20 yıl önce yaşattıklarıyla: Eternal Sunshine of the Spotless Mind

Yazı: Defne Koryürek, Gökçe Su Yoğurtçuoğlu, J. Hakan Dedeoğlu, Melis Alemdar, Sevin Okyay - Fotoğraflar: David Lee, 2004 (Focus Features)

20 yılın ardından yeniden vizyona giren Eternal Sunshine of the Spotless Mind posterlerinin sokaklarda karşımıza çıkması, Bant’ın ilk yıllarına ışınlayan bir portal açıverdi zihnimizde. Belki hatırlayanlarınız vardır, Kasım 2004 tarihli Bant No:3’ün kapağında Michel Gondry’nin -artık ikonik- filminin çatlayan bir buz kütlesi üzerine uzanmış baş karakterleri yer alıyordu. 

Filmin 18 Temmuz Cuma günü sinemalara geri dönüş yapmasından hareketle arşivden söz konusu sayıyı alıp sayfalarını karıştırdık. O sırada henüz Türkiye’de vizyona girmemiş filmi önden izleme şansı bulan Defne Koryürek, J. Hakan Dedeoğlu, Sevin Okyay, Gökçe Su Yoğurtçuoğlu ve Melis Alemdar; hem Eternal Sunshine’ın yarattığı ilk heyecanı hem de filmin “ardındaki üç deha”yı masaya yatırıyor.  


Güneşi söndürmeyin: Eternal Sunshine of the Spotless Mind

Çok nadir de olsa bir film çıkar gelir; oyunculuk, konu, atmosfer, müzikler, filmin geçtiği mevsim – muhtemelen kış –, diyaloglar, filmin ulaşmak istediği hedef… Hepsi içinize kazınır. Film bittikten sonra bir süre yalnız kalmak istersiniz; olup bitenleri tartıp kendinize ve filme paha biçmek için.

Sonra filmin ta kendisi olursunuz; hayatınızı parçalara bölerek aralara filmden kareler sıkıştırırsınız. Filmi insanlara anlatmak istersiniz ama “hayatımın filmini seyrettim” demekle yetinirsiniz. İşin garibi, sizden başka kimsenin onu izlemesini de istemezsiniz.

Zihin yapıları henüz çözümlenememiş Charlie Kaufman ve Michel Gondry’nin kutsal ittifakının fantastik ürünü Eternal Sunshine of the Spotless Mind, sizi bahsi geçen ruh hâline sürükleyecek bir başyapıt. Başrollerinde Jim Carrey, Kate Winslet, Elijah Wood ve Kirsten Dunst gibi isimlerin yer aldığı film; çıkmaza giren bir ilişkinin zihinden sildirilmesi ve aşkın buna içgüdüsel olarak karşı koyması üzerine.

Önümüzdeki kış mevsiminde ülkemizde gösterime girecek olan filmi önceden izlemiş bir ekip olarak “paylaşa-mama” krizinin eşiğinden döndük. Filmi ve üç mimarını, yetkin üç kaleme emanet ettik. Şimdi sizi de sinemalara davet ediyoruz.

“BLESSED ARE THE FORGETFUL, FOR THEY GET THE BETTER EVEN OF THEIR BLUNDERS” -Nietzche
Yazı: Defne Koryürek

(Bant No:3 / Kasım 2004)

Film bir aşk filmi, tam da Kaufman’ın tarzında – eğer sevenlerindenseniz. Yapımızda varolduğuna güvendiğimiz ve insanlığın karmaşık hâlini açıkladığını hayal ettiğimiz katmanları edebiyatta, sinemada keşfetmek kimin hoşuna gitmez ki. İnsanın değerli ve kırılgan olduğunu ve bunun şiirlere konu olacak büyük bir gizem taşıdığını hissetmesi ne büyük bir huzur. Özel hissetmek kim istemez. Hissettirene hayranlığımız bundan olsa gerek. Kaufman da, çok şükür, bunu pek güzel yapıyor. Sıradan iki insanın derinliğini kavrayamadığımız, tutkusuna tanık olmadığımız hatta yaşadıkları aşk mı, onu bile pek bilmediğimiz ilişkilerine bakıp, içerisinde kendimizi bulabiliyoruz. Büyürken Çocuk Kalbi okumaya, Küçük Prens’ten ya da daha da yakın gelirse, Martı’dan alıntılamaya ihtiyacımız olduğu gibi, Kaufman’a da ihtiyacımız var. Ama “birkaç satırla anlatılabilecek bir şeyi sayfalara taşımak neden.” Hikâyeleriyle tanınan adamın şair hatırlanmak istediği, soruyu soranın da “neden roman yazmadınız hiç?” dediği hikâyede kahramanın Borges olduğunu anlatmama gerek var mı? Verilen cevap sorularımı tamamen geçersiz kılıyor. “Kaufman’ı seviyorsanız”dan kastım da bu.

