/dergi/no72/guven-baglari-yeniden-kurulurken-future-islands/
195697

Baltimore çıkışlı synth pop grubu Future Islands için son albüm The Far Field’ı takip eden üç yıl epey dalgalı geçti. Grup üyeleri önce solo projelere odaklandı. Bir araya gelip yeni bir albüm hazırlamaya giriştiklerinde ise küresel krizler patlak verdi. Prodüksiyonu dijital ortamdaki buluşmalarla tamamlanan yeni Future Islands harikası As Long As You Are, sevgi ve güven mesajları veren parçalarının ardında; grubu da yeniden aynı frekansta buluşturan bir deneyime dönüşmüş. 

4AD etiketli albüm ve ardındakileri, solist Sam Herring’den bir Zoom sohbetinde dinledik. Birlikte yaptıkları müziğin geçim kaynaklarına dönüşmesiyle ve bu düzenin müzikle alakası olmayan birçok şeyi içermeye başlamasıyla onları tükenme noktasına getiren bir psikolojiden, arkadaşlıklarına tutunarak nasıl çıktıklarını uzun uzun anlatarak bizi aydınlattı Herring. 

Öncelikle Zoom ile aran nasıl? Yeni albümün düzenlemelerini Zoom üzerinden yaptıktan sonra, herhâlde son birkaç ayda uygulamaya epey alışmışsındır.

Zoom ile aram çok iyi, bunu söyleyerek başlayabilirim. Mart ayında Baltimore’a, grubun geri kalanına albüm düzenlemelerini bitirmeleri için yardıma geldim. Ondan önce İsveç’teydim. Partnerim İsveçli olduğu için sıklıkla oraya gidiyorum. COVID-19 daha önce de bahsedilen bir şeydi, haberleri de takip ediyordum ama ABD’de karantinalar ben İsveç’e geldikten üç gün sonra başladı.

Eve her ne kadar grup ve albümün düzenlenmesi için döndüysem de neredeyse bir ay kadar bir araya gelip çalışamadık. Bunun üzerine albümü, Zoom ve prodüktörümüzün studio board’u aracılığıyla kayıtları dinleyebildiğimiz bir ses programıyla düzenlemeye başladık. Ev rahatlığında olmak bence bizi çok iyi etkiledi. Çünkü bazen öyle zamanlar olur ki stüdyoda konforu bulamazsın ve dikkatin çalan müzikten ziyade eve gittiğinde buzdolabında ne bulacağındadır. Biz zaten evdeydik, stüdyo yorgunluğumuz olmadı. Konforlu olmanın yanında, bence Zoom üzerinden çalışmamızın en tatlı tarafı, bir kaydı dinlerken birbirimizin yüzünü görebiliyor olmamızdı. Normalde stüdyo ortamında, herkes bir şekilde müziği dinlese de koltuklara yayılıp telefonuyla uğraşır, dikkatini başka şeylere verirdi. Bu yüzden Zoom, stüdyoya kıyasla bize daha etkileşimli bir ortam sağladı, hatta bizi birbirimize daha da yakınlaştırdı, diyebilirim. 

Özellikle karantina sürecinin başlarındaki korkuyla ve birbirimizden uzak geçirdiğimiz birkaç ayla beraber, haftada üç dört kez telefonda saatler geçirip; hayatlarımızda, evlerimizde neler olup bittiğini konuşur olmuştuk. Bence biraz ayrı kalmak, bizi sadece birbirimizle değil müzikle de bir şekilde mesafelendirdi. Zaten ne zaman biteceğini belirlemediğimiz bir albümle uğraşıyorduk ve üzerine COVID-19 da gelince “Bu albümü illa bitirmeli miyiz? Neyse yine de çalışalım.” dedik. Aslında bu sayede parçaları sindire sindire dinleyip, belki birkaç gün ara verip, bu süre içinde daha derin değerlendirmeler yapabildik. Kısacası, içinde bulunduğumuz şartların, bize kendimize ayırabileceğimiz daha fazla zaman bıraktığını ve bizi bir grup olarak daha da birleştirdiğini düşünüyorum. 

Yani Zoom aslında sizin için sadece albüm düzenlemelerini yaptığınız bir dijital araç değil aynı zamanda birbirinize farklı bir şekilde yakınlaşmanızı sağlayan bir araç oldu, öyle mi?

