Duvardan duvara vurulan bir ruh hâli: Farah Al Qasimi - Çöl Sümbülü
Yazı: Aysu Uzer
Farah Al Qasimi’nin İstanbul’daki ilk kişisel sergisi, Ulya Soley küratörlüğündeki Çöl Sümbülü, SANATORIUM’un yeni adresinde 26 Ekim’e kadar görülebilir.

Sanatçı / sanatçılara dair
1991, Abu Dhabi doğumlu Al Qasimi; Yale Üniversitesi’nden mezun. Forbes’un “30 Yaş Altı 30 Kişi – Sanat ve Stil 2020” listesinde yer almış, 2020’de, on yedi fotoğraftan oluşan “Back and Fourth Disco” isimli serisi, Kamu Sanat Fonu projesi kapsamında New York genelindeki yüz otobüs durağına yerleştirilmiş, kısacası oldukça genç yaşta yıldızı parlamış yetenekli bir sanatçı.
Al Qasimi renk cümbüşlü, maksimalist, oryantal desenlerini kullandığı fotoğraflarında insanların yüzlerine yer vermeyerek yaşamlarından minik intibalar kazanmamızı sağladığı tüm öznelerin anonim kalmasını sağlıyor. Kapitalizm, tüketim kültürü, toplumsal cinsiyet rolleri ve queer özgürleşme, göçler ve mülteci hakları mercek altına aldığı temel çerçeveler.
Ne hakkında?
Farah Al Qasimi’nin İstanbul’daki bu ilk kişisel sergisi de yukarıda saydığımız pek çok kavramsal çerçeveye göz kırpıyor. Ancak bunu yaparken serginin başrolünde ismini SpongeBob’daki Gary karakterinden alan bir Afrika dev salyangozu (kocaman bir sümüşlü böcük) bulunuyor. Aslında sergiye ismini veren çöl sümbülünün bu rolde olmasını beklerdim ama Gary, mükemmel bir tercih olmuş. Benim sergiyle bağ kurabilmemi sağlayan da hiç kuşkusuz bu tuhaf boyutlu tanıdık simaydı.
Çöl sümbülünün kurak bölgelerde yetişen, beyaz çiçekli naif görüntüsüyle zorlu şartlarda var olabilmesi ile mülteci toplulukları arasında bir analoji kurulmasına etkileyici diyebiliriz. Ancak Gary gibi devasa bir Afrika salyangozunun, onu sahiplenen (?) kişinin elinde, evinde, evdeki fanusunda olması, hiç kuşkusuz çok ama çok etkileyici. Bu nedenle serginin eşleştirildiği ev, içerisi, dışarısı, kamusal alan, mahremiyet gibi kavramları ben zihnimde biraz geriye itip ana başlık olarak “aidiyet” kavramının altını çizmek istiyorum. Ya da aidiyetsizlik – ait olamayış…