Mükemmel bir filmden çıkarta çıkarta bu sonuca mı vardın, demeyin. Filmi sevenlerin, neredeyse tutkuyla onu savunacaklarını hissediyorum. Kendini bu yaşında “Johnathan” diye tanıtan arkadaşlarım olduğu gibi. Alay etmiyorum, son derece samimiyetle söylüyorum bunu. Bazen bir fikre takılıp kalabiliyor insan. Kaufman’ın değil, fikrin başarısı olsa da bu tutkuyu itiraf etmeliyim ki makul, kabul edilebilir ve insanca. İki kişinin birbirlerinde gördükleri rüyayı kaybettikleri bir noktada filme dahil olduğumuzu düşününce… İçimizde bir köşeye dokunan, kalp ve kafa arasında sıkışıp kalmış hafızamıza yeni bir gözle bakmamıza yardım eden güzel bir konunun, şahane bir fikrin aşkına, ben de katılıyorum size.

Çıka çıka bu sonuç mu çıkar! Elbette hayır. Elbette ben de hatalarıma, kalp kırıklıklarıma ve uğruna kanımı akıtıp sonucunu göremediğim projelere bir daha baktım, filmi seyrettikten sonra – tek problem şu ki filmin konusunu okuduğumdan beri bunu yapıyordum zaten. Tek cümleye sığdırılabilecek bir fikrin ötesine taşıyamadım kendimi. “You chase the promise of her glow.” Belki bana yetmedi, belki de film beni aşmıştı ya da düpedüz yaşlanıyorum, o ayrı bir yazının konusu olsun diye meydanı bırakıyorum.

Ama dahası var.
Film boyunca beynimi meşgul eden Mary’nin zavallılığı, Clementine’in saç rengi, çocukluğuna saklanan Joel veya Solaris’i, hatta Element of Crime’ı hatırlatan sahneler olmadı. Tek ve tek Reagan Amca’yı hatırladım, sonsuz görünen bir gün batımında kendisinden nefretini bestseller’a çeviren mis kızının övgü dolu kelimeleriyle uğurlanan ve Teatcher Teyze’yi, hâlâ kendini başbakan zanneden ve kimsenin aksini ona söylemeye cesaret edemediği… Acaba hiç mi ağırlık hissetmeyecekler diye hayıflandım, durdum. Tertemiz anılarla hayatlarını tamamlamaları mümkün mü diye. Bir de kendime döndüm, makul davranıp, Reagan’la boy ölçüşmem mümkün olmasa da benim de unutmak isteyebileceğim ve unutamadığım için kendimi haklı, hatta doğru göstermek için yırtındığım onlarca anım var. Gerçekten unutmak ister miydim anılarımı ve bu tecrübeler bina edilirken ona bağlı gelişen milyonlarca küçük detayı? İster Lacuna Inc.’in yardımıyla, ister Reagan gibi büyük kötülere dünyasına düştüğünde ancak tanrının bağışlayıcılığına bağlayabildiğim Alzahimer ile olsun. Bahar temizliği yapmak mümkün mü zihinde, yani duvarların üzerindeki işi, kiri yeni bir renkle kapatıp, delikleri alçı ile doldurup, çarşafları değiştirdiğimiz kadar basit bir teknikle yatağı da kaldırırsak, artık uyumamız gerekmediğine ikna edebilir miyiz kendimizi? Ya da salondaki o kısa rafta duran CD’lerin arasından birkaç albüm yok oluverse, o ev, en mahrem anlarımıza mekân olan o oda, hâlâ bize aitmiş gibi davranılabilir mi? Başarısızlıklardan korkmak çok makul, hayal kırıklıklarını unutmak istemek de. Ne de olsa insanın cesaretini kırıyorlar. Ve cüret olmazsa kim nasıl ritim tutturabilir ki arzularına? Ama acılar olmasa neyle kıyaslayabilir ki arzularımızı? Bu zincirden bir halkayı koparttığımızda hala kolye diye takabilecek miyiz hayatı boynumuza? Şüpheliyim.

Filme dönelim. Aslında en can yakan kısmı, Mary’nin hayran hayran doktoru seyredip Alexander Pope’dan yalan yanlış alıntıladığı sahne. Öncesinde Nietzsche’den hem de alıntılar sözlüğü yardımıyla aynı şeyi yapmamış olsa. Böyle sahnelerde kendimi röntgenci gibi hissediyorum, bakmamam gereken mahrem bir şeye tanık oluyormuşum gibi. Utanç, mahremdir. Aşk açısına gelene kadar ya da silinecek insanlara anılarımızdan, böylesi dakikalar var farkına dahi varılmadan gelip geçen. Ama fani varlığımızı bir kenara bırakıp başlığa taşıdığım meşhur alıntıya dönersek, temiz bir zihin ve acılardan sıyrılmış bir ruhun temeli gerçekten unutmaktan mı geçiyor, yoksa bu cümle ne söylenmeye çalışıldığını anlamayı denemeksizin kopyalayan küçük insanların eline gereğince -kullan- prospektüsüyle gelmiş bir alıntılar kitabının sayfalarından, ister istemez anlamını mı yitirmiş? Kaufman hangi niyetle bu cümleyi bu kadar sıkı bir noktadan dinletiyor bize? Nietzsche gerçekten şu insan denilen karmaşık ve zavallı varlığın sırrını bir cümleye sığdırabilmiş, şüphesizliğini düşünmüş olamaz – di mi? Ne karışık bir soru! Peki, bir de şöyle sorayım: Gerçekten filmi izleyip bitirdikten sonra, canımızı yakan aşk açısından – ki film boyunca sadece ima ediliyor, gerçek aşka tanıklık ettiğimiz şüpheli – öte, ne kaldı elimizde? Boşuna olmasa gerek. tüm ekşi sözlük entry’lerinin filmi sevdiğinizle birlikte seyredin demesi. Krediler akarken çalan şarkıya dudaklarınızı ayarlayıp özel hissederken kendinizi, Nietzsche’den alıntıyı tekrar edebildiniz mi filmin sonunda? Ne dediğini hatırlayabilen üç kişiden biriyseniz, film hakkında yazılanları okumadan hatırlayabilen demek istiyorum, lütfen bana bir mail atın. Sizi tanımak çok isterim. Film, aşkı “o kadar mutluyum ki ölebilirim”le açıklayan, âşık olunacak kadını renklere bulayan, işinin iyisi mühendisi hastanın yatağında çıplak dans eden insanlara indiren vasat bir Hollywood pazarlama stratejisine sahip aslında. Nietzsche denk gelmiş, Sade’den de olabilirdi, U2’dan da… Filmi kavrayışımızı o cümle değiştirmeyecekti. Kanaatimce Kaufman da çağın illeti yakala-ki-herkesten-önce-sen-tüketesin ekolünden geliyor.

Çok şükür. Hayat bir öğleden-sonra-çocuklar-gelmeden-bir-çay-koy-da-seyret dizisi kadar yavan değil. Kaufman’ı da çok hırpalamamak gerek. imdb.com’da ilk 40’ın içerisinde diye bir filmden öğreneceklerimiz de beslenme teneffüsünde yapılan okul dedikodusundan daha derin olmak zorunda değil. Azıcık hayat tecrübesi olan bilir, fırtınalar sürekli esmez. Gerçi her bulutun arkasından güneş doğduğu büyük bir yalan ama acılar da sonsuz değil. İnsanın kendi kendini ne kadar haklı ve ne kadar mükemmel olduğuna ikna ettiği şahane bir savunma mekanizması var. Tüm bunlar varken elimizde, neden silelim ki anıları? Gözümüzün önünde gerçekleşirken tüm suçlar, Şaron bile kendini kahraman hissedebiliyor, yüzüne baksanıza herhangi bir basın toplantısı sonrası… Ama anıları silecek olsaydık Şaron’unkini mi silerdik, Filistinlilerinkini mi? Acının boyutunu düşününce ikincisi olurdu çoğunluğun tercihi ve ne kadar yazık olurdu insanlığa – zalimlere yarattığı utancı hatırlatacak kurbanlar olmazsa, unutmayan kurbanlar olmazsa, unutmayın!

Düşünsenize. Mary’nin o pek şiirsel, pek inanılmaz bulduğu işlemin hafıza kaybından ve daha da ileri götürelim, Alzheimer’dan muzdarip liderlerin sayısını artırdığını… Bir Sırp generalinin ve emrindeki yüzlerce askerin günahlarından kurtulduğunu ya da Şaron’un en az Reagan kadar huzurlu olduğunu, Hıncal Uluç’un her Sezen şarkısında mavi gökyüzüne bakıp gülümsediği bir dünyada nasıl bir gelecek düşleyebiliriz ki? İnsanlığın anılara, hatırlayan liderlere, unutmayan kalabalıklara ihtiyacı var. Kaufman’ınki basit bir beslenme teneffüsü dedikodusu. Bir elma yemelik süre için geçerli. Kulak asmayın. Başkasına tekrar etmeyin.


Etiket kurbanı: JIM CARREY
Yazı: J. Hakan Dedeoğlu

(Bant No:3 / Kasım 2004)

Jim Carrey emsalsiz mimikleri olan bir sulu komedi ustası mı sizin için? Eternal Sunshine’ı izledikten sonra bunu bir daha düşünün.

Eternal Sunshine’ın afişine baktığınız zaman şöyle bir ibare göreceksiniz: “Akıllı, seksi ve ciddi bir komedi”. Akıllı ve seksi kısmını ayrı bir yere koyun, orada “komedi” yazıyorsa bunun tek bir sorumlusu var, o da Jim Carrey. Carrey. İki parlak zekâ, Michel Gondry ve Charlie Kaufman’ın eserinde başrollerde olmasaydı, film asla “komedi” kategorisinde boy göstermeyecekti. Film bir komedi mi? Hayır, kesinlikle değil… Kara mizah? Belki, ucundan kıyısından. Ama Bay Carrey’nin varlığı Eternal Sunshine’a bu etiketini getirdi. 

Jim Carrey kimdir? Hollywood sinemasının yarattığı en komik suratlardan biri mi? Harika bir oyunculuk yeteneği olan, her türden filmlerde oynayabilen bir usta mı? İşin aslı, popüler sinema izleyicisi evet – hayır olasılıklarını fazla takmıyor. Çünkü, Carrey’nin derisine bu kalemle etiketi kazımış ve söküp atması imkânsız. Toplum ve medya onun başka bir role bürünmesini kabul edemiyor, hatta bazen daha da acımasız davranıp görmezden geliyor. Bu tablo Carrey’nin “oyuncu” filmografisine baktığınız zaman daha da netleşiyor. Beş yıldızlı, sinemada hasılat kırmış Carrey filmleri: Ace Ventura, Dumb & Dumber, Mask ve Bruce Almighty… Hepsi de kahkaha tufanı yaratan, mevzu bahis aktörün en komik filmleri. Hemen ardından, hizmetçi eleştirmenlerden düşük not alan, fazla ilgi görmeyen Carrey filmleri: Batman Forever, Man On The Moon, Cable Guy ve Majestic… Hepsi de Carrey’nin kifayetsiz bir portre çizdiği, drama ve kara mizah filmleri. İlginçtir ki Eternal Sunshine da bir kara mizah ve ülkemizde henüz “izlenmemiş” olsa da yurt dışında Carrey’nin komedi filmleri kadar ilgi ve “şefkat” görmedi.

Ancak filmin giriş sahnesinde, aşk açısından kırılarak ağlayan Carrey’i gördükten sonra, hafızanıza kazınmış olan tüm Carrey mimiklerine elveda demeye hazır olun. Çünkü sadece o birkaç saniyelik sahne bile, Carrey’nin drama ustalığını kanıtlamasının zaferidir. 42 yaşındaki Carrey zaten gülerek doğmadı, mutlu bir gençliği de olmadı; fakirdi, gurur duyulası bir ailesi yoktu, çabalıyordu ve olamıyordu… Gondry’nin filminde de Carrey’nin öteki yüzünün en çıplak hâliyle görüyoruz. Sulu komedi sinemasıyla bu kadar özdeşleşmiş birisi bu rolü nasıl mı kaptı? Bilmiyoruz. Carrey mi? Onun da bildiğini sanmıyoruz: “Nasıl oldu bilmiyorum. Birisi senaryoyu bana verdi, okudum ve hayran kaldım, ağladım ve karara imza bastım. Bunun bana teklif edildiğine dahi inanamadım. Senaryoyu okuduktan sonra içimde tuhaf bir his de belirmedi değil; ‘bu ve Truman Show nasıl oldu da benim oldu?’ dedim kendime. İki tane gerçekten özgün ve ilginç film.”


Ebedi güneş ve CHARLIE KAUFMAN
Yazı: Sevin Okyay

(Bant No:3 / Kasım 2004)

Joel, aşkını beyninden sildiriyor. Çünkü ondan önce sevgilisi Clem de aynı şeyi yapmış. Kana kan intikam, sen beni sildirsin, ben de seni sildiririm. Charlie Kaufman’ın zihnindeki, beyindeki, çift ruhlu insanlar dünyasındaki son gezintisi, üç cümleyle en kısasından böyle anlatılır herhalde.

Kaufman (hani şu, Being John Malkovich’i yazan) sinema filmi yapmayı ilk kez deneyen müzik videosu yönetmenlerini seviyor olabilir. Onu bir anda, televizyon ya da şeyler yazarak ayakta kalmaya çalışan senarist statüsünden çıkarıp “harika çocuk” statüsüne sokan Being John Malkovich’in yönetmeni: “Sabotage” (Beastie Boys), “Praise You” ve “Weapon of Choice” (Fatboy Slim) “Buddy Holly” (Weezer), “Da Funk” (Daft Punk), “It’s Oh So Quiet” (Björk) gibi müzik videolarını imzalamış olan Spike Jonze’dui. Kaufman’ın senaryosunu yazdığı son film olan Eternal Sunshine of the Spotless Mind’inki ise, şimdiye kadar aynı işi başarıyla yapmış olan Fransız Michel Gondry. Daha önce de “Human Nature”da birlikte çalışmışlardı. Ayrıca, tesadüf değil; Gondry’nin videoğrafisinde de bir Daft Punk ve bir Björk klibi var: “One Girl, Six Personal”. Gondry; The Rolling Stones, Chemical Brothers, Foo Fighters, Lenny Kravitz, Sheryl Crow ve Cibo Matto’yla, The White Stripes’la (“Fell in Love with a Girl”) ve Beck’le de birlikte çalışmış. Eternal Sunshine’ın tema müziği ise The Korgis cover’ı “Everybody’s Gotta Learn Sometime”ın Beck tarafından tekrar edilmiş hâli.

Ama, adını Alexander Pope’un bir dizesinden alan Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ın Björk’le de müzik videolarıyla da ilgisi yok. Alışıldık Jim Carrey tipleriyle de. Filmin esas çocuğu Joel Barish’i oynayan Carrey, sevdiği ve zaman zaman başarıyla oynadığı “ciddi” karakterlere dönüş yapmış. Barish, ağızına pelesenk ettiği sıfat gibi “hoş / nice” bir genç adam. Buna karşılık, sevgilisi Clem(entine) Kruczynski (Kate Winslett), duygularına kapılan, eskilerin “fevri” tabir ettiği cinsten, saçlarını her gün renge boyayan bir yaratık. İnişli – çıkışlı bir ilişkileri var. Bilirsiniz, hani bazen karşınızdakinin yaptığı bir şeyi çok “şık” bulursunuz ama bazen de ona çok benzer bir şey insana “sinir” gelir, öyle. Aslında Clem, Josh için fazla deli-dolu, Josh da Clem’e sıkıcı geliyor. Derken insanın, yeniden başlamak istiyorsa eğer, aşkını zihninden sildirebildiğini (bir şekilde) öğreniyor. Kalkıp Dr. Mierzwiak’a gidiyor ve Josh’u, ona olan aşkını, onunla ilişkisini sildiriyor. Fazla ipucu vermemeye çalıştığımız için, şunu söylemekle yetinelim: Josh da (bir şekilde) durumdan haberdar oluyor, o da aynı adrese gidiyor ve bir gece seansına rıza gösteriyor. Kendi evinde, kendi yatağında, Clem’i ve ona olan aşkını yok ettirecek, Dr. Mierzwiak’ın asistanlarından Stan, işlemi tamamlayacak. Josh’a, Clem’e ait, onu hatırlatan her şeyi toplamasını söylemişler. Birlikte aldıkları CD’lere varana kadar. Bilgisayarlarında beyin haritasını çıkarmışlar, teker teker bütün anıları, bütün Clem’leri siliyorlar. Ve Josh birden vazgeçiyor. Hayır, anılarını sildirmeyecek, hepsini geri alamasa da kalanları saklayacak. Charlie Kaufman’a yakışan bir yöntemle, harekete geçiyor. “Spoiler” olmadan, özet kısmı bu kadar…

Ama zaten Eternal Sunshine’daki, ona bakarsanız senaryosunu Kaufman’ın yazdığı hiçbir filmdeki olayların özetini yazmanın yazana da okuyana da faydası olmaz. Hatta okuyanının büsbütün kafası karışır. Kaufman senaryoları alışıldık güzergâhları izlemez. Kendi zihinlerine hâkim olmaktan aciz ama boş yere uğraşsalar bile bunun için mücadele eden kahramanları vardır. John Malkovich, kafasının içinde bir şeyler olup bittiğini fark etse de oradaki ziyaretçilere müdahale edemez. Confessions of a Dangerous Mind’ın kendini CIA suikastçisi sanan TV programcısı Chuck Barris, bir kişilik bölünmesi yaşar. Adaptation’ın yetenekli ama nörotik senaristi Charlie Kaufman (Nic Cage’in oynadığı karakter) ise zaten iki kişidir: kendisi ve onun paranoyasına inat, bir sosyal hayvan olan ikiz kardeşi Donald Kaufman (gene Cage). Hakiki Charlie Kaufman’ın, Being John Malkovich’in ardından senaryosunu yazdığı, Michel Gondry ile ilk kez birlikte çalıştığı (yapımcısı, onu da harika çocuk yapan senaristine minnetini gösteren Spike Jonze; ya da, esas adıyla, Adam Spiegel – evet, o Spiegel) Human Nature’da ise sıra dışı karakterleri topluma uyum sağlayamazken, vahşi adam Puff (Rhys Ifans), ayrıca libidosuyla da uğraşır. Ne var ki onu görmek ve coşup taşmış libidosuna tanık olmak için kapatıldığı kafesin etrafı çeviren “diğerleri” de ondan pek farklı değildir.

Gelelim Eternal Sunshine’a… Kaufman / Gondry’nin bu ikinci ortak ürünü aynı zamanda hem duygusallıktan olabildiğince uzak hem de çok romantik bir film. Yönetmeninin görsel açıdan yaratıcılığını, senaristinin zihninin gezindiği sanal alemleri bize yetkin biçimde aktarıyor. Charlie Kaufman’ın imza niteliğine geçen sürrealist üslubu; zaman parçalayanı, boyutları yerinden oynatan dünyası da bildiğiniz gibi. Akış olarak da atlama ve sürpriz olarak da beşte birini bile anlatamadık. Yönetmen Gondry, nefis stiline rağmen filminin özünü stile ezdirmiyor. Oyuncular da Eternal Sunshine yönetmeninin en büyük silahları arasında. Lacuna Inc.’nın sahibi Dr. Howard Mierzwiak’ta Tom Wilkinson her zamanki gibi iyi (şahsen ben hemen koşup The Full Monty’yi bir daha izledim), meseleyi büsbütün karıştıran sekreter Mary’de Kirsten Dunst da öyle. Lacuna Inc.’nın iki teknisyeninden Mark Ruffalo, Collateral’dakinden çok farklı bir karakterle karşımızda; Patrick’te Elijah Wood, Frodo’dan olabildiğince uzak; Kate Winslet de çılgın Clem’de türlü meziyetlerini ve bir de mükemmel Amerikan aksanını eklemiş. Ama Eternal Sunshine’ın en iyi oyuncusu, bildik Jim Carrey olmaktan sıyrılmış Carrey. İçedönük, mahçup, arada öfkelenen, biraz sıkıcı ve kuralcı Joel’de The Man on the Moon ve Truman Show’dan bile daha başarılı. Ekonomik, ölçülü, uysal, filmin atmosferinin gerçekten tamamlayıcı bir parçası. Carrey size itici geliyorsa da sakın dert etmeyin, çünkü bu Carrey başka Carrey.

Bir de denemeci / eleştirmen / hicivci Alexander Pope var, elbette. Eternal Sunshine adını, bir dönemin en önemli şairlerinden, sonra modası geçmiş ama 1930’larla birlikte yeniden gündeme gelmiş Pope’un şiiri “Eloisa to Abelard”a borçlu:

“Ne mutlu o suçsuz iffeti kadınlara! / Dünyayı unutan, dünyanın unuttuğu. / Lekesiz zihnin ebedi güneşi!”

Belki biraz da Tennyson’a. Hani “In Memoriam”daki gibi: “Sevip kaybetmiş olmak / Hiç sevmemekten iyidir.”


MICHEL GONDRY
Yazı: Gökçe Su Yoğurtçuoğlu & Meli̇s Alemdar

(Bant No:3 / Kasım 2004)

Michel Gondry, şimdiye dek çekilmiş en yaratıcı video klip ve reklam filmlerinin çoğuna imzasını atmış “dahi” bir yönetmen. Bununla da yetinmeyip uzun metrajlı filmlere de elini atan Gondry’nin ikinci filmi Eternal Sunshine of the Spotless Mind  umuyoruz yakında Türkiye’de gösterime girecek.

Michel Gondry “büyüyünce ne olacağını” küçük yaşta kafasına koymuştu: Ya ressam ya da mucit. 80’li yıllarda Paris’te bir yandan sanat okulunda okurken, bir yandan da arkadaşlarıyla kurduğu Oui Oui adlı müzik grubunun bateristliğini yaptı. Gruba çektiği video klipleri çok beğenen Björk, Sugarcubes grubundan ayrıldıktan sonra çıkardığı ilk solo video klibi “Human Behaviour”ı yönetmek için Gondry’yi seçti. Bu böyle sürdü: The White Stripes, The Chemical Brothers, Daft Punk ve Radiohead gibi sanatçıların video kliplerini çekti; video klip ve ödüllü reklam filmleriyle zamanının en ileri görüşlü, etkin ve saygı değer görsel sanatçılarından biri olarak öne çıktı. Adı Spike Jonze, David Fincher, Jonathan Glazer ve Mark Romanek gibi video klip çıkışlı, başarılı alternatif yönetmenlerle birlikte anılmaya başladı.

Michel Gondry dünyaya masum ve meraklı bir çocuğun gözlerinden bakabilen, soyut insan ruhunu görsel bir boyuta taşıyabilen, kendi icadı olan film teknikleri aracılığı ile haritaya döken, hikâyeleştiren bir sanatçı. Yarattığı imgeler ve animasyonlar yüzeyde çok çocuksu ve sevimli bile görünse, başka bir açıdan bakıldığında kullandığı teknikler gerçeğin tanımını sorgulamamızı ve dokusunu keşfetmemizi sağlıyor. Gondry seyircisini sürekli şaşkınlık içinde bırakacak fikirler bulup bunları en uç noktalarına taşıyor ve böylece doğa, toplum, akıl arasındaki etkileşimi irde­lerken ve yeni hikâye anlatım biçimleri keşfederken hem kendini hem bizleri eğlendiriyor.

Yazının geri kalanında Michel Gondry’nin videografisine ve video klipleri üzerine yorumlarına yer verdik ki ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılsın…