/dergi/no72/sarki-sarki-y-bulbul-ve-fever-albumu/
195697

Londra’da yerleşik müzisyen, prodüktör ve DJ Yiğit Bülbül’ün müzikal serüveninde Post Dial ve Love, Hippies, Gangsters gibi farklı sularda yüzdüğü projeler var. 6 Kasım 2020 günü Pingipung etiketiyle yayımlanan Fever albümüyle ve Y Bülbül ismiyle yepyeni bir sayfa açıyor. İçine tüpsüz dalmanın tüm duyuları kıpırdatan bir deneyime dönüştüğü 6 parçalık bir albüm Fever. 50 yıl öncesinin ses kâşiflerine selam duruyor ama kendi geçmişini ve deneyimlerini işin içine katmayı da ihmal etmiyor. 

Y Bülbül’le Fever’ı şarkı şarkı konuştuk; parçalara ilham veren spesifik olaylardan kendisine şimdi dinlerken hissettirdiklerine; albümün perde arkasında yatanlara dair kapsamlı yanıtlar aldık.

“The Heath”

Havadar bir yerde start alıyor albüm. Sanki bir salıncaktayız, ferahlatıcı bir manzaraya bakarak sade gitar döngüsüyle hafif hafif sallanıyoruz. Neredesin? Ne yapıyorsun? Nasıl hissediyorsun?

Salıncak mı? Aslında evet, mecazi olarak salıncaktayım… Biraz kafam karışık, biraz da tingildiyorum soğuktan – tarih 4 Ocak, Kuzey Londra’da Hampstead Heath’te doğum günümü kutluyorum iki üç eş-dostla. Hava hazır güneşliyken gidelim de bir 4-5 saatlik bir içsel yolculuğa çıkalım dedik, bol bol yürürüz parkta, sonra da pub’a gideriz hava kararırken. DERKEN BİR ANDA TAKLAYA GELDİK. Ne yaptığımı bilemiyorum. Nasıl hissettiğim de muamma, saat kaç bilmiyorum, üstüme üstüme gelen üst-orta sınıf yeni evli çiftlerden, çoluk çocukla frizbi oynayan anne-babalardan kaçıyorum. Tuvalete gitmem gerekiyor ama tuvalete gitmeye korkuyorum çok insan var parkın tuvaletlerinde diye. Sonra “Dur şu parkın çevresini saran çite işeyeyim” diyorum, orada kimse görmez. Üzerine işemekte olduğum tahta çit bir anda açılıyor… Ya da açılmıyor da bana mı öyle geliyor? Yo, baya açıldı ve içinden bir insan çıktı bana doğru bakıyor, ben de alelacele pergel gibi öbür tarafa dönüyorum ayıp olmasın bari adamın üstüne üstüne işemeyeyim diye… Bir an önce toparlanmaya çalışıp “Ah pek pardon, vah çok özür dilerim” demeye çalışırken, adam güler yüzle “Boşver, başıma her hafta sonu geliyor dert değil, benim arka bahçenin parka açılan kapısı bu – belki de kapıyı biraz daha belirgin hâle getirmeliyim” diyor. Ben de “Evet belki de, teşekkürler” deyip utanç içinde geri dönüyorum, pantolonu toplayıp olayın şokunu üzerimden atmaya çalışıyor, astral seyahate istesem de istemesem de devam etmek durumunda kalıyorum. O gün hiç bitmeyecek gibi geldi: En uzun doğum günüm. “The Heath”, o parkta geçirdiğim 4-5 saati anlatıyor, ekşisiyle tatlısıyla, aydınlığıyla karanlığıyla. 

“Mulhouse”

İsmini müzeleriyle ünlü doğu Fransa kenti Mulhouse’dan alıyor şarkı. Peki “Mulhouse” sence hangi müzede çalıyor?

