Bireysel yaratıcılık diye bir şey yok: DIIV 

Röportaj: Tuana Özcan - Fotoğraf: Louie Kovatch

New York çıkışlı, modern shoegaze’in öncülerinden DIIV’la geçtiğimiz yıl yayımlanan Frog in Boiling Water albümünün ardından, 26-27 Ağustos’ta Blind’da gerçekleşecek İstanbul konserleri vesilesiyle buluştuk.

Albüm adını, yavaş yavaş kaynayan bir suyun içindeki kurbağanın tehlikeyi fark edemeyip sonunda haşlanarak ölmesini anlatan eski bir alegoriden alıyor. Yavaş yavaş gelişen tehditlere karşı duyarsızlaşma hissi, Frog in Boiling Water’ın atmosferik, hipnotik ve kasvetli dünyasında vücut buluyor. En başından beri politik bilinci müziğine sakınmadan yediren grup, bu kez odağını bireyin içsel çöküşünden sistemsel arızalara çeviriyor. Kapitalist düzene öfkeyle bakan ama aynı zamanda dayanışma ve dönüşüm ihtimalini de gözden kaçırmayan, buruk ama inatçı bir umut barındıran bir anlatı kuruyor.

DIIV gitaristi Andrew Bailey ile albümün ardındakiler, yaratıcılık, komplo teorileri ve İstanbul anıları hakkında konuştuk.

*Bu röportaj, Bant Mag. Temmuz – Ağustos 2025 sayısında yayımlanmıştır.


“Tarihteki en iyi işler, kendinden öncekilerin üzerine inşa edilmiş şeyler. Çalıntı ve ilham arasındaki ayrım bence tamamen saçmalık. Hele bunu bir kapitalist bir yargı sisteminde anlamlandırmaya çalışmak çok gülünç.” 

Bu albümde içsel mücadelelerden dışa dönük bir gözleme geçiş var gibi görünüyor. Bireysel sıkıntılardan ziyade, daha büyük meselelerin yansımaları gibi. Bu bakış açısının değiştiği bir an oldu mu sizin için? Şarkı yazım sürecini nasıl etkiledi bu değişim?

Aslında hayır. Çünkü sözler en son geldi. Müziği yazarken albümün bu temada olacağını bilmiyorduk. Ve sanırım söz yazım süreci de çok değişmedi. Sadece o anda içimizden ne çıkıyorsa oydu. Cole (Smith), sözlerin büyük kısmını yazarken gazeteci gibi davranıyordu, sadece çevresinde olan biteni yazıya geçiriyordu. Çevresi dediğim de biz, diğer grup üyeleri. Sürekli medeniyetin sonun geldiğinden bahsediyorduk falan. Yani bu şeyler hâlihazırda kafamızı kurcalıyordu zaten.

Frog in Boiling Water önceki albümlerinize göre daha uzun bir sürede tamamlandı. Bu süreçte sizi ne ayakta tuttu? Yaratıcılık anlamında, duygusal olarak ya da daha pratik / bedensel düzeyde? 

Evet ya, önceki albümlerden daha uzun sürdüğü kesin. Gerçi ikinci albüm de baya zaman almıştı. Ama yazım süreci bu sefer daha karmaşıktı, birkaç kez başlayıp durduk. Kayıt kısmı ise çok akıcıydı. Şöyle olmuştu: Cole albüm sırasında baba oldu, benim de param bittiği için çalışmaya dönmek zorunda kalmıştım. Bir krep dükkânında çalışıyordum. Miks aşaması da epey bir süre almıştı, o sırada ben orada çalışıyordum. O yüzden evet, gerçekten de en uzun süren albüm bu olmuştu.

Prodüktör Chris Coady’nin yaklaşımı sizi nasıl etkiledi? Sizin alıştığınız yöntemlere nasıl bir gerilim kattı ve bu gerilim nihai sonucu nasıl şekillendirdi?

Aslında önceki albümdeki sürece çok benziyordu. Ama bu sefer yazım sürecine daha çok dâhil olundu, bizim için bu yeniydi. Bir dönem çöl tarafına taşındık mesela, o da yanımıza geldi, fikirler sundu, “şunu da denesek mi, bunu da?” diyerek. Genelde önerdiği şeylerle ilerledik. Bizi sanki dolaylı bir şekilde gitmek istediğimiz yola sokan kişiydi diyebilirim.

soul-net.co sanki Frog in Boiling Water evrenine açılan bir kapı gibi. Bu site nasıl ortaya çıktı? Görsel ve metin kolajları kısmından biraz bahseder misin?

Biz biraz daha eski nesiliz, internetin herkesin basit HTML’lerle kendi sitesini kurabildiği dönemini hatırlıyoruz. Cole da ben de lisede kendi sitelerimizi yapardık. O zamanların kafayı sıyırmış, paranoya dolu komplo teorisi sitelerini çok seviyorduk. Çoğu hâlâ duruyor bu arada, berbat HTML’leriyle. Bu nostalji bizi epey heyecanlandırdı. Toplumun çöküşüne dair önceki kuşakların algısına ait birer zaman kapsülü gibiler. Ve dürüst olayım, benim de kafamda uçuk komplo teorileri dönüp durur, o yüzden site benim aklımın içini yansıtıyor olabilir.

soul-net.co’dan söz açılmışken… Müziğinizi ve üretim sürecini daha erişilebilir kılma konusunda çok açıksınız. Sitede şarkının stemlerini paylaşmak, Podcastinizdeki sohbetler, Discord sunucunuz gibi… Bu şeffaflık geçmişte dinleyici olmakla mı ilgili?

Pandemi sırasında bir süre bir podcast serisi yapmıştık. Bir bölümünde Negativland grubundan bahsettik. Temel yaklaşımları fikri mülkiyet haklarını eleştirip biraz da sömürü üzerine. U2’nun albümünü parodileştirdikleri için U2 tarafından dava edildiler. O bölümde de konuştuğumuz şey şuydu: Bir sanat eseri yaratınca onu dünyaya veriyorsun ve artık başkalarının onunla ne yaptığı sana ait değil. Ve bu bence çok güzel bir şey. Bu, günümüzde neden bu kadar sorun ediliyor? Şu an içinde yaşadığımız finansal yapı yüzünden, bir şey yarattığında onun üzerinden geçimini sağlamak zorundasın. Bir başkası onu alıp değiştirince bu senin hayatta kalmanı etkiliyor. Ama bu sanat için kötü bir şey bence. Tarihteki en iyi işler, kendinden öncekilerin üzerine inşa edilmiş şeyler. Çalıntı ve ilham arasındaki ayrım bence tamamen saçmalık. Hele bunu bir kapitalist bir yargı sisteminde anlamlandırmaya çalışmak çok gülünç. “Bireysel yaratıcılık” diye bir şeyin var olduğuna pek inanmıyorum. O yüzden stemleri yayınlayıp “ne istersen yap” dedik. Gerçekten şahane remiksler çıktı.

19 Mayıs’ta yayımladığınız tekliniz “Return of Youth” ile ilişkiniz, yaşananlar sonrasında nasıl değişti? Albümün bir parçası gibi mi hissettiriyor, yoksa kendi başına duran bir şarkı mı?

Aslında Frog In Boiling Water için yazılıp kaydedilen bir parçaydı ama albüme giremedi. Plak formatının sınırlaması yüzünden her şarkıyı koyamıyorsun ve o diğerlerine göre biraz daha dışarıda kalmıştı. Cole’un ilk kez baba olma süreciyle ilgili bir şarkıydı bu. Yılın başında oğlunun, hayatının ilk yılını geçirdiği ev yandı. Bu yüzden şarkı çok daha anlamlı hâle geldi. Sadece yeni bir babanın yaşadıkları değil; çocuğu için bir dünya kurmaya çalışırken o dünyanın bir gecede yok olmasıyla ilgili oldu. Video klibi de bunu çok iyi yakalıyor bence: Evin içindeki aile videolarıyla başlıyor ve ardından aynı açıda, ama bu sefer yanan evin kalıntılarına bakan, itfaiye kıyafetinde biri var. Bizim için bunu yayımlamak çok anlamlı bir hâle gelmişti.

Turnede olmak genelde şehirler ve konserler arasında bir bulanıklığa dönüşüyor. Yolda kendini zihinsel olarak nasıl koruyorsun?

Zihinsel berraklık konusu… Benim sırrım: Bu konuyu hiç akla getirmemek. Eskiden turneye çıkınca “şunları okuyacağım, yazacağım, üretken olacağım” derdim ama yok, beyin o hâldeyken pek mümkün değil zaten. O yüzden bu hâli kabullenip “kış uykusu” gibi görüyorum. Beyni sadece konser sırasında günlük iki saat kullanıyoruz, günün geri kalanı ise aklı başında kalma çabası. Ben genelde bulunduğumuz şehirleri gezmeye çıkıyorum. Rastgele bir durağa gidip o bölgeyi keşfetmek hoşuma gidiyor.

Üç yıl önce İstanbul’da verdiğiniz konserden bu yana, buradaki shoegaze dinleyicileri için oldukça özel bir yer edindiniz. O konser gecesinden aklınızda ne kaldı? Bu sefer iki gün üst üste çalacaksınız. Buradaki dinleyiciyle yeniden buluşmak sizi heyecanlandırıyor mu?

İstanbul’a son gelişimde epey yer gezmiştim. O büyük köprüyü geçip Asya tarafında dolaştım. Karşıda büyük bir tepe görünce, oraya gitmek istedim. Taksiciye sadece parmağımla gösterdim, o da götürdü. Tepeye vardığımda bir askeri üs çıktı karşıma. Elinde makineli tüfekle bana çok sinirli bakan bir askerle komik bir fotoğraf çekmiştim. O ziyaret beni baya etkilemişti. Vapurla Avrupa Yakası’na dönerken ezan vaktiydi. Suyun üstünde giderken ezan sesini duymak çok içime işlemişti, etkileyici bir andı benim için. Kesinlikle, konser için çok heyecanlıyım. Bu işin en güzel yanı bu zaten, insanlar üzerinde iz bırakabildiğini hissetmek. Konserimize gelen herkes o kadar iyi ki! Hepsi arkadaş olmak isteyeceğim insanlar.