Aynen öyle. Bu da oldukça zor bir süreçti aslında. Çünkü ben sadece albüm için değil aynı zamanda arkadaşlarımı görmek, onlarla vakit geçirmek için dönmüştüm. Üç buçuk aydır birbirimizi görmüyorduk. Böyle olması biraz ağır geliyordu. Hatta albümün düzenlemelerini bitirdiğimizde bir burukluk oldu. Şimdi basın görüşmeleri yaparken birlikte güldüğümüz, eğlendiğimiz zamanlar bu yüzden çok iyi hissettiriyor.

Baltimore’a dönmeden önce İsveç’teydim demiştin. Bildiğim kadarıyla da albümdeki bazı şarkıları da İsveç’te bir kasabada yazdın. O dönemi İsveç’te geçirmiş olmanın albüme nasıl bir etkisi oldu?

İsveç’in doğal ortamı, beni doğaya karşı yeniden heyecanlandıran, yeniden meraklandıran bir bakış açısı sağladı. Yeniden doğanın içinde olmak ilham verdi. Büyüdüğüm yerde ağaçların arasında, deniz kıyısında çok zaman harcadım. Çocukluğumu geçirdiğim o küçük kasabadan sonra Baltimore’da on iki yıl yaşamak benim için çok farklı bir deneyimdi. Sonra kendimi bir şekilde Baltimore’dan kaçmak için uğraşırken buldum ve planım burayı terk edip bir daha dönmemekti. Öyle de oldu. Üniversiteye gidip yıllarca buraya dönmedim. Ama işte şimdi yine buradayım. Büyüdüğüm yerde olmanın bana huzur ve sakinlik verdiğini fark ettim. Hayatın böyle döndürüp dolaştırıp beni başladığım yere getirmesi ve bir anda aynı yere dair eskiye kıyasla apayrı hissettirmesi ilginç geliyor. İsveç’te olmak da biraz böyleydi; bir şekilde çocukluğumu geçirdiğim o kasabayla ilişkiliydi. Ama İsveç’in benim için önemi bu bahsettiğimden daha fazla. Şu an içinde bulunduğum ve benim için inanılmaz besleyici olan üç buçuk yıllık ilişkimden bahsediyorum. Yetişkinliğim boyunca kurduğum ilk sağlıklı ilişki olduğunu da belirtmeliyim. Bu zamana kadarki ilişkilerim hep bir şekilde kötü gitti. Geçmişten o kadar çok yük taşıyordum o kadar yaralanmıştım ki artık ilerleyemiyordum ve bir daha sevgiyi, aşkı bulamamaktan yana endişelerim vardı. Sonra bu insanı buldum.

Albümün ilk şarkısı “Glada”; İsveç’te olmakla, orayı hissetmekle, İsveç’te ilk kez baharı görmekle ve o baharı içimde de yaşamakla ilgili. Şarkı bir yandan da nakaratta da söylediğim, “Tüm yaptıklarımdan sonra tekrar sevgiyi bulmayı, aşkı bulmayı, bir arkadaş bulmayı hak ediyor muyum?” gibi kendime bir süredir sorduğum sorularla savaşıyor. Aslında sonunda tüm bu soruların cevabını ararken kendimle savaşıyordum ve cevap evet, sevgiyi hak ediyorum, oldu. Hayatımızda, özellikle gençliğimizde; istediklerimizi, ihtiyaçlarımızı ve tüm bu soruları görmezden geliyoruz bence.

Kısacası, fiziksel olarak İsveç’te olmak tabii ki önemliydi ama asıl mesele oranın bende hissettirdikleri ve orayla ilşkiledirdiklerim, diyebilirim. Sonuçta gerçekten bildiğim tek şey, hayatta hissettiklerim. Ben hissettiklerimi yazıyorum. En iyi bildiğim şey kendi hayatım, kendime dair bildiklerim ve kendi gerçeklik arayışım. Tüm bu bahsettiklerim her ne kadar kişisel durumlar olsa da bunu müzikle paylaşıyorum ve bu yolla bir sürü insan bir şekilde birbirine bağlanıyor. Bu da sanırım bizlerin insan olma deneyimi.

As Long As You Are’ı yapmanın arkasındaki motivasyonumuz, sadece bir albüm çıkarmak değildi. Albüm, aslında üçümüz arasında güven bağlarını tekrardan kurmakla alakalı.”

