Tolga Karaçelik’in yazıp yönettiği ilk İngilizce film olan Psycho Therapy: The Shallow Tale of a Writer Who Decided to Write about a Serial Killer, prömiyerini yaptığı Tribeca’da Seyirci Ödülü’nü kazanarak büyük yankı uyandırmıştı. Boşanma aşamasında zor günler geçiren bir yazarın emekli bir seri katil ile kurduğu sıra dışı dostluğun peşine düşen film, geçtiğimiz aylarda Türkiye’de de gösterime girdi.

Steve Buscemi, Britt Lower ve John Magaro’nun başrollerini paylaştığı filmin ardındakileri dinlemek için buluştuğumuz yönetmenle sohbetimiz true crime tutkusuna, filmlerinde tekrar eden motiflere, başroller için konuşulmuş olan diğer adaylara uzandı. Karaçelik’in şu sıralar üzerinde çalışmakta olduğu yeni işlere dair bazı ipuçlarımız da var!


“İngilizce bambaşka ritmi olan bir dil. Alışık olmadığım bir şeyi yapmak beni canlı tutuyor, öğreniyorum. Daha önce düşünmediğim şeyleri fark etmemi sağlıyor.” 

Seninle en son Kelebekler üzerine konuştuğumuzdan beri yedi yıl geçti. İki filmin arasındaki en uzun ara. Tabii bir de toplu pandemi ve bolca kaos da yaşadık memleket ve dünyaca. Bu ara ve bu dönemin yeni filmine yaklaşımdaki etkisi ne oldu? 

Bu filmle ilgili notlarımı 2015’te almaya başlamıştım. Tekrar tekrar geriye döndüğüm fikirlerden biriydi. Bir egzersiz gibiydi benim için başta. Birinin seri katillik hakkında verdiği dersler, evlilik hakkında verdiği tavsiyelerin aynı olması ile ilgili; gülmek için, kendimi eğlendirmek için yazdığım bir şeydi. “Sığ Hikâyesi” (Shallow Tale) lafını o yüzden de seviyorum. Tam pandemi başlamadan önce “Ben bunu senaryolaştırmak istiyorum galiba.” diye düşündüm. Çok hızlı bir şekilde güle oynaya yazdım. Ki o süreçlerim biraz sancılı olur aslında. Thom Yorke’un bir lafına benzetiyorum; “Dördüncü albümde artık üretirken acı çekmek zorunda olmadığımı anladım.” diyordu. Ben de eğlenerek yazdım bu sefer. Hafif olsun, pazar günü açarsın bir sahnesini izlersin, tekrar tekrar izlersin; öyle bir film olsun istedim. 

Yurt dışında ve yabancı dilde çekmek her zaman aklında mıydı?

Seri katil, evlilik danışmanı… Bana göre Atlantik filmiydi. New York ile ayrı bir bağım var, sevdiğim bir şehir, film yapmayı öğrendiğim yer. ABD her tür insanın var olabileceği bir yer, karakter yaratmak daha kolay. New York özgürleştiriciydi. Bazı sahnelerin buraların hikâyesi olmadığı belliydi.  

İlk defa yabancı dilde ve yabancı kültürde geçen bir yapım Psycho Therapy. Özellikle yazım aşamasında farklılıklar neler oldu senin için? Ben kendi adıma diyaloglarda biraz Türkçe yaklaşım hissettim. Tabii önyargılı da olmuş olabilirim.

Eğer Tribeca’da seyirci ödülü almasaydık çok kötü patlamıştım. (gülüyor) Kafanda paranoyalar kalır, “Yaptık ama karşıya geçiyor mu?” diye. Diyalog yazmayı çok seven bir yönetmenim. Çok doğaçlama olmaz, yazıldığı gibi söylensin isterim. Başka bir dilde yazmanın nasıl olacağını da merak ettim özellikle diyaloglar bakımından. Sürekli ilk filmimi çekiyorum gibi hissediyorum bir yandan da. O his benim hoşuma gidiyor. İngilizce bambaşka ritmi olan bir dil. Alışık olmadığım bir şeyi yapmak beni canlı tutuyor, öğreniyorum. Daha önce düşünmediğim şeyleri fark etmemi sağlıyor. Dille ilgili çok düşündüm bu filmi yazarken.