Hmm. Müzeleriyle ünlü olduğunu bilmiyordum Mulhouse’un, yanlış hatırlamıyorsam bir öğle yemeği yiyecek kadar vakit harcadım orada… İşin aslı ben içinde kendi taş değirmeni olan, buğdayını da bu değirmeni kullanarak una çevirip ekmek yapan bir fırında çalışıyorum yan iş olarak. Fırının o koca Fransız yapımı değirmeninin olduğu alanına da “Millhouse” diyoruz. Bir gün ben işteyken ve o değirmen çalışırken (ve kafamı ütülerken) aklıma gelmişti “şu günlerdir uğraştığım tuhaf, dairesel/döngüsel, mekanik/kaleidoskopik şarkıya adını verebilir bu değirmen” diye. Müthiş yüksek, baya hipnotik ve endüstriyel bir gürültüsü var o koca değirmenin çalışırken tahmin edersin ki. Akşamdan kalmaysan sabahın 7’sinde de hiç çekilmiyor onu da tahmin edersin -tıpkı bu şarkı gibi, dıdıdıdı dıdıdıı dıdıdııı dıdıdııııı dıdıdııııı. Neyse sonra 2-3 sene önce ziyaret etmiş olduğum Mulhouse adlı ufak tefek kent aklıma geldi. Mr. Obvious olmayayım diye “Millhouse” değil de “Mulhouse” koydum adını… “Mulhouse” herhalde hiçbir müzede çalmaz ya, çalar mı? Benim evin orada 1880’li yıllardan kalma bir buhar motoru müzesi var, çalacaksa orada çalsın bari. Onu demişken, ne çok isterim ya sanat sepet birtakım işlere ses-müzik yapmak.

“Go Goose Go”

Alma eşliğinde güneye doğru uçuyoruz. Alma’nın biraz kendine zaman ayırması lazım. Zamanlar, mekânlar birbirine giriyor şarkı ilerledikçe. Alma’yla sen nerede ne zaman tanıştın? “İyi ki manyetit var” dedirtecek ne yaşadınız?

Ya aslında bu Alma hikâyesi biraz üzücü. Bir gün 25 km’lik bir koşuya çıkacağım maraton hazırlıkları dahilinde -o gün de biraz buhranlıyım, heyheylerim üzerimde- dedim açayım Google Maps’i de kendime şöyle fiyakalı bir güzergâh belirleyeyim… Haritayı incelerken bir baktım doğuya doğru 10 km koşarsam orada bir krematoryum ve iki tane de mezarlık var, oradan geçerim sonra o köşeden ormana girer bir tur atar geri dönerim… Bu uzun koşular da terapi gibi, bir şeylerle hesaplaşmak için çok güzel. Bu koşumun teması da “kayıp” olsun, kayıpla, ölümle ve ölümlülükle hesaplaşayım dedim. Neyse bu mezarlıklara falan bakarak koşumun yarısına gelmişim, iyi ve fit hissediyorum, dopaminler serotoninler pompalanmış, bir yandan da “tamam ya çözdüm bu ölüm olayını ben” falan diye böbürleniyorum kendi kendime. Sonra oradan bir ormana girdim, ormandaki küçük bir gölette bir sürü yeni yavrulamış anne kazlar var, küçücük kazcıklar annelerinin arkasında fıldır fıldır yüzüyor. “Bak işte, hayatın döngüsü bu… Birileri ölüyor, birileri doğuyor” falan diye klişe klişe şeyler düşünüp hisleniyorum. Sonra ben yavru kazlara baka baka ağaçların arasından köşeyi dönüyorum, göz ucumla yerde önümde bir şey fark ediyorum son anda. Hemen ayağımın önünde yeni ölmüş kocaman bir kaz yatıyor, neredeyse üstüne basacaktım… O güzelim hayvanı yerde öyle iki-seksen yatarken görünce baya katartik bir an yaşadım. Ukalalık gibi tınlasa da aslında ölümle tam olarak hesaplaşmanın pek de mümkün olmadığını fark ettim. Neyse ileriye saralım, bu “Go Goose Go” adlı şarkıyla uğraşırken “Bu şarkı bir şey istiyor, ama ne?” diyerek Sinan Tınar’a bir mail attım, bu hikâyeyi anlattım ilham versin diye. O da Zeynep Naz (Kaz) Günsal ile bu hikâyeyi paylaştı. Zeynep de bu küçük, tatlı masalsı öyküyü yazdı. Sinan da onu Google Maps robot-kadınına okuttu. Budur. Manyetit önemli, yoksa yolumuzu yordamızı bulamıyoruz maalesef gökyüzünde oradan oraya göç ederken…

“Cacti All Over My Head”

Bu şarkıyı sahnede, üzerine doğaçlayarak dakikalarca, saatlerce çalacak bir orkestra kurmanı istesek? Kimler hangi enstrümanda? Sen ne çalıyorsun?

Bu albümü sahnede çalmak çok isterim ama kim bilir ömrüm yetecek mi öyle bir şey yapmaya! Şimdilik ortada bir grup-mrup yok. Neyse, sahnedeyim ve ne çalıyorum? Ben herhalde o tıngır tıngır gitarları çalarım kendi hâlimde. Sinancığım davulları çalsın, yanına da yine Gözyaşı Çetesi’nden Anıl’ı oturtsun o da tahta blokları çalsın. Basta sen varsın Cemciğim, sensiz olmaz ama takım elbise giymek şart. İki tane de synth koyarız sahneye, birine Gözyaşı’ndan Umut’u, diğerine de Pınar’ı koyarız; o ikisini de sahnenin ön sağ ve ön sol köşesine atarız. Teremin falan da verebiliriz birinin eline aslında. Teremini kime verelim biliyor musun, şarkıcı Teoman’a – tereminde Teoman. Sağ olsaydı rahmetli Tanju Okan da üzerine bir şeyler gevelerdi çok güzel olurdu.

“Alo?” 

Kadim dostun Sinan Tınar’la 2000’lerin başlarında 14-15 yaşlarınızda kaydettiğiniz kasetlerden ses kayıtları duyuyoruz. 20 sene önceye döndüğün bu arşiv kazım sürecinde en çok neyi özlediğini hissettin?

O arşivlere dalıp çıkan Sinan oldu, bende yok o kasetler maalesef. Sinan sanırım baya bir tarama yaptı, ona sormak lazım, herhâlde kafayı yemiştir. Ben sanmıyorum yeteri kadar sabırlı ve cesur olabileyim öyle bir iş için. 35 yaşında adamın 15 yaşındaki sarhoş hâlinin ses kayıtlarını dinlediğini düşünsene… Neyse, soruya gelirsek, birçok şeyi gülümseyerek hatırlıyorum ama özlemek çok kuvvetli bir kelime, genel olarak nostalji kavramına ve onunla birlikte gelen hislere karşı biraz alerjim var. Tabii ki güzel günlerdi, dönüp o günleri düşünmek içimi ısıtıyor, ama bugün de çok güzel mesela, hava güneşli, birazdan yürüyüşe çıkacağım. Akşama maalesef Sinan’la buluşup iki üç şişe şarap gömemeyeceğim ne kadar özlesem ve istesem de. Ama şanslıyım ki çevremde başka güzel insanlar toparlamayı başarabildim, hepsinin yeri ayrı. Özellikle bugünlerde mesela Covid-movid var, hiçbir şey normal değil, sokağa çıkma yasağı var ama yapacak bir şey yok ve geçmişe özlem duymaktan bugünü unutmak faydasız. Hep beraber aynen yola devam edip, her yeni gün kendimizin ve başkalarının hayatına olabildiğince güzel anılar ve yeni anlamlar katmaya çalışmaktan başka yapacak pek bir şey yok.

“Txalaparta”

Kıvrak şarkıların ardından dingin, ağırbaşlı finale geldik. Dost ziyaretlerinin ardından kendimizle baş başayız sanki. İçimizde duygular birbirine karışırken doğa da buna karşılık veriyor. Neşeli ve acelesi olmayan böcekler göze takılıyor, rotalarını takip ediyoruz. Nasıl bir şekil çıkıyor ortaya

Bu benim favorilerimden biri, son ses dinlemesi çok keyifli… Reel olarak evet, kendimizle baş başayız veya yanımızda kendi takımımızdan biri var onla beraber dinliyoruz uzanarak. Uzanırken bir anda yatak altımızdan kayıyor ve denizdeyiz, denizde sırt üstü yatıyoruz. Uzaktan bir gemi geçiyor, onun yarattığı dalgalar da bizi ve şamandıraları derin derin salındırıyor. Bu salınımlar tatlı tatlı, ağır ağır okşuyor, yumuş yumuş sarıp sarmalıyor, deniz nedense sıcacık. O böcekleri Dalyan’da kaydetmiştim geçen yaz… Gözyaşı Çetesi’nden Umut ve Pınar, yanlarına Ertunç ve Deniz’i de alarak harika bir mekân açtılar Nazo’s diye, orada bir hafta – on günlük bir müzik ve güneş tatili yaptık. Şu dünya tamir olunca gidip görün, tam bir cennet! Orada çok tuhaf bir tepe vardı, sanki dünyanın bütün cırcır böcekleri toplanıp birbirlerini galeyana getirip bağıra çağıra bir cırcır böceği oratoryosu söylüyor… O cırcır oratoryosu da kendi içinde devinimli, uzaktan geçen geminin yarattığı dalgalar gibi. Yükseliyor, alçalıyor, sonra tekrar yükseliyor. Konuşan abimiz de Txomin Artola, çok mühim bir Bask folk müzisyeni, sağ olsun izin verdi bu şiiri ve 1978 tarihli albümünden Txalaparta performansını kullanmama. Txalaparta çok eski bir Bask perküsyon enstrümanı, Txomin de bu enstrüman üzerine yazılmış bir şiir okuyor.

  1. Manga kültüründe bir dönüm noktası: Moto Hagio

    Shōjo mangalarının kurucu annesi Moto Hagio’nun hikâyesi, kadınların erkek egemen bir disiplinde var olabilme, toplumun onlar için biçtiği kalıplardan sıyrılabilme mücadelesini temsil ediyor.

  2. Koşarak özgürleşmek, koşarak punk dinlemek ve mükemmel olmamak: Running Punks

    Murakami 2008 tarihli kitabında iyi bir yazar olmasının her gün koşmasıyla neden bağlantılı olduğunu anlatmıştı. Bu özgürleştirici eyleme dair söyleyecekleri olan bir başka figür de koşarken punk albümü değerlendirmeleri yapan Jimmy Watkins.

  3. Özel olan özel değil, özel olan politiktir: “Her hanede bir Emine Hanım var”

    Yıllarca depoda duran eski fotoğraf albümünün yeniden başına oturmak, karikatürist Aslı Alpar'a uzun süredir atmayı arzu ettiği adımı attırdı. 2011 yılında kaybettiği anneannesi Emine Hanım'ın hayatını değersizleştirenlere inat, onun hikâyesini yaşatmak için kalemine sarıldı.

  4. Kayra ve Ege Avcı’yla “Bütün Ayazların Ortasında”

    Ege Avcı: “Hiçbir dinleyici şarkı sözlerinin yüzde yüz ne anlattığını bilmek istemez. Hele bunu sanatçı dışında birinden duymak asla istemez. O yüzden ben yalnızca işaret ettim, göstermedim.”

  5. Elvedalar ve ah, merhabalar: Tsar B’den “Unpaintable”

    Gergin ve vahşi geçirdiğini söylediği son iki yılından “Unpaintable” isimli bir EP çıkaran Tsar B ile yeni parçaları, dans tutkusu ve müzikle kurduğu ilişki üzerine.

  6. Güven bağları yeniden kurulurken: Future Islands

    Solist Sam Herring’den yeni albüm “As Long As You Are”ı ve başarıyla gelen zorlayıcı psikolojiden arkadaşlıklarına tutunarak nasıl çıktıklarını bir Zoom sohbetinde dinledik.

  7. Nova Norda, Birkan Nasuhoğlu, Canozan ve Sedef Sebüktekin’in ekosistemi: “Şarkıların Ev Hali”

    Eylül ayında Sapanca’da bir eve kapanan dörtlü, 2021’in ilk günlerinde Universal Müzik Türkiye’den yayımlanacak ortak albümlerini nasıl bir ortamda ve ruh hâlinde yarattıklarını anlatıyor.

  8. Şarkı şarkı: Y Bülbül ve “Fever” albümü

    Ölümle hesaplaşma, cırcır böceği oratoryosu, teremin çalan Teoman ve “Fever”.

  9. Feza psikolojisi başka şeye benzemez, uzayda çığlığını kimse işitmez

    Hayatta kalma mücadelesindekiler, insan ırkını kurtarmakla yükümlüler, fezayı bahane edenler, uzay yarışının ortasındakiler, bilmeceleri çözmesi gerekenler… Üç astronot adayını merkezine alan bir ofis komedisi olan “Moonbase 8”den hareketle, fezada tanıştığımız karakterler ve bu zorlu mesleğin benzersiz yükleri.

  10. Chicago Film Festivali’nden 2020 Keşifleri

    Yunanistan’ı bu seneki Oscar yarışında temsil edecek olan “Apples”, İstanbul Film Festivali’nin Filmekimi Galaları bölümüne de konuk olan “Sweat” ve takip ettiğimiz 56. Uluslararası Chicago Film Festivali’nden diğer keşifler.

  11. İnsanın kör noktası: “Nasipse Adayız”ı Ercan Kesal’dan dinledik

    Pazarlıklar, politik stratejiler, iktidar savaşları, imaj operasyonları, anket çalışmaları, bitmek bilmeyen koşuşturmacalar, göze girme çabaları, oy ve ilişki peşinde delice bir uğraş…

  12. Kaçınılmaz olarak fantastik, “Ah Gözel İstanbul”

    Alışıldık nostaljik İstanbul belgesellerine kıyasla şehri "bir tür hayal perdesi/bellek oyunu" içinden resmeden yönetmen Zeynep Dadak ile “Ah Gözel İstanbul"u konuştuk. Şehre dair klişe perspektifleri gözden geçirtmesi dileğiyle.

  13. Künye