The Far Field’dan bu yana üç yıl geçti ve o zamandan beri Future Islands’dan haber almıyorduk. Bu süre zarfında William ve sen solo albümlerinizi çıkardınız. Kendi albümlerinizi yapmanız, As Long As You Are’ın yaratım sürecine bir katkı sağladı mı?

Bence biraz da ayrı çalışmak çok iyi oldu. Sanatçı olarak kendimizi, neler yapabileceğimizi keşfetmemizin ve tek başımıza yeni şeyler denememizin çok değerli olduğunu düşünüyorum. 

Mesela William’ın, arkadaşı Kiels’la beraber çaldığı ikinci bir grubu var; birlikte birkaç kayıt yaptılar. William’la benim de bir yan grubum vardı: Snails. O da keyifli bir projeydi bizim için. Garret ise 2004’ten beri Moss of Aura ismiyle tek başına kayıtlar yapıyor. Tüm bu çalışmalar bir grup olmaktan önce ayrı ayrı birer sanatçı olarak kendimizi anlamamızı sağlayan egzersizler oldu. 

Grupla bir şeyler üretmek, tek başına üretmekten çok farklı. Grup olunca başkalarının fikirlerine ve eleştirilerine açık olmak ve bir şekilde o fikirler arasında orta yolu bulmak zorunda oluyorsun. Oysa bence, ara sıra başkalarının onayına çok takılmadan insanın kendi istediklerini yapabilmesi gerekiyor. Örneğin, William’ın kayıt gününe kadar, “Böyle mi olsun, şöyle mi olsun?” diye sürekli yeni yeni şeyler denediği olurdu. Şimdi, özellikle William’da, ayrı çalışmış olmanın olumlu etkilerini çok iyi görebiliyorum. 

Garret ise yıllardır solo albüm çıkarma planlarından bahsediyordu. The Far Field turnemizden sonra biz de onu sonuna kadar destekledik. Çünkü bunun Garret için denemek istediklerini deneyebileceği, aklındaki fikirleri yansıtabileceği bir fırsat olduğunu düşünüyorduk. Garret’ı böylesine desteklememiz grup dinamiklerimizi de olumlu etkiledi. Albümü çıkardıktan sonra denediklerini, keşfettiklerini Future Islands’a da taşıdı ve hep beraber denemeye başladık. 

Benim albümüm ise Kenny Segal ile ortak bir çalışmaydı. Sözleri ben yazdım, müziği Kenny yaptı. Her ne kadar tamamen solo bir albüm değilse de, gruptan ayrı bir şeyler üretmek benim için de çok besleyiciydi. Bir yandan da hip hop benim için, dünya hakkında düşündüklerimi, politik olarak karşı durduklarımı ifade edebildiğim ve kendimle alakalı doğrudan bir şeyler söyleyebildiğim bir alan. Rap müziğin doğasından gelen bir şey bu. Grupla beraber yazdığımda ise söyleyeceğim herhangi kişisel bir şey hakkında grubun geri kalanın ne düşüneceğini de göz önünde bulundurmam gerekiyor. Politik görüşlerim ya da kendimle ilgili çok derin meseleler; mesela geçmişteki uyuşturucu problemim, Future Islands’da üzerine yazması zor konular olmuştu. Ben de kendi başıma yaptığım müziklerde bunlardan bahsettim. Bir süre sonra tüm bu konuları Future Islands’a da taşımam gerektiğini düşündüm. Yeni albümden “Born in a War”, “The Painter”, hatta “Thrill” bu düşüncelerle oluşan; Amerika’da silah şiddeti, ırkçılık ve uyuşturucu bağımlılığı hakkında söyledikleri şeyler olan parçalar. Tüm bunlar şimdiye kadar Future Islands’da pek üzerinde durmadığım ama Hemlock olarak sıklıkla bahsettiğim konulardı. 

Ayrı ayrı da çalışmayı her birimizin kendi sanatçı kimliğini keşfetmesi açısından çok önemli buluyorum. Ayrıca böylesi, daha sonra tekrar bir grup olarak bir araya geldiğimizde bizi daha da güçlü kıldı.

Bir röportajında “As Long As You Are, Future Islands’ın tam olarak kim olduğunu daha net tanımlayan bir albüm” demiştin. Mike Lowry’nin gruba tam zamanlı üye olarak katılması ve tüm prodüksiyonun grup tarafından yapılmasıyla Future Islands için yeni bir sayfa açılmış gibi geliyor. Bunun hakkında neler düşünüyorsun?

Aslında uzun süredir bu yolculuktayız. Future Islands neredeyse 15 yaşında; Garret, William ve ben de 17 seneden fazladır birlikteyiz. İlk yıllarımız daha çok ne yapmak istediğimizi anlamaya çalışmakla ve bunu nasıl yapacağımızı denemekle geçti. Sonra neyi iyi yaptığımızda anladığımızda, en çok ses getiren albümümüzü yaptık. O albümle gelen başarı, bize kim olduğumuzu; müziğimizle ve  birbirimizle olan bağlantılarımızı unuttuğumuz bir noktaya getirdi. 

As Long As You Are’ı yapmanın arkasındaki motivasyonumuz, sadece bir albüm çıkarmak değildi; önemi de buradan geliyor. Albüm, aslında üçümüz arasında güven bağlarını tekrardan kurmakla alakalı. Mike da o güven bağlarını yeniden bulmamıza yardım etmede büyük rol oynadı, gruptaki tarafsız terapiste dönüştü.

Singles’la gelen başarıdan sonra, böyle bir yükselişin hayatımızı ve kafamızdakileri nasıl etkilediğine dair uzun süre hiç konuşmadık. Uzaktan bakınca o dönem iyi bir durumda gibi görünsek de bunları konuşmamış olmak bizden bir şeyler aldı. The Far Field için turnede olduğumuz dönemde, tüm bu bahsetmediklerimiz bizi hepten etkiler oldu. Hatta ben The Far Field’ı bitirmemizle grubun da bittiğini düşünmeye başlamıştım. 

2015’in sonuna geldiğimizde hislerim birike birike beni tamamen bitmiş tükenmiş bir hâle getirmişti. Yalnız hissediyordum ve kimsenin de benim kafamda neler döndüğünden haberi yok gibi geliyordu. Oysa hemen yanımda tamamen aynı şeyleri düşünüp hisseden William, Mike ve Garret vardı. Hepimiz o kadar kendi kafalarımızın içindeydik ki birbirimize ulaşıp konuşabilmemiz 2,5 yıl aldı. 2017 ve 2018’de artık sorunlar hakkında konuşmaya başlayıp, birbirimizin “grup arkadaşı”, yani o dönem bizim durumumuzda iş ortağı olmaktansa, arkadaşı olmayı; iş yürümektense tekrardan sanat üretmek ve anlamı olan bir şeyler yapmak istediğimiz ortak fikrine vardık. Her şeye başladığımız yer de buydu çünkü. Arkadaştık, sonra bir grubu olan arkadaşlar olduk, sonra bu grup geçimimizi sağladığımız bir işe dönüştü. Başarı da gelince iş artık büyük bir “işletmeye” dönüştü ve o işletme, müzikle alakası olmayan başka bir sürü şey içeriyordu. Bizim üstümüze düşen ise “Future Islands şirketinin” sürdürülebilirliğini sağlamaktı. 

Bir iş büyüdükçe, o işin arkasındaki takım da büyüyor; herkesin bir görevi oluyor ve belki kendin yapabileceğin işleri de başkasına bırakmaya başlıyorsun. Bana bu çalışma şekli çok kontrolsüz geliyor. As Long As You Are’ın yapım sürecinde bizzat kontrole geçtik ve istemediğimiz gibi giden bir durum olduğunda, o pozisyonda olan kişiye; dolayısıyla öyle bir pozisyonu en başta yaratan kendimize kızmamızın gereği kalmadı. Eğer herhangi bir şey ters giderse, tüm yükün kendi sırtımızda olduğunu bilmek istedik. Tıpkı 2009’dan 2012’ye kadar yaptığımız gibi. 

