Grissom (Fred Ward), Shepard (Scott Glenn), Glenn (Ed Harris), Carpenter (Charles Frank), Schirra (Lance Henriksen) ve Slayton (Scott Paulin) ilkel bir uzay aracıyla yeni ufuklara yol alan ilk astronotlardı. Stres ve kararlılık hayatlarının merkezinde olan meslektaşlar; ülkeleri SSCB ile yarışırken, aralarındaki rekabeti de yitirmiyorlardı. Filmin Disney + ve National Geographic ortaklığı sonucu ekranlara gelen, çiçeği burnunda bir dizi uyarlaması da mevcut.

Bilmeceleri çözmesi gerekenler

David Bowie’nin oğlu olarak da tanıdığımız yönetmen Duncan Jones’un şahane Moon’u, bu kategorinin yaratılışında ilham kaynağı aslında. “Evinizden 250.000 mil uzaktaysanız yüzleşeceğiniz en zor şey kendinizsiniz.” cümlesiyle tanıtımları yapılan film, bu alt türde alışık olduğumuz hiçbir yapıma benzememekteydi; zira tek bir karakter ve tek bir mekân üzerinden kurmaktaydı tüm anlatısını. Sam Bell (Sam Rockwell), Dünya’nın önemli enerji kaynaklarından olan Helium-3’ü keşfetmek üzere Ay’ın uzak bir köşesine gönderilmiş yalnız bir kozmonottu. Bir üste tek başına yaşamakta, uydu bağlantısının kopmasıyla Dünya ile iletişimini kaybetmiş durumdaydı. Zamanla halüsinasyonlar görmeye, hafızasını yitirmeye ve bu üsse nasıl geldiğini dahi unutmaya başlamış; etrafında neler olup bittiğini anlamak için bilmeceleri çözmeye koyulmuştu.

Christopher Nolan’ın 2001: A Space Odyssey’ye saygı duruşu olarak çektiği Interstellar’da çözmekle yükümlü olunan bilmecelerin en büyük nedeni, filmografisindeki birçok film gibi, zaman mefhumunun ta kendisiydi. Dünya üzerindeki kaynakların artık tükenme noktasına geldiği, insanlığın yeni bir yuvaya ihtiyaç duyduğu alternatif bir gelecekte, NASA yaşanabilir yeni bir gezegen bulmaya niyetleniyordu. Astronot Cooper (Matthew McConaughey) ailesini geride bırakarak uzayın hiç ulaşılmamış noktalarında keşfe çıkıyor, solucan deliklerini kullanarak galaksi değiştiriyordu. Dünya’da bıraktığı ailesine bir şekilde ulaşmak, insanları o gezegenden kurtarmak zorundaydı; lakin içinde bulunduğu galakside zaman hem farklı akıyor hem de farklı algılanıyordu. Nolan, Einstein’ın İzafiyet Teorisi üzerinden öyküsünü kurarken, kahramanımız da zamanın göreceliliğinin doğurduğu soru işaretlerinde kaybolmaktaydı.

Steven Spielberg’in ellerinden 2014 senesinde çıkan ve ömrü yalnızca iki sezon süren Extant’ta ise 13 ay süren bir uzay görevinin ardından dünyaya uyum sağlamaya çalışan ancak kendini açıklayamadığı durumların içinde bulan kozmonot Molly Woods (Halle Berry) merkezdeydi. Sağlık sorunları nedeniyle çocuğu olamayan, bu nedenle bir robot evlat edinmiş olan Molly, akıl almaz bir şekilde hamile kaldığını fark ediyordu. Hamileliği sadece ailesiyle değil, insanlığın geleceği ve tarihin akışıyla ilgili soruları da beraberinde getiriyordu.

BUNLAR DA VAR: Kosmicheskiy reys: Fantasticheskaya novella (1936), The Angry Red Planet (1959), Planeta bur (1962), Mechte navstrechu (1963), Ikarie XB 1 (1963), First Men in the Moon (1964), Queen of Blood (1966), Countdown (1967), Voyage to the Planet of Prehistoric Women (1968), Marooned (1969), Doppelgänger (1969), Bolshoe kosmicheskoe puteshestvie (1975), Test pilota Pirxa (1979), Contamination (1980), Cherez ternii k zvyozdam (1981), Ôritsu uchûgun Oneamisu no tsubasa (1987), Memorîzu (1995), Event Horizon (1997), From the Earth to the Moon (1998), Space Cowboys (2000), Life (2017), The Space Between Us (2017), High Life (2018), Kelebekler (2018), Liu lang di qiu (2019), Lucy in the Sky (2019), Proxima (2019), Away (2020).

  1. Manga kültüründe bir dönüm noktası: Moto Hagio

    Shōjo mangalarının kurucu annesi Moto Hagio’nun hikâyesi, kadınların erkek egemen bir disiplinde var olabilme, toplumun onlar için biçtiği kalıplardan sıyrılabilme mücadelesini temsil ediyor.

  2. Koşarak özgürleşmek, koşarak punk dinlemek ve mükemmel olmamak: Running Punks

    Murakami 2008 tarihli kitabında iyi bir yazar olmasının her gün koşmasıyla neden bağlantılı olduğunu anlatmıştı. Bu özgürleştirici eyleme dair söyleyecekleri olan bir başka figür de koşarken punk albümü değerlendirmeleri yapan Jimmy Watkins.

  3. Özel olan özel değil, özel olan politiktir: “Her hanede bir Emine Hanım var”

    Yıllarca depoda duran eski fotoğraf albümünün yeniden başına oturmak, karikatürist Aslı Alpar'a uzun süredir atmayı arzu ettiği adımı attırdı. 2011 yılında kaybettiği anneannesi Emine Hanım'ın hayatını değersizleştirenlere inat, onun hikâyesini yaşatmak için kalemine sarıldı.

  4. Kayra ve Ege Avcı’yla “Bütün Ayazların Ortasında”

    Ege Avcı: “Hiçbir dinleyici şarkı sözlerinin yüzde yüz ne anlattığını bilmek istemez. Hele bunu sanatçı dışında birinden duymak asla istemez. O yüzden ben yalnızca işaret ettim, göstermedim.”

  5. Elvedalar ve ah, merhabalar: Tsar B’den “Unpaintable”

    Gergin ve vahşi geçirdiğini söylediği son iki yılından “Unpaintable” isimli bir EP çıkaran Tsar B ile yeni parçaları, dans tutkusu ve müzikle kurduğu ilişki üzerine.

  6. Güven bağları yeniden kurulurken: Future Islands

    Solist Sam Herring’den yeni albüm “As Long As You Are”ı ve başarıyla gelen zorlayıcı psikolojiden arkadaşlıklarına tutunarak nasıl çıktıklarını bir Zoom sohbetinde dinledik.

  7. Nova Norda, Birkan Nasuhoğlu, Canozan ve Sedef Sebüktekin’in ekosistemi: “Şarkıların Ev Hali”

    Eylül ayında Sapanca’da bir eve kapanan dörtlü, 2021’in ilk günlerinde Universal Müzik Türkiye’den yayımlanacak ortak albümlerini nasıl bir ortamda ve ruh hâlinde yarattıklarını anlatıyor.

  8. Şarkı şarkı: Y Bülbül ve “Fever” albümü

    Ölümle hesaplaşma, cırcır böceği oratoryosu, teremin çalan Teoman ve “Fever”.

  9. Feza psikolojisi başka şeye benzemez, uzayda çığlığını kimse işitmez

    Hayatta kalma mücadelesindekiler, insan ırkını kurtarmakla yükümlüler, fezayı bahane edenler, uzay yarışının ortasındakiler, bilmeceleri çözmesi gerekenler… Üç astronot adayını merkezine alan bir ofis komedisi olan “Moonbase 8”den hareketle, fezada tanıştığımız karakterler ve bu zorlu mesleğin benzersiz yükleri.

  10. Chicago Film Festivali’nden 2020 Keşifleri

    Yunanistan’ı bu seneki Oscar yarışında temsil edecek olan “Apples”, İstanbul Film Festivali’nin Filmekimi Galaları bölümüne de konuk olan “Sweat” ve takip ettiğimiz 56. Uluslararası Chicago Film Festivali’nden diğer keşifler.

  11. İnsanın kör noktası: “Nasipse Adayız”ı Ercan Kesal’dan dinledik

    Pazarlıklar, politik stratejiler, iktidar savaşları, imaj operasyonları, anket çalışmaları, bitmek bilmeyen koşuşturmacalar, göze girme çabaları, oy ve ilişki peşinde delice bir uğraş…

  12. Kaçınılmaz olarak fantastik, “Ah Gözel İstanbul”

    Alışıldık nostaljik İstanbul belgesellerine kıyasla şehri "bir tür hayal perdesi/bellek oyunu" içinden resmeden yönetmen Zeynep Dadak ile “Ah Gözel İstanbul"u konuştuk. Şehre dair klişe perspektifleri gözden geçirtmesi dileğiyle.

  13. Künye