Kanımca bir yönetmenin yarattığı eser kadar o eserin projesini yaptığı, bütçesini bulduğu zamanlar da eşit değerdedir. ABD gibi sinema sektörünün kalbi diyebileceğimiz bir “cangıl”da yol almak nasıl bir tecrübeydi?

Baktığın zaman hiçbir şey tek bir filmle başlamıyor. Hepsi birikim ve adım adım ilerliyorsun genelde sanırsam. İlk işim Gişe Memuru, MoMA’nın (The Museum of Modern Art) arşivlerine girmiş bir film. Sarmaşık Sundance’te açılış yaptı, TiFF’de gösterilirdi, Time dergisinde makale çıktı hakkında. Kelebekler Sundance’te jüri ödülü aldı. Böylece orada kendini tanıtmam biraz daha kolay oluyor. O bağlantılar sayesinde tanıştığım ve filmin de uygulayıcı yapımcılarından biri olan Peter Veverka sayesinde çok önemli bir cast direktörüne senaryomu gönderebildim. Ben de bu arada finans arayışına başlamıştım. İlk başta kendim yapımcısı olacaktım. Sonrasında Curious Gremlin adlı bir yapım şirketi ana yapımcı oldu. Belli bir parayı biraz Türkiye’den de bulmuştum. O cast direktörü senaryoyu okuyup işe dâhil olunca elim güçlendi. Çünkü ABD’de film yapmak istiyorsan; iş oyuncular, yıldızlar üzerinden ilerliyor. İlk dâhil olan ismin de Steve Buscemi olması insanların filme inanmasını daha da kolaylaştırdı. 

21 günde çekmek zorunda kaldım; yıpratıcıydı, stresliydi. Çünkü son âna kadar ana isimler Britt (Lower) ve John (Magaro) işe dâhil değildi. Ayrıca Türkiye’de de film yapmak artık delilik olmaya başladı. Eskiden başka bir matematiği vardı. 60-70 milyon lira bir film şu anda. Gişe dediğimiz şey de yok artık. Bir platform 4-5 milyon versin diye 70 milyona film yapmaya çalışıyorsun. Nasıl olacak bilmiyorum. Bir üretim biçimi bulmamız lazım. Biraz daha kolektif hâlde üretmemiz lazım. İlk filmini çekmeye çalışan bir yönetmen için durum o kadar zor ki! 

Britt Lower filmdeki en etkileyici olduğunu düşündüğüm oyuncuydu. Bu aralar Severance nedeniyle kendisiyle baya vakit geçirdik. Namı yükselişte bir isim. Aklında olan bir isim miydi? Casting sürecini merak ediyorum. 

Britt sürekli aklımda yoktu. İsimlerden bir tanesiydi ama Severance çekimleri devam ediyordu. Senaryoyu ilk etapta gönderdiğimiz bir oyuncu değildi. Başka kimlere gittik dersen; Rachel Brosnahan vardı, onunla uzun zaman konuştuk. Juno Temple vardı. O da çok istiyordu. Andrew Scott senaryoyu okudu, bekledi bir süre. Oscar Isaac bir ara düşünüldü. Rachel ile Oscar’ın off Broadway oyunları Broadway’e çıktı. O yüzden olamadı. Juno da çok istiyordu ama Venom’ın çekimleri için dövüş dersleri alması gerekiyordu. Baya uğraştı aslında gelmek için. Marvel’le papaz oluyorduk.

Marvel’in gölgesi her yerde!

Yazar sendikası greve gidince oyuncular boşa çıktı ve Britt o sayede gelebildi. Ben de setimi oyuncuların grevinin başladığı gün bitirdim. Ayrıca bunu yazarken aklımda John Magaro vardı. First Cow’dan beri takip ettiğim biri isim. Son iki filmi Oscar adaylığı olan filmler. Senaryoyu okuyan insanlar, Keane daha çok konuştuğu için filmin aslında Suzie’nin filmi olduğunu anlayamıyordu. Suzie’nin üzerinden filmin döneceğini çok iyi biliyordum, dolayısıyla Britt’le çalışmaktan da çok büyük keyif aldım. 

Görsel olarak da her filmde yeni bir soluk olduğunu düşünüyorum. Sinematografiye karar verirken “farklı” olmak hep aklında olan bir şey mi? Burada da biraz noir atmosferi var sanki.

Her filmin ihtiyacı başka. Bunu yazarken siyah, kara bir şey istedim. Ciddi kalınlıkta bir siyahlık istedim. Komedi gibi gözükmesin. Çünkü film kendini ciddiye aldığında aptal; aptalca olduğu zaman da ciddi bir film. Ben de öyle bir insanım belki. Biraz kendini ciddiye alması, Gotham gibi olması gerekiyordu. Beş ayrı siyah istedim. Gerilim filmi görüntüsü olsun istedim. Natalie ile görsel bütünlüğü üzerine çok uzun çalışabilme şansımız oldu. Sahne sahne renk üzerinde konuştuk. Çok keyifliydi o süreç. Ayrıca Benim Adım Kırmızı’daki üslup tartışması hep hoşuma gitmiştir. Yönetmenin bir üslubu olmalı mı, yoksa hikâye neyi gerektiriyorsa ona göre değişmeli mi yönetmen de? Ben tek bir şey değilim. Filmlerim de öyle değil. 


“90’larda izlediğimiz pazar günü filmleri gibi hafif derdi olan ama kendini çok da ciddiye almayan, eğlencesi de olan bir film yapmaktı amaç.”

Salyangozlar, tavuklar ve lama. Doğayı, canlıları sürrealist bir şekilde kullanma konusunda bir geleneğin oldu sanki! Bu fikirlerin çıkış noktasını sormak isterim.

Tekrar eden çok şey var aslında. Kadın karakterler hep Suzie, Suzan. Kenan oluyor genelde ana karakter. Hep bir meteor sigarası içilir, meteor vardır bir yerinde. Neden varlar bilmiyorum. Meteor aslında bana şunu hatırlatması için var: “Çok önemseme hepimiz öleceğiz, alt tarafı bir film çekiyorsun.” Çünkü yaparken çok önemseyip kayboluyorum, ego değişik noktalara varabiliyor. Bu da korkutucu bir yere götürebiliyor insanı. Kendi yarattığın dünyada kayboluyorsun… Hayvanların kullanımını ise bilemiyorum. Mesela şimdi yazdığımda da tavus kuşu var. Nereden geliyorlar acaba?

Ego demişken. Steve Buscemi artık efsane diye anılabilecek bir isim. Onunla çalışmak nasıldı? Rahat bir iletişiminiz oldu mu?

Çok büyük fark görmüyorum oyuncular arasında. İyi oyuncu var, kötü oyuncu var. Kendi de yönetmenlik yaptığı için yönetmesi çok kolay, “yönetmenci” bir oyuncu. Her iki tarafta olmayı da bilen bir isim. Çok rahattı setim. Genelde oyuncularla bir sorun yaşamam zaten. Güven ilişkisini kurduğun zaman oyuncuyla beraber yürüyorsun. 

Doğaçlama durumlar olmadı değil mi? Tercih etmediğini biliyoruz.

Bu biraz daha farklıydı tabii. Senin yazdığın İngilizce başka, onların kullandığı sokak İngilizcesi başka. Dolayısıyla okumalarda “Şurayı böyle mi söylesem?”lere çok daha açıktım. Yazar / yönetmen olduğundan işler daha kolay. Herkes senin toprağına geliyor. Dolayısıyla anlamına çok aşina olduğundan daha kolay bırakabildim. Hiç başka bir ülkede çekiyormuş gibi hissetmedim.

Filmi izledikten sonra zamanın çabuk geçtiğini düşündüm. Bir saat daha izlermişim gibi geldi ki film de kısa bir film değil aslında. Montaj sürecinde attığın şeyler oldu mu? Süre konusunda nasıl bir yaklaşımın oldu? 

Attığım şeyler oldu, sonunu değiştirdim. “Adam, kızı alır.” gibi çok klasik bir son yazmıştım, güneş batımına doğru giderler. (gülüyor) Bu böyle bitmek zorunda olan bir film değil diye düşündüm. Biraz daha “punk” bitiyor diyebiliriz herhalde. Düzgün yapımcılarla çalıştığın zaman yeni bir şeyler deneyebiliyorsun. Böyle bir sonu denemiş olmaktan da mutluyum, filme daha çok hizmet ediyor galiba. Burada 90’larda izlediğimiz pazar günü filmleri gibi hafif derdi olan ama kendini çok da ciddiye almayan, eğlencesi de olan bir film yapmaktı amaç.

Artık bir hikâye yazarken sinema – dizi olarak tartmak gibi bir refleks oluşuyor mu? Psycho Therapy devam filmi veya bir seri olabilecek bir yapım gibi. Karakterlere yatırım yapıyorsunuz diye düşünüyorum.

Daha fazla zaman harcamak daha çok şey anlatmak mı, ondan emin değilim. Çok da dizi izleyebilen bir insan değilim. Kafam hiç öyle de çalışmıyor. Şimdi bir şey yazmaya çalışıyorum. Zaman olarak farklı dönemleri konu aldığı için dizi olarak düşündüm mesela. Ama yine de dizi mantığına kafam işliyor mu, emin değilim. 

2010’dan sonra artık A liste dediğimiz oyuncular ve yönetmenler de dizi kültürüne dâhil olunca sinema filmiyle ilgili olan algımız değişti diye düşünüyorum.

Yüzde 100 öyle. Ama ondan daha çok cep telefonu yüzünden. Bir şeyi izleme alışkanlığımızın değişmesi. Mesela Kelebekler’i çekebilme sebebim, annemin Facebook reel’lerine nasıl yaklaştığını görmemdir. Suriyeli bir çocuk görüyor üzülüyor, Gezi ile ilgili bir şey görüyor politikleşiyor, scroll edip bir kedi videosu görüyor “Ay canım” diyor. Şizofren bir hâl var yani. Ayrıca sinemayı da platformda izlemek alışkanlıklarımızı çok değiştirdi. “Ya sıkılırsam” korkusu var insanlarda. Bir filme gitmeyi üç defa düşünüyorlar. Benim film de gerçi çok garip bir döneme denk geldi. İmamoğlu’nun tutuklanması, deprem, 1 Mayıs kısıtlamaları…

İşte bizim Kadıköy’ün içinde de bir tane sinema kaldı. Etrafta da CKM ile Nautilus var. Senin filmin de günde bir seans oynuyordu, o da her gün değil mesela. Filmi bulup gitmek de baya bir uğraş. 

Kesinlikle. Her gün mesaj geliyor “Ne zaman vizyona girecek?” diye. Bir de çok pahalı. İki kişi çıksan bin liraya falan günün biter. Mission Impossible’ı bile 100 bin kişi izlemiş. Eskiden 1 milyon izlenirdi. John Wick dünyasından Ballerina diye bir filmi 20 bin kişi izlemiş! Box office filmlerinin rakamları bunlar. Hâliyle kimse gidemiyor filme. 

Filmde kurmaca da olsa terapi sahnelerinde biraz alaycılık var. Terapi konusundaki fikirlerini merak ediyorum. Terapiye inanıyor musun?

Terapiye çok inanmak istiyorum. Benim terapiye ihtiyacım var. (gülüyor) Çok garip dönemler oldu hayatımda. Terapiye başlayıp yarım bırakma hâli çok var bende. Hep kendimi kendime karşı kof ve yalancı buluyorum. Yüzde 100 gitmem gerektiğine inanıyorum ama hep bir şekilde kaçıyorum. Filmde de yazmaktan en çok keyif aldığım sahneler onlardı. Dalga geçmek için değil tabii. O şapşal, beş yaşındaki çocuk hâlleri çok hoşuma gidiyor. Çok romantik buluyorum. Bir tanesi 11 dakikalık bir sahne olmalı. Daha uzundu; baya zorlandık keserken de. Filmi yapmamım en büyük sebeplerinden biri o sahnelerdir herhalde.

Ama hayvanlarla ilgili bir şey var, terapiste sormalısın! Bir de seri katilleri sormak isterim. Zodiac gibi çözülememiş seri cinayetlere, son dönemin popüler true crime işlerine merakın var mı?

Ne yazık ki var. Ben sürekli geceleri bir true crime belgeseli açarım. Biliyorsun değil mi psikolojik bir soruna işaret ediyormuş. (gülüyor) Gizli bir şekilde de katil tarafındayım! Yakalanmasın istiyorum! Dürüst olmak gerekirse filmle ilgili çok bir araştırma yapmadım, sadece adli tıp tarafını araştırdım. Filmde bahsi geçenler hep gerçek kişiler. Bir de neandertaller kısmına burada Özgür Mumcu ile beraber bir senemizi vermişizdir herhalde. Neandartellere kafayı taktık ve araştırdık uzun bir süre. Durduk yere birbirimize makaleler atıyoruz, beraber okuyoruz. O neandertal kısmı benim yazmaya çalıştığım bir senaryoydu. Evlilik metaforuna dokunduran bir hâldeydi. Bazı şeylere takıyorum bir dönem, o da bir şekilde filmin içine giriyor. Adli tıp olayı da öyle. 

O zaman son olarak da sırada ne var diye sorayım. Ön plana aldığın bir proje? Bu kadar ara olmayacaktır diye umarım. 

Bir tane uzun zamandır not aldığım, gerçek hikâyeden esinlenmiş bir mini dizi fikrim var. Onu çok yapmak istiyorum. Biraz western gibi, Doğu Anadolu’da  geçiyor. Samuray filmi gibi biraz da. Kaset kiralama günlerinde anneanneme yakın bir kasetçi vardı; hep oradan samuray filmleri alıp izlerdim. Aldığım başka bir not da bir aile hakkında. O galiba yurt dışında geçiyor. Bir de henüz iki haftadır var olan ama âşık olduğum bir fikir var. İlk defa bu kadar hızlı, daha önce not almadığım bir şey öne geçiyor. Daha Sarmaşık-vari bir iş gibi. Çok spesifik bir mekânı olan bir film gibi. ABD’den de senaryolar geliyor ama çok heyecanlandıran bir şey görmedim açıkçası. Çok heyecanlanmadığım zaman da yapamıyorum. Beş yaşında çocuk gibi oluyorum üretirken. Yapmak da lazım esasında, zanaatini geliştirmek için de üretmen lazım. Kabul etmek için de uğraşıyorum ama bir şekilde içimde bir şey hep reddediyor. Ne kadar çok yaparsan o kadar iyi; bilemiyorum, kafam karışık bu konuda, göreceğiz.

  1. Toprak yaşam, maden zehir

    Çünkü kadim zeytin o; bir yaşam ve bellek taşıyıcısı.

  2. “Arkada çok güzel bir dünya var”: CEM ERSAVCI (1982-2014) anısına

    Cem Ersavcı, bir imge işçisi. Hayatı, yaşadığı yerle ilişkisini araştırarak anlamlandırmayı deneyen bir fotoğrafçı, gördüklerini bağ kurarak kaydeden bir belgeselci. Sıkı bir arşivci ve detaycı bir hikâyeci.

  3. Sonsuzluk yeraltı mezarlarında yankılanırken: QUEENS OF THE STONE AGE

    Queens of the Stone Age'in hassas ve ruhsal açıdan bir meydan okumaya dönüşen tutku projesi Alive in the Catacombs'un derinliklerine, Dean Fertita rehberliğinde dalıyoruz.

  4. A’dan Z’ye: SLY STONE (1943-2025)

    Pop’un gömlek iliklerini funk’la gevşeten, elektroniği ruhla harmanlayan ve sahnede gölgelerle konuşan bir figür: Sly Stone.

  5. Bireysel yaratıcılık diye bir şey yok: DIIV 

    26-27 Ağustos'ta yeniden İstanbul'da çalacak shoegaze grubu DIIV'ın gitaristi Andrew Bailey hattın öbür ucunda.

  6. TUNE-YARDS: Teenage Kicks

    Sevgili Merrill Garbus, müzisyenlerin büyürken dinlediği albümleri ve bu müziklerin üzerlerinde bıraktığı tesiri kurcaladığımız Teenage Kicks serimize konuk oldu.

  7. Coşku ve direnişle tutuşan kulüp müziği: I. JORDAN

    "Kariyerim boyunca üretimlerimi bir arada tutan hat, hep umut verici ve coşkulu dans müziği yapmayı sevmem oldu."

  8. Beklenmedik şekilde ciddiye alınan bir fikir: VİCOTÜCO 

    Sinanılmaz ve Mert Avcı ile ilk vicotüco albümü "Normal Yaşa ve Ortalama Bir Süre Zarfında Öl" üzerine.

  9. Çağrışıma dayanan bağlantılar: TIME IS AWAY

    Londralı ikili Jack Rollo ve Elaine Tierney ile 13 senedir NTS Radio'da yayınına devam eden aylık programları "Time Is Away" üzerine.

  10. Galaksiye dönük, dünyaya gömülü bir sistem de mümkün: ANDOR

    Andor’u, dönemdaşı olan yapımlar ve diğer Star Wars uzantılarından ayrıştıran faktörlere dair bir beyin jimnastiği.

  11. Beyazperdeden tekinsiz aşklar, tutkulu karanlıklar

    Aşkı güvenli alanından çıkarıp daha karanlık, belirsiz, hatta tehlikeli yönleriyle ele alan 10 film.

  12. Dayanışmanın son kullanma tarihi yoktur: DIE MÖLLNER BRIEFE

    1992’de Mölln'de gerçekleşen ırkçı kundaklama saldırısı sonrası mağdurlara gönderilen destek mektupları nereye kayboldu? Mektupların filme dönüşen hikâyesini Martina Priessner ve İbrahim Arslan anlatıyor.

  13. Her filmin ihtiyacı başka: TOLGA KARAÇELİK ve Psycho Therapy

    “90’larda izlediğimiz pazar günü filmleri gibi hafif derdi olan ama kendini çok da ciddiye almayan, eğlencesi de olan bir film yapmaktı amaç.”

  14. Kayıt tutmak hayati: 18. DOCUMENTARIST KADIN VE LGBTİ+ HİKÂYELERİ SEÇKİSİ

    Hikâyeler var; bireyden kitlelere, kuir bir festivalin perde arkasından bir köyün dayanışma ekonomisine temas eden…

  15. MIRANDA DARLING, Kara Bulutlar ve zebraların sessiz isyanı

    “Buradayım, gitmiyorum. Ve bazı şeyleri değiştireceğim.”

  16. Kendimizden daha büyük bir şeye bağlanmak: STEFANO LOTUMOLO ve Inspired by People

    "Ben sadece insanlar arasında bir köprü olmak istiyorum; karşılaştığım herkese duyduğum sevgi, dürüstlük ve minnetle, görüntüler aracılığıyla enerjiyi bir yerden başka bir yere taşıyabilen biri..."

  17. Kaçınılmaz bir gelecek tasvirine itiraz: ÖZGÜR MUMCU ile Dünyalılar üzerine

    Özgür Mumcu ile April etiketli yeni romanı "Dünyalılar"ın ardındakiler ve arayışlarına dair bir sohbet.

  18. 2025 ilk yarı raporu: Derinlere dalmalık 20 albüm

    Ruhunuzun farklı katmanlarına nüfuz etmek için özenle hazırlandı.

  19. 2025 ilk yarı raporu: Yol albümleri

    Yolunuz uzun mu? Aracınızın radyosuna bluetooth ile bağlanmak isteriz.

  20. 2025 ilk yarı raporu: Parti gibi albümler

    R&B, synth-pop, drill, hip hop, sıkı groove’lar, kıvrak ritimler ve dahası.

  21. Künye

    .