Sonucunda, ilk kez hepimizin memnun olduğu albümü çıkardık. İkinci albümümüz In Evening Air’den bu yana, As Long As You Are yaptığımız en gurur verici albüm oldu bence. In Evening Air’i 2010’da yayımlamıştık ve Amerikalı bir plak şirketiyle çalıştığımız, basında tanıtımını yaptığımız ilk albümümüzdü. En önemlisi, In Evening Air bize gerçekten neler yapabileceğimiz göstermişti. As Long As You Are ise, bize tek başımıza neler yapabileceğimizi gösterdi ve sektörün diğer kollarına girmek zorunda kalmadan da üretebileceğimizi kanıtladı. İşletmeleşmeden, sanat üretmeye devam ederek de bir grup olabileceğimizi, kendimize yetebileceğimizi anladık; ve gerçekten senin de dediğin gibi, Future Islands için yeni bir sayfa açıldı. Şimdi önümüzde keşfedilmeyi bekleyen yepyeni bir dünya ve yepyeni fikirler olduğuna inanıyorum. Mike da bu yeniliğin büyük bir parçası.

Sıradaki sorunun cevabı hakkında ufak bi ipucu vermiş olabileceğini hissediyorum. Yeni albümde senin için özel olan, şu anki ruh hâlinle ilişkilendirdiğin bir parça var mı?

Sanırım “Glada”yı düşündün. Albümdeki tüm parçalar farklı nedenlerden benim için çok önemli, ama şu anki ruh hâlimi sıcak ve huzurlu bir yerde olmak gibi tarifleyebilirim. Kendimi sevmeyi, kendime bakmayı ve bunun bir ilişkide iyi bir partner olmak için ne kadar önemli olduğunu öğreniyorum. Bu konulardan da “Moonlight” ve “Plastic Beach”te bahsettik.

Bir yandan da ABD’nin savaş alanı atmosferi “The Painter”ı düşündürüyor. Hepimiz aynı resme bakıyoruz ama o resmi apayrı şekillerde görüyoruz. Ortada bir resim var ama haberlerden, çeşitli kaynaklardan; istemeden ya da isteyerek farklı şeyler görüyoruz. İster mavi ve kırmızı, ister siyah ve beyaz; Amerika’da bir renk savaşı var. “The Painter” bu savaşla ve insanların nasıl etkilendiğiyle alakalı. 150 yıldır baktığımız resmi nasıl insanlar hâlâ aynı göremiyor? Her insanın hayatı eşit şekilde değerli görülmeli ve sokaklarda verilen her kayıp dikkate alınmalı. Black Lives Matter. Aklım işte burada.

2006’dan beri turnelere ara vermemiş bir grup olarak, bu sene malum sebeplerden turne yapamadınız. Yeni albüm çıkmışken turne yapmamak Future Islands için nasıl bir duygu? 

Turneye çıkmamak gerçekten çok garip geliyor. Bu durumun iş insanı değil sanatçı olmak istediğime dair söylediklerimle de örtüşen bir tarafı olsa da Future Islands’ın sanatının büyük bir kısmı dinleyiciyle bağlantı kurmayı gerektiriyor. Şarkılar canlı performansla sergilenmeden tam olarak hayat bulmuyor. Evlerimizde, stüdyolarda yarattığımız, kaydettiğimiz şarkılar bir albüm olup dağıtılıyor ve ardından en dürüst hâliyle bir performansın parçası oluyor. Canlı performansta seyirci için ter dökmek, sanat için fiziksel olarak çalışıyor olmak bana çok önemli geliyor, bu yüzden şimdi seyirciyle buluşup bu çalışmayı onlarla paylaşamamak oldukça zor. İmkânların uygun olduğu ilk fırsatta, sahneye döneceğimizi biliyorum.

Son olarak, Türkiye’deki sevenlerinize söylemek istediklerin var mı? 

İstanbul şimdiye kadar gördüğüm en güzel şehirlerden biri ve bir gün tekrar gitmeyi gerçekten çok istiyorum. Sadece bir kez orada bulunma şansımız olmuştu. O da yanlış hatırlamıyorsam 2014’teydi ve ne yazık ki aşağı yukarı sadece 16 saat geçirebilmiştik. İstanbul’a vardık, harika bir yemek yedik, konsere çıktık, keyifli bir akşam geçirdik ve sabah 06.00’da ayrıldık. Umuyorum ki en yakın zamandan şartlar tekrar konser yapmaya uygun hâle gelir ve sizlerle tekrar buluşuruz.

  1. Manga kültüründe bir dönüm noktası: Moto Hagio

    Shōjo mangalarının kurucu annesi Moto Hagio’nun hikâyesi, kadınların erkek egemen bir disiplinde var olabilme, toplumun onlar için biçtiği kalıplardan sıyrılabilme mücadelesini temsil ediyor.

