/dergi/no72/kacinilmaz-olarak-fantastik-ah-gozel-istanbul/
195697

Ah Gözel İstanbul’da Zeynep Dadak, alışıldık nostaljik İstanbul belgesellerine kıyasla şehri ‘‘bir tür hayal perdesi/bellek oyunu’’ içinden resmediyor. Film geçtiğimiz dönemde 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali ve 39. İstanbul Film Festivali olmak üzere pek çok yerde gösterildi, ilgi gördü, ödüllendirildi.

İspanyol yazar Juan Goytisolo’dan ilhamla İstanbul’u bir palimsest yani aynı ortam üzerine defalarca bir şeylerin yazılıp silindiği bir tür yapboz tahtası olarak hayal eden Dadak, bu hayal gücünü 17. yüzyıl İstanbul çelebilerinden Eremya Kömürciyan’ın sözleriyle harmanlamış ve ortaya fantastik bir görsel ve işitsel şehir anlatısı çıkmış. Dadak’a hem filmin prodüksiyon sürecinde aktif olarak birlikte çalıştığı hem de modern dönem sinema ve fotoğrafçılık tarihinden kamerasına sızan sanatçıları sorduk. Bu çoksesli, çok anlatıcılı İstanbul belgeselinin daha fazla göze hitap etmesi, şehre dair klişe perspektifleri gözden geçirtmesi dileğiyle.

Ah Gözel İstanbul’un açılışında duyduğumuz ‘‘Yaptığım şeyleri görenler boş yere yorulup, bildiğimiz şeyleri bize anlatıyorsun diyerek benle alay ederler. Bu ahmaklara cevap verecek değiliz. Asıl olan bildiğini sandığının ardındaki hikâyedir.’’ alıntısıyla başlayalım. Bu sözler filmin kendi kurgusuna uyarladığı 17. yüzyıl İstanbul çelebilerinden Eremya Kömürciyan’ın İstanbul Tarihi kitabından. Sence Kömürciyan yaşadığı İstanbul’a dair o ahmakların görmek istemediği neleri okuyucusuna aktarmak istiyordu? Ah Gözel İstanbul şehre dair bilinenin ardında var olan neleri göstermeye çalışıyor? Bunu kimlerle beraber, hangi anlatı tekniklerini kullanarak yapıyor?

Kömürciyan’ın metninde ‘hissi takip’ yapmak müthiş bir deneyim. Her aşamada dile gelen çeşitli duygular var, bazen anlaşılmadığını düşünüyor, dertleniyor, kızıyor, bazen rahatlıyor, memnun oluyor. Bir şeyler üreten herkese bir yanıyla tanıdık gelen hisler. Ama bir yandan İstanbul’a bakışındaki merak asla azalmıyor. Yazma aşamasında Kömürciyan’la kafamda uzun sohbetler ettim, ortaya çıkan metin onunla benim aramdaki diyaloğun bir ürünü. Şu anda ben bile neyi o söylemişti, neyi ben söylemiştim, bazen ayıramıyorum. Burada ‘alay etmek, ahmaklara cevap vermek’, bunlar onun kelimeleri ama örneğin ‘bildiğini sandığının ardındaki hikaye’ kısmı bana ait. Bazen onun daha uzun anlattığı bir hissiyatı, böyle bir çırpıda toparlamaya çalıştım, bazen onun hiç bahsetmediği, ama ima ettiğini düşündüğüm şeyleri aralara sıkıştırdım. Onunla aramdaki ilişkiye, günümüzden anlatıcıları da dâhil ettim. Yvonne Rainer’in çok sevdiğim bir filmi vardır Journeys from Berlin/1971 diye. Çoklu anlatıcıların seslerini zamansız bir diyaloğa dahil etmeleri fikri için bana çok ilham vermiş bir filmdir.

Filmde belirtildiği üzere, Kömürciyan İstanbul seyahatnamesini 1661’de kaleme almaya başlıyor ama bu metin öyle bir çırpıda sonlanmıyor. İlerleyen kısımlarda 1664’de Mısır Çarşısı’nın açıldığına tanıklık ettiğinden bahsediyor. Flanörlük anlatısı uzun yıllara yayılmış gibi, başka bir yüzyılın 60’lar anlatısı. Benzer bir yerden, Ah Gözel İstanbul’un prodüksiyon ve ortaya çıkış süreci ne kadar sürdü? Film yaklaşık 90 dakika ama tahminim çekim arşivindeki görüntü uzunluğu onlarca saattir. Çekip de son kurguya dâhil edemediğiniz yerler var mı? Ya da Kömürciyan’ın seyahatnamesinde geçip de gidip görselleştiremediğiniz anekdotlar?

Kömürciyan’ın kitabı bitirmesi çok uzun yıllarını alıyor. Yirmi yıldan fazla! Bu aramızda bir şakaydı hep, umarım bizimki de o kadar uzun sürmez diye. Filmin araştırma ve post’la birlikte toplam yapım macerası neredeyse 3,5 yıl. Çekimlerde kurmaca seti mantığında, oldukça planlı ilerledik. Parayı denkleştirdikçe, dura kalka devam ettiğimiz için üç ayrı döneme dağılan bir çekim takvimimiz oldu. Ama evet, elimizde kullanamadığımız çok malzeme kaldı. Çekmek isteyip çekemediklerimden, çok sevdiğim boğazda gezen bir helvacı hikâyesi vardır; zaten metin hazine gibi, açıldıkça açılıyor. Kalan malzemeyi uzun vadede sinema dışı mecralarda da değerlendirebileceğimi umuyorum. Bunun yöntemlerinin hayalini kurmaya başladım şimdiden.

Ah Gözel İstanbul’un sinematografisi gerçekten özel bir göze sahip. Sabit yatay düzlemde yana doğru süzülen kameralar, abartıya kaçmayan drone çekimleri, film boyunca şehri arşınlayan insanları peşi sıra takip eden bakış açıları. Bütün bunlar bugünden 350 sene önceye dayanan bir tarihsel anlatıya eşlik ediyor. Sanki günümüz İstanbul’undaki bazı yapılar ortama sonradan eklenmiş, anlatıcının sözünü kesen engeller gibi. Kameraya yansıyan tarihsel yapılarla güncel olanlar arasındaki engebeli etkileşim, filmin kurmaca olmayan ile kurmaca anlatı kurgusuna sence nasıl yansıyor?

Bu metni filme uyarlarken ilk bildiğim şey, Kömürciyan’ı kayıkta hayal edip, onun bakışını bir kamera-göz gibi yeniden yaratmaktı. İkincisi de İstanbul’u bir su şehri olarak temsil etmek. Görüntü yönetmeni Florent Herry’ye bir tür akışkan kadraj istediğimi söyledim. Florent’la içine gireceğimiz hikâye ya da anekdota göre kıyıdaki odağın yerine karar veriyorduk, oradan içeriye süzülen bir kamera hareketi hayal ediyorduk. Bazı yapıları tamamen görmezden gelmek istedim, bazı yapılar ise yorum yapmayı kaçınılmaz kıldı. Kömürciyan’ın metni oldukça yoğun bir metin, daha önce de bahsettiğim gibi filmdeki her anekdot onun metninden değil, zaman zaman metnin çağrışımlarının bende bulduğu karşılıktan. Bu anlamda kitabın dipnotları da çok ilham vericiydi. Örneğin boğazın açılma hikâyesi, bülbül ya da sepet bunların hepsi başka başka anlatıların birleşimi. İskender’in hikâyesini dinleyip bugünkü Kanal İstanbul meselesini düşünmemek imkânsız, o görüntü o yüzden İstanbul’un doğasına en çok zarar veren yapılardan 3. Köprüyle bitiyor.

Filmin kendini parçası olarak gördüğü -ya da arasına mesafe koyduğu- görsel kent yapımlarını biraz detaylandırabilir misin? Öyle ya da böyle sana ilham veren İstanbul filmleri var mı?

Şehir senfonileri ve sinema seyahatnameleri Ah Gözel İstanbul’un ana ilham kaynakları. Ama filmi referanslardan bağımsız bir şekilde tasarlamaya çalıştım. O yüzden elbette pek çok esin kaynağım olmasına rağmen, filmimle ilişkisi anlamında öne çıkan tek bir film yok. Kayan ve durmayan kamerasıyla Chantal Akerman’ın D’esti, şiirsel merakıyla Maurice Pialat’nın İstanbul filmleri, sudan şehre bakan kamerasıyla Reha Erdem’in Hayat Var’ı (ki o filmin de görüntü yönetmeni Florent Herry) Atıf Yılmaz ve Ömer Kavur’un İstanbul imgeleri sayabileceğim pek çok örnekten yalnızca birkaçı.   

