Father Mother Sister Brother: Zamanı durdurmanın poetikası
Yazı: Meltem Demiraran
Jim Jarmusch sineması her zaman aslında kadrajın dışındakilere aitmiş gibi. Filmografisi boyunca yarattığı karakterler toplumun kenarlarında, dünyanın ritmini kaçırmış birer caz riffi gibi dolaşıp duranlar oldu hep. Ne dünyayı bütünüyle reddederler ne de ona ait olurlar. Evet, oraya geliyorum; malum, şair meselesine.
Korkmayın, geçtiğimiz üç yüzyılı burada masaya yatıracak değilim.
(Ama başka bir fırsatını bulursam affetmem.)
18. yüzyılda Rousseau, gezgini son özgür insan olarak hayal etmişti. Sonra Hölderlin o yalnızlığı şairin mesleğine dönüştürdü; “Tanrı’nın yokluğunun önünde korkusuzca duran” insanınkine. 19. yüzyıla gelindiğinde ise Rimbaud’nun “gören-şairi” bu mirası devraldı. Kısacası, Jarmusch’a “postmodern” demek bazı şeyleri fazla muğlak bırakıyor. O yüzden ben, tüm ciddiyetimle, kendisine “post-romantik” diyorum. Başka kimsenin bu kadar zarif can sıkabileceğine inanmıyorum çünkü.
Post-romantiğimiz Jarmusch’un, prömiyerini yaptığı Venedik’te Altın Aslan ödülüne layık görülen son harikası Father Mother Sister Brother, Filmekimi 2025 seçkisindeydi.

Zaman dilimi
Film üç parçadan oluşuyor. Bir tür üçleme de diyebiliriz. Sanki herkesin saati başka ritimde çalıyor. Bir bakıyorsun çay soğumuş, diğerinde çocukluk hