Cem Ersavcı, bir imge işçisi. Hayatı, yaşadığı yerle ilişkisini araştırarak anlamlandırmayı deneyen bir fotoğrafçı, gördüklerini bağ kurarak kaydeden bir belgeselci. Sıkı bir arşivci ve detaycı bir hikâyeci. 25 Ağustos 2014’te, henüz 32 yaşındayken aramızdan ayrılan Cem Ersavcı’nın, Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler [GAPO] editörlüğünde hazırlanan ilk fotoğraf kitabı, geçtiğimiz sene Espas etiketiyle yayımlandı.

Bu yazıda, Cem’in çağrışımcı pratiğinden ilham alan bir izlek takibiyle onu daha yakından tanıyacak, çalışkanlığının nişanesi olan işlerindeki bitmek bilmez hevesi tadacak, bir Türkiye vatandaşının hafızasından hayallerine doğru süzüleceksiniz.

Rüyada mı yoksa gerçekte mi; neredeyiz? bilinmeyen ada’da bazen, gözün kendisi bir sığınak olup sisli bir dağın ardındaki kentin keşmekeşine, bir yağmur ormanındaki toprağa yakın sessizliğe, dalgalarla çarpışan bir iskelenin yorgunluğuna, bir mekân olarak bedenin ışık ve gölgeyle kurduğu oyuna odaklanıyor. Bazen de sığınılası yerlerin seyircisi oluyor uzaktan; bir adamın yarısını örten duvarın ötesindeki hacmi, üstüne bassak batar mı diye düşündüren, denizle çevrelenmiş küçük kara parçalarını, butik bir restoranın duvar kâğıdındaki tropik manzarayı işaret ederek.

Böylece kalmakla gitmek arasında bir güvenlik muhasebesinde, kaçışın yönünü değiştiren mesafelerde, kapı deliğinden ya da kapı deliğine bakıyoruz. Cem ise “mekânların bağlamlarını unutup ruhlarını düşünmeye çabalayan bir yolculuk” diye tarif etmiş serinin kavramsal çerçevesini. Birazdan fark edeceğiniz üzere, anlatısındaki soyut bakışla, onun fotoğrafçılığında açtığı yeni bir patika bu aynı zamanda.

Pek de bilinmeyen birer ada kisvesiyle sözü koruganlar’a getirebiliriz. Zira İkinci Dünya Savaşı’nda olası bir Alman saldırısından korunabilmek için Büyükçekmece ile Durusu arasına inşa edilmiş bu yapıların, Cem’in fotoğrafladığı 2014’teki vaziyeti, zihni bir benzerlik kurmaya itiyor. Çakmak Hattı diye anılan bölgedeki koruganlar, etrafı türlü otlar, çiçeklerle sarılmış; toplumsal belleğe kazınamayan tarihi yüzeyin altında, kalıntısı ise üstünde paslanmış betonarme adacıklar sanki. 

Cem Ersavcı’nın, yaşamın sürekliliğine duyduğu heyecanın ve yetiştiği, ait hissettiği coğrafyaya dair derin merakının çıktılarından biri olan bu seri, sanatçının sıkça ziyaret ettiği “görünen – gizlenen” ikiliğiyle doğanın insan üretimine müdahalesini belgelerken Türkiye’deki hafızasızlık kültürünü de ortaya koyuyor.

Terk edilenler kadar yok edilenler de Cem’in ilgi alanında. Kadrajına, henüz kesilmemiş ağaçlar ve çıplak bırakılmış yeryüzü arasındaki keskin sınırı aldığı kuzey ormanları serisiyle dikkat çekmek istediklerini 2014’te şöyle yazmış: “Üçüncü köprü ve bağlantı yolları inşaatı yaklaşık 2 milyon ağaca mal olacak. Ama sorun sadece köprü ve yollar değil; şehrin, kuzeydeki ormanları yutacak şekilde yayılması. Bu, manzarayı bir doğa sahnesinden günümüz topografyalarının temsiline çevirmiş durumda.”

Tahakkümcü zihniyetlerin iş edindiği tahribatlar aracılığıyla yaban hayatının sermaye önündeki savunmasızlığını gösteriyor Cem Ersavcı fotoğraflarında. Kat kat oyulmuş yer kabuğuna düşen ışığın sağladığı güçlü kontrasttan yararlanarak siyah – beyazı bir dehşet vurgusu niyetine kullandığı bu manzaralar, geçen 11 senede değişmedi. Kanal İstanbul ve Maden Kanunu gibi rant projelerine karşı kentin kırsalındaki su havzalarını, tarım alanlarını ve ormanları korumak için şirketlere direnmeye devam ediyoruz.

İstanbul’un hiç durmayan, devasa bir şantiyeye dönüştüğünü uzun yıllardır arkadaş sohbetlerinde konuşuyoruz; bu şehre yolu düşmüş herkes gibi, ucu görünmeyen toz bulutlarının içinden geçtik, geçiyoruz. Cem’i çağıran ise İstanbul’un çeperlerindeki işgal hareketi olmuş. 2013’te, “Nihai bir meta olan toprağın yeniden keşfi, kentin etrafını arka bahçe işlevinden çıkararak fethedilecek topraklara çevirmiş durumda.” sözleriyle değerlendirmiş bunu. Ve İstanbul’un merkezinden dışına uzandığı gezilerinde rastladıklarını belgelemeye başlamış.

dışarısı serisi, koca ayaklarını yere saplaya saplaya ilerleyen bir canavar sürüsüne benzeyen toplu konutları gözlerken; bu yapıların, sakinlerine; çok katlı blokları birbirine olağanca yakın, kurak hisli, küçük kutularda yaşamaktan başka bir şey vadedemediğini kanıtlıyor. Fotoğraflarda kentsel tasarımdaki işlevsizlikler kadar onu üreten zihniyetin estetikten yoksunluğu, aceleciliği, kötü işçiliği de ön planda. İktidar sahiplerinin, yok ettiği doğayla -onu taklit etmek üzerinden- kurduğu sorunlu ilişki ve elde ettiği kör edici güç karşısında yurttaşlarına reva gördüğü aşağılayıcı tutum da o ölçüde okunaklı. Cem Ersavcı’nın ironik tavrı, izleyiciyi bıyık altından gülümsetiyor.

Bu âna dek gördükleriniz, insanın kendisindense onun doğal ya da yapılı çevre üzerindeki izine odaklanıyordu. Oysa Cem Ersavcı, kamusal alanın insan bedenleriyle nasıl mekânlaştığı, nasıl bir mücadele sahası hâline geldiğiyle de alakadardı. Bu amaçla 2006’dan 2014’e dek katıldığı eylemleri fotoğrafladı. Türkiye’nin yakın tarihindeki acıları, öfkeli kalabalıkları, hak arayışlarını, değişen ve değişmeyen politik duruşları hatırlamamızı sağlayan sosyal manzaralar; Hrant Dink’in cenazesinden 1 Mayıs kutlamalarına, Tuzla Tersaneleri’ndeki protestolardan Newrozlara varıyor. Gezi Direnişi’nden görüntüler içeren uzantı seri arkada çok güzel bir dünya var ise Cem’in de benimsediği, yaşam oldukça umudun da olacağı düsturuyla yüreğimize su serpiyor.

Tabii burada Cem Ersavcı’nın belgesel fotoğrafçılık anlayışına da değinmeli. Çoğunlukla “duvardaki sinek” olmaktan ziyade resmin içinde, kendi ilişkilendiği açıları göstermeyi seçen sanatçı; Belgesel Fotoğraf Estetiğinde Bir Alt Tür Olarak Kişisel Anlatılar başlıklı yüksek lisans tezinde, 1967’de MoMA’da açılan New Documents sergisinin küratörü John Szarkowski’yi alıntılayarak aktarmış derdini: “Amaçları hayatı değiştirmek değil; bilmekti. Onların çalışmaları, toplumun kusurluluğuna ve zaaflarına sempati gösterir ve neredeyse sevgi besler. Gerçek dünyayı -irrasyonel olsa da- bütün dehşetine rağmen merak uyandırıcı, büyüleyici ve değerli bir dünya gibi sevdiler.”

Hayatı bilmek için yapılacak en iyi şeylerden biri yolculuk olsa gerek. Cem gibi meraklı birinin yolları sevmesi tesadüf değil elbet. İzleyiciyi İngiltere’nin güney sahillerindeki sakin, huzurlu yaşama davet ettiği kıyı serisine adını veren sözcüğü yalnızca denizle karayı ayıran bir sınır olarak kullanmıyor Cem Ersavcı. Zamanın da birden fazla yönde aktığı, sonsuzlukla an arasında salındığı bir kıyı bahsettiği. Kitabın bu bölümünde yer alan defter sayfalarını es geçmemeli zira sanatçının eskizleri ve günlük tadı veren el yazılarıyla deyim yerindeyse yapbozun parçaları tamamlanıyor. Ortaya tıpkı Cem gibi derin ve berrak bir hikâye çıkıyor. 

Yukarıdaki fotoğraf, Cem’in sevgili ikiz kardeşi Seda Ersavcı’nın İspanyolca aslından çevirdiği Carlos María Domínguez novellası Kâğıt Ev’in (Jaguar, 2015) kapağında yer alıyor. Birkaç sayfa çevirince “Çevirmeni ve yayıncısı -eğer böyle bir hakları varsa- bu kitabı Cem Ersavcı’nın aziz hatırasına ithaf eder.” notu karşılıyor okuru. Yıllar evvel Kâğıt Ev’in kahramanı Delgado’dan bir kitabın okunmaya değer olup olmadığını anlamak için patikalarına bakmam gerektiğini öğrenmiştim. “Satır satır uzayan, paragraflarla kesişen, zaman zaman yarıda kesilen ve soldan sağa, sağdan sola ya da serbest düşüş şeklinde çapraz bir gidişat tutturan uzun yollar”dan söz ediyordu. Bu monografi gösteriyor ki Cem’in yolları da hep arkadaki güzel dünyalara çıkıyordu. Anısına saygıyla…

KÜNYE:
Espas Yayınları ** | Fotoğraf **
1. baskı, 1000 adet, Temmuz 2024
©️ Cem Ersavcı, 2024
©️ Espas Yayınları, 2024
Fotoğraflar
Cem Ersavcı
Proje Koordinatörü
Umut Sülün
Proje Ekibi
Adem Başaran, Elif Ersavcı, Seda Ersavcı, İrem Sözen, Necdet Uğur Yalçın
Arşiv Çalışması
İrem Sözen
Renk Düzeltme
Adem Başaran
Katkıda Bulunanlar
Deniz Aktopuk, Uğur Çolak, Volkan Kızıltunç, Hüseyin Yılmaz
Editörler
Refik Akyüz & Serdar Darendeliler [GAPO]
Çeviri
Feride Eralp
Tasarım
Barek
Kapak fotoğrafı
Cem Ersavcı, Kilyos, 2008

  1. Toprak yaşam, maden zehir

    Çünkü kadim zeytin o; bir yaşam ve bellek taşıyıcısı.

  2. “Arkada çok güzel bir dünya var”: CEM ERSAVCI (1982-2014) anısına

    Cem Ersavcı, bir imge işçisi. Hayatı, yaşadığı yerle ilişkisini araştırarak anlamlandırmayı deneyen bir fotoğrafçı, gördüklerini bağ kurarak kaydeden bir belgeselci. Sıkı bir arşivci ve detaycı bir hikâyeci.

  3. Sonsuzluk yeraltı mezarlarında yankılanırken: QUEENS OF THE STONE AGE

    Queens of the Stone Age'in hassas ve ruhsal açıdan bir meydan okumaya dönüşen tutku projesi Alive in the Catacombs'un derinliklerine, Dean Fertita rehberliğinde dalıyoruz.

  4. A’dan Z’ye: SLY STONE (1943-2025)

    Pop’un gömlek iliklerini funk’la gevşeten, elektroniği ruhla harmanlayan ve sahnede gölgelerle konuşan bir figür: Sly Stone.

  5. Bireysel yaratıcılık diye bir şey yok: DIIV 

    26-27 Ağustos'ta yeniden İstanbul'da çalacak shoegaze grubu DIIV'ın gitaristi Andrew Bailey hattın öbür ucunda.

  6. TUNE-YARDS: Teenage Kicks

    Sevgili Merrill Garbus, müzisyenlerin büyürken dinlediği albümleri ve bu müziklerin üzerlerinde bıraktığı tesiri kurcaladığımız Teenage Kicks serimize konuk oldu.

  7. Coşku ve direnişle tutuşan kulüp müziği: I. JORDAN

    "Kariyerim boyunca üretimlerimi bir arada tutan hat, hep umut verici ve coşkulu dans müziği yapmayı sevmem oldu."

  8. Beklenmedik şekilde ciddiye alınan bir fikir: VİCOTÜCO 

    Sinanılmaz ve Mert Avcı ile ilk vicotüco albümü "Normal Yaşa ve Ortalama Bir Süre Zarfında Öl" üzerine.

  9. Çağrışıma dayanan bağlantılar: TIME IS AWAY

    Londralı ikili Jack Rollo ve Elaine Tierney ile 13 senedir NTS Radio'da yayınına devam eden aylık programları "Time Is Away" üzerine.

  10. Galaksiye dönük, dünyaya gömülü bir sistem de mümkün: ANDOR

    Andor’u, dönemdaşı olan yapımlar ve diğer Star Wars uzantılarından ayrıştıran faktörlere dair bir beyin jimnastiği.

  11. Beyazperdeden tekinsiz aşklar, tutkulu karanlıklar

    Aşkı güvenli alanından çıkarıp daha karanlık, belirsiz, hatta tehlikeli yönleriyle ele alan 10 film.

  12. Dayanışmanın son kullanma tarihi yoktur: DIE MÖLLNER BRIEFE

    1992’de Mölln'de gerçekleşen ırkçı kundaklama saldırısı sonrası mağdurlara gönderilen destek mektupları nereye kayboldu? Mektupların filme dönüşen hikâyesini Martina Priessner ve İbrahim Arslan anlatıyor.

  13. Her filmin ihtiyacı başka: TOLGA KARAÇELİK ve Psycho Therapy

    “90’larda izlediğimiz pazar günü filmleri gibi hafif derdi olan ama kendini çok da ciddiye almayan, eğlencesi de olan bir film yapmaktı amaç.”

  14. Kayıt tutmak hayati: 18. DOCUMENTARIST KADIN VE LGBTİ+ HİKÂYELERİ SEÇKİSİ

    Hikâyeler var; bireyden kitlelere, kuir bir festivalin perde arkasından bir köyün dayanışma ekonomisine temas eden…

  15. MIRANDA DARLING, Kara Bulutlar ve zebraların sessiz isyanı

    “Buradayım, gitmiyorum. Ve bazı şeyleri değiştireceğim.”

  16. Kendimizden daha büyük bir şeye bağlanmak: STEFANO LOTUMOLO ve Inspired by People

    "Ben sadece insanlar arasında bir köprü olmak istiyorum; karşılaştığım herkese duyduğum sevgi, dürüstlük ve minnetle, görüntüler aracılığıyla enerjiyi bir yerden başka bir yere taşıyabilen biri..."

  17. Kaçınılmaz bir gelecek tasvirine itiraz: ÖZGÜR MUMCU ile Dünyalılar üzerine

    Özgür Mumcu ile April etiketli yeni romanı "Dünyalılar"ın ardındakiler ve arayışlarına dair bir sohbet.

  18. 2025 ilk yarı raporu: Derinlere dalmalık 20 albüm

    Ruhunuzun farklı katmanlarına nüfuz etmek için özenle hazırlandı.

  19. 2025 ilk yarı raporu: Yol albümleri

    Yolunuz uzun mu? Aracınızın radyosuna bluetooth ile bağlanmak isteriz.

  20. 2025 ilk yarı raporu: Parti gibi albümler

    R&B, synth-pop, drill, hip hop, sıkı groove’lar, kıvrak ritimler ve dahası.

  21. Künye

    .