“O nostaljik bakışı sevmiyorum, o bakışın güç dengelerini görmezden geldiğini, yalandan bir altın dönem yarattığını düşünüyorum. Ayrıca şehre ‘ah ne güzel günlerdi’ diye bakmanın kimseye bir faydası yok bugün.”

Film ilerledikçe pek çok olağanüstü varlıkla işitsel, görsel ya da sözsel olarak karşılıyoruz. Sultanahmet Ramazan sofraları etrafında yankılanan aslan sesleri, Sezgi Mengi’nin oynadığı karakterin Eyüp sokaklarında gece vakti gezinirken karşısına çıkan parlak ışık hüzmesi, Cemal Kafadar’ın anlattığı İmparator İskender’in Cihangir mağaralarına hapsettiği cinler, devler ve vampirler. Ve tabii ki şehirden geçip göçmüş insanların bizlerle beraber yaşayan hayaletleri. Fantastik bir İstanbul. Bu olağanüstü öğeler senin (ve filmin konuştuğu gündem) için ne ifade ediyor?

İstanbul’u Doğu’nun mistik ışığının süzüldüğü bir gizemler diyarı ve beyaz Avrupalı gezginin durak yeri olarak tasvir etmek yüzyıllara yayılan Oryantalist bir İstanbul imgesi oluşturdu. Bu yaklaşım bugün hâlâ tüm klişeleriyle ayakta. Elbette Juan Goytisolo gibi bu bakışı kırmaya çalışan Batılı anlatıcılar da vardı. O, İstanbul’u bir palimpsest kent olarak tanımlıyordu. Ben de onun önerdiği gibi, bu filmde üst üste yığılmış, hangisi önce hangisi sonra oluşmuş bilemediğimiz katmanlar arasında gezinirken, kaçınılmaz olarak fantastik bir İstanbul da gördüm. Ama bu katmanlar arasında bir hiyerarşi yaratmadan, yatay bir anlatı kurmayı denedim. Kömürciyan’ın metnindeki gibi şehre surların dışından bakıp, sokağa yaklaşmaya ama bir yandan da hayal kurmaya ve kurdurmaya çalıştım. Rüyalarımda Mehmed Siyah Kalem’in resimleri de vardı, bülbüller de, hayaletler de.

Sosyal medyadaki yaygın eski İstanbul tablo, fotoğraf ya da videolarından oluşan derleme popüler görsel tarih hesapları malum. İnsanların akranlarına türlü melankolik hislerle ya da yeni kuşaklara ‘‘Bak görüyor musun, buralar eskiden silme bağ bahçeydi, oralar da binaydı, Menderes geldi yıktı’’ yorumlarıyla gönderdiği eski İstanbul kareleri. Bir tür nostalji tüketimi. Filmin akışında da 19. yüzyılı birer yabancı görenlerin işleri ara ara karşımıza çıkıyor. İsveçli fotoğrafçı Guillaume Berggen, Alman ressam Antoine Ignace Melling vd. Tabii çeşitli Ara Güler fotoğraflarını da unutmamak lazım. Ama Ah Gözel İstanbul bu tarz bir nostalji tüketimi yapmıyor. Filmin başka dertleri var. Eskilerden kalma görselleri kendi kurgu işlerinde kullanmaya dair yaklaşımını biraz açar mısın?

Az önce bahsettiğim gibi derdim tarihin farklı dönemleri arasında bir tercih yapmak yerine zamanın akışında kalmaktı. O nostaljik bakışı sevmiyorum, o bakışın güç dengelerini görmezden geldiğini, yalandan bir altın dönem yarattığını düşünüyorum. Ayrıca şehre ‘ah ne güzel günlerdi’ diye bakmanın kimseye bir faydası yok bugün. Yıkımı gösterirken, eskiden ne güzeldi diye bir değer yargısıyla değil de neden yıkıldı ve nasıl yeniden kurulacak diye düşünmeye çalışıyorum. Belki bu basit bir savunma mekanizması. Filmin açılışında belli belirsiz kullandığım imgeler de gözlerini kırpıştıran birinin hatırlama çabası gibi. Eğer o anda özellikle hikâye içerisinde bir amaca hizmet etmiyorsa, eski görselleri kullanmaktan özellikle kaçındım. Ama örneğin Beyoğlu’na fotoğraf ve sinemanın gelişinden söz ederken Lumiere’lerin 1897’den kalma Galata Köprüsü filmini kullandım. Bu görüntünün benim için başka bir önemi daha var; İstanbul’un ilk hareketli imgesi yine bir tekneden, suların içinden çekilen bir kaydırma hareketinden oluşuyor! Onun dışında eski imgeleri hep yansımalar olarak kullandım, bir tür hayal perdesi/bellek oyunu gibi olsun istedim.

Filmin müzikleri için Erdem Helvacıoğlu ile çalıştın. 2010’lardan bugüne pek çok kurmaca film ve belgeselin müziklerini yapmış bir isim. YouTube dehlizlerini biraz deşince geçmiş dönemde Helvacıoğlu’nun yayınladığı çok ilginç işler karşımıza çıkıyor. Anladığım kadarıyla bu filmde Helvacıoğlu’nun solo albümlerinden parçalar kullanılmış. Isao Tomita’nın analog synthesizer’ından çıkma Clair de Lune ve diğerleri. Bu parçalar filmin yansıttığı şehir seslerini ve peyzajı nasıl tamamlıyor? Parçaları sen mi seçtin? Çekimler sırasında mı, ardından mı belirlendi? Helvacıoğlu ile nasıl bir süreç yürüttünüz?

Erdem çok yetenekli bir müzisyen olmasının yanı sıra çok da iyi bir çalışma arkadaşı. Zaten filmin kurgucusu Eytan İpeker de ‘gizli müzisyen’. Üçümüzün arasındaki dinamik filmin en heyecan verici şeylerinden biriydi benim için. Henüz kurgu aşamasında hangi parçaları nerede kullanacağıma emindim,  hatta o mekânları o müziklerle duyuyordum çekerken bile. Yani Erdem bize müziği hazırladı, biz de olan şeyin üzerine koyduk gibi ilerlemedi süreç. Erdem’in albümlerinden olan parçaları da film için özel olarak yaptığı besteleri de aşama aşama konuştuk. Hatta Erdem’le filmin set aşamasından (nerden ne tür şehir seslerine ihtiyacımız var), kurgusuna (şu parçayı şununla birleştirebilir miyiz) ve ses miksajına (minimalist bir caz müzisyenine davul ekletme baskısı) her aşamada çok yakın çalıştık. Onun esnekliği, açıklığı benim için çok ilham vericiydi. Filmin epiloğunda nerdeyse 7 dakikalık parça kaç kere gitti geldi aramızda bilmiyorum mesela, tek tek enstrümanları, beatleri tartıştık, tıpkı görüntüyü tasarlamak gibi, filmin ses kuşağını müzikle birlikte tasarlayabildim böylece.

Film bir alıntıyla başladığı gibi yine bir alıntıyla sonlanıyor. ‘‘Şimdi ister yas tutun, ister öfkelenin, ister sevinin ama bana kızmayın. Elimden bu kadar geldi.’’ Bu sözlerin sana ait olduğunu tahmin ediyoruz. Bir tür hesap verme, filmin kurgusuna giren insan ya da insan olmayan canlılara, mekânlara, duygulara duyulan vefanın ifadesi sanki. Filmi yaratma sürecinde hesap verme duygusuyla nasıl bir iletişimin oldu? Ve de anlatıcının elinden gelmediğini düşündüğü şeyler var mı?

Evet, o türden bir tereddüt ve hesap verme hâlini sanatçının boyun borcu olarak görüyorum. Kömürciyan da kitabının son bölümünde, kitabı armağan ettiği Vardapet’e hitaben ‘Ben büyük arzularımın ancak bir zerresi olarak elimden geleni yapmış bulunuyorum’ diyor. Kendi adıma Kömürciyan’dan öğrendiğim bir sorumluluk duygusuyla yaptım sanırım ben de bu denemeyi, İstanbul’a söyleyeceklerim vardı.

  1. Manga kültüründe bir dönüm noktası: Moto Hagio

    Shōjo mangalarının kurucu annesi Moto Hagio’nun hikâyesi, kadınların erkek egemen bir disiplinde var olabilme, toplumun onlar için biçtiği kalıplardan sıyrılabilme mücadelesini temsil ediyor.