Nasıl yöntemler / malzemeler kullanıyor?
Giriş katındaki duvarları kaplayan folyo baskı desenler, üzerlerine eklenmiş büyüklü küçüklü pek çok fotoğraf ile muhteşem bir kalabalık yaratıyor. Bu görseller sanatçının 2021 yılından beri Birleşik Arap Emirlikleri’nde çektiği serilerden seçilmiş. Aslında her biri başka bir kavramı işaret ediyor ve her biri başka bir soruna dikkat çekmeye çalışıyor. Bütün bu bağırışların ve çığlıkların arasında gözlerimize çarpan gürültü sizi üst kattaki üçlü video gösterimine davet ediyor.
Bakın burası çok önemli. Buluntu videolar ile hazırlanan üçlü video serisine, Al Qasimi’nin bizzat kendisinin yazdığı müzikler eşlik ediyor. “Surge” isimli bu üçlü video serisinin isimleri de sırasıyla “Kemik”, “Mercan” ve “Salyangoz Şarkısı”. Tahmin edileceği gibi bu görüntüler de zırtıklardan beslenen bir masal anlatma peşinde. “Kemik”, suya duyulan yaşamsal ihtiyaç ile suyun boğabilme gücünü iki kutba yerleştiriyor ancak flamingoların evi olması gereken sahiller, suyun tarımsal kullanımı için tahrip edilmiş ve -artık flamingosuz ve tuz dolu- sahiller ile evsiz yurtsuz flamingolar ayrı düşmüş.
“Mercan”da, bir deniz kızı, görüntüleri ve renkleriyle özenle tasarlanıp okyanuslara serpiştirilmiş gibi görünen mercanların yuvası olan okyanusları ve denizleri terk ederek bir beyaz atlı prense kavuşma hayali kuruyor. Bu bozulmuş masalın hemen ardından, çocukken sabah saatlerinde herkesten erken kalkıp çizgi film kanalını açmışız gibi hissettiren bölüme geliyoruz.
“Salyangozun Şarkısı”, bu noktaya kadar hâlâ yutkunabilmeyi başaranınız varsa, nefesleri kesecek bir sona ulaştırıyor. Mavi kadifelerin pespembe bir anlatıyla buluştuğu bu harikalar diyarı videosunu biraz daha (yakından) dinlerseniz, acı çeken salyangozun ses çıkaramadığını; bir çizgi film şarkısı gibi bebeklere hitaben mırıldandığını duyacaksınız.
Bu sırada, yağmurlu günlerde yürüyüşe çıktığımda, ayaklar altında kabukları çatırdayarak çığlık atan tüm salyangozların sesini kafamın içine içine yankılandığını duyup, küçük bir break down yaşayıp “Neden yürürken yere bakmıyorsunuz? Adımlarınızın altında sümüşlüler ölüyor!” diye ağlayarak yaptığım paylaşımlar da aklıma geliyor. Hepsi bir bütün hâlinde, bir bacağını kaldırıp duracağı sahili kalmayan flamingolar, kafeslere ve akvaryumlara hapsedilmiş balıklar, kendi özgünlüğünü bertaraf etmeye çalışan, kimliğini reddeden masalların mucizevi deniz kızı ve sessiz çığlıklarını neşeli bir çizgi film şarkısı eşliğinde duyduğumuz sümüşlüler… İnsanların istila ettiği dünyada kendilerini sıkıştıracak bir boşluk bulamıyorlar aslında.
Tüm bu videoları -yalnızca idrak edebilmek için dahi olsa- defalarca izlemekten kendimi alamadım. Aslında tüm yersiz yurtsuz bırakılmaların ve tahrip edilen yuvaların yaşadığı mağduriyetin etken yaşam formu olan bir izleyiciyken; tüm bu tahribatın kişisel geçmişinde izlerini gördüğü, aidiyetsizliklerle özdeşleşen bir izleyiciye dönüşmem de uzun sürmedi. Duvardan duvara vurulan bir ruh hâli diyebilir miyiz?

Sergiye dair en çok neyi sevdin?
Oturup defalarca – sanki loop’a alınmış gibi – aynı videoları başa sarıp izlemekten vazgeçemediğim bir seyir odası var üst katta. Bu özel video odasının kapısında galoşların olduğu, minderlerle kaplı bir yoga stüdyosunu andırmasını çok sevdim. Serginin bu yoğun seyir deneyimi, fiziksel olarak güçsüz hissetmeme neden oldu. (Abartmıyorum.) Küratörün bu özel tercihi, kaçınmaya çalıştığımız yüzleşmelerle baş edebilmek için gereken kısmi konforu sağlıyor, diyebilirim.
Sadece oturun ve yüzünüze çarpan acı gerçeklerin tadını çıkarın.
Bu konu ilginizi çektiyse…
Bir dönem herkesi şaşkına çeviren meşhur belgeseli tekrar hatırlatalım. Netflix’teki My Octopus Teacher; hâlâ izlemediyseniz önerimiz olsun.