  2. Koşarak özgürleşmek, koşarak punk dinlemek ve mükemmel olmamak: Running Punks

    Murakami 2008 tarihli kitabında iyi bir yazar olmasının her gün koşmasıyla neden bağlantılı olduğunu anlatmıştı. Bu özgürleştirici eyleme dair söyleyecekleri olan bir başka figür de koşarken punk albümü değerlendirmeleri yapan Jimmy Watkins.

  3. Özel olan özel değil, özel olan politiktir: “Her hanede bir Emine Hanım var”

    Yıllarca depoda duran eski fotoğraf albümünün yeniden başına oturmak, karikatürist Aslı Alpar'a uzun süredir atmayı arzu ettiği adımı attırdı. 2011 yılında kaybettiği anneannesi Emine Hanım'ın hayatını değersizleştirenlere inat, onun hikâyesini yaşatmak için kalemine sarıldı.

  4. Kayra ve Ege Avcı’yla “Bütün Ayazların Ortasında”

    Ege Avcı: “Hiçbir dinleyici şarkı sözlerinin yüzde yüz ne anlattığını bilmek istemez. Hele bunu sanatçı dışında birinden duymak asla istemez. O yüzden ben yalnızca işaret ettim, göstermedim.”

  5. Elvedalar ve ah, merhabalar: Tsar B’den “Unpaintable”

    Gergin ve vahşi geçirdiğini söylediği son iki yılından “Unpaintable” isimli bir EP çıkaran Tsar B ile yeni parçaları, dans tutkusu ve müzikle kurduğu ilişki üzerine.

  6. Güven bağları yeniden kurulurken: Future Islands

    Solist Sam Herring’den yeni albüm “As Long As You Are”ı ve başarıyla gelen zorlayıcı psikolojiden arkadaşlıklarına tutunarak nasıl çıktıklarını bir Zoom sohbetinde dinledik.

  7. Nova Norda, Birkan Nasuhoğlu, Canozan ve Sedef Sebüktekin’in ekosistemi: “Şarkıların Ev Hali”

    Eylül ayında Sapanca’da bir eve kapanan dörtlü, 2021’in ilk günlerinde Universal Müzik Türkiye’den yayımlanacak ortak albümlerini nasıl bir ortamda ve ruh hâlinde yarattıklarını anlatıyor.

  8. Şarkı şarkı: Y Bülbül ve “Fever” albümü

    Ölümle hesaplaşma, cırcır böceği oratoryosu, teremin çalan Teoman ve “Fever”.

  9. Feza psikolojisi başka şeye benzemez, uzayda çığlığını kimse işitmez

    Hayatta kalma mücadelesindekiler, insan ırkını kurtarmakla yükümlüler, fezayı bahane edenler, uzay yarışının ortasındakiler, bilmeceleri çözmesi gerekenler… Üç astronot adayını merkezine alan bir ofis komedisi olan “Moonbase 8”den hareketle, fezada tanıştığımız karakterler ve bu zorlu mesleğin benzersiz yükleri.

  10. Chicago Film Festivali’nden 2020 Keşifleri

    Yunanistan’ı bu seneki Oscar yarışında temsil edecek olan “Apples”, İstanbul Film Festivali’nin Filmekimi Galaları bölümüne de konuk olan “Sweat” ve takip ettiğimiz 56. Uluslararası Chicago Film Festivali’nden diğer keşifler.

  11. İnsanın kör noktası: “Nasipse Adayız”ı Ercan Kesal’dan dinledik

    Pazarlıklar, politik stratejiler, iktidar savaşları, imaj operasyonları, anket çalışmaları, bitmek bilmeyen koşuşturmacalar, göze girme çabaları, oy ve ilişki peşinde delice bir uğraş…

  12. Kaçınılmaz olarak fantastik, “Ah Gözel İstanbul”

    Alışıldık nostaljik İstanbul belgesellerine kıyasla şehri "bir tür hayal perdesi/bellek oyunu" içinden resmeden yönetmen Zeynep Dadak ile “Ah Gözel İstanbul"u konuştuk. Şehre dair klişe perspektifleri gözden geçirtmesi dileğiyle.

  13. Künye