  2. Koşarak özgürleşmek, koşarak punk dinlemek ve mükemmel olmamak: Running Punks

    Murakami 2008 tarihli kitabında iyi bir yazar olmasının her gün koşmasıyla neden bağlantılı olduğunu anlatmıştı. Bu özgürleştirici eyleme dair söyleyecekleri olan bir başka figür de koşarken punk albümü değerlendirmeleri yapan Jimmy Watkins.

  3. Özel olan özel değil, özel olan politiktir: “Her hanede bir Emine Hanım var”

    Yıllarca depoda duran eski fotoğraf albümünün yeniden başına oturmak, karikatürist Aslı Alpar'a uzun süredir atmayı arzu ettiği adımı attırdı. 2011 yılında kaybettiği anneannesi Emine Hanım'ın hayatını değersizleştirenlere inat, onun hikâyesini yaşatmak için kalemine sarıldı.

  4. Kayra ve Ege Avcı’yla “Bütün Ayazların Ortasında”

    Ege Avcı: “Hiçbir dinleyici şarkı sözlerinin yüzde yüz ne anlattığını bilmek istemez. Hele bunu sanatçı dışında birinden duymak asla istemez. O yüzden ben yalnızca işaret ettim, göstermedim.”

  5. Elvedalar ve ah, merhabalar: Tsar B’den “Unpaintable”

    Gergin ve vahşi geçirdiğini söylediği son iki yılından “Unpaintable” isimli bir EP çıkaran Tsar B ile yeni parçaları, dans tutkusu ve müzikle kurduğu ilişki üzerine.

  6. Güven bağları yeniden kurulurken: Future Islands

    Solist Sam Herring’den yeni albüm “As Long As You Are”ı ve başarıyla gelen zorlayıcı psikolojiden arkadaşlıklarına tutunarak nasıl çıktıklarını bir Zoom sohbetinde dinledik.

  7. Nova Norda, Birkan Nasuhoğlu, Canozan ve Sedef Sebüktekin’in ekosistemi: “Şarkıların Ev Hali”

    Eylül ayında Sapanca’da bir eve kapanan dörtlü, 2021’in ilk günlerinde Universal Müzik Türkiye’den yayımlanacak ortak albümlerini nasıl bir ortamda ve ruh hâlinde yarattıklarını anlatıyor.

  8. Şarkı şarkı: Y Bülbül ve “Fever” albümü

    Ölümle hesaplaşma, cırcır böceği oratoryosu, teremin çalan Teoman ve “Fever”.

  9. Feza psikolojisi başka şeye benzemez, uzayda çığlığını kimse işitmez

    Hayatta kalma mücadelesindekiler, insan ırkını kurtarmakla yükümlüler, fezayı bahane edenler, uzay yarışının ortasındakiler, bilmeceleri çözmesi gerekenler… Üç astronot adayını merkezine alan bir ofis komedisi olan “Moonbase 8”den hareketle, fezada tanıştığımız karakterler ve bu zorlu mesleğin benzersiz yükleri.

  10. Chicago Film Festivali’nden 2020 Keşifleri

    Yunanistan’ı bu seneki Oscar yarışında temsil edecek olan “Apples”, İstanbul Film Festivali’nin Filmekimi Galaları bölümüne de konuk olan “Sweat” ve takip ettiğimiz 56. Uluslararası Chicago Film Festivali’nden diğer keşifler.

  11. İnsanın kör noktası: “Nasipse Adayız”ı Ercan Kesal’dan dinledik

    Pazarlıklar, politik stratejiler, iktidar savaşları, imaj operasyonları, anket çalışmaları, bitmek bilmeyen koşuşturmacalar, göze girme çabaları, oy ve ilişki peşinde delice bir uğraş…

  12. Kaçınılmaz olarak fantastik, “Ah Gözel İstanbul”

    Alışıldık nostaljik İstanbul belgesellerine kıyasla şehri "bir tür hayal perdesi/bellek oyunu" içinden resmeden yönetmen Zeynep Dadak ile “Ah Gözel İstanbul"u konuştuk. Şehre dair klişe perspektifleri gözden geçirtmesi dileğiyle.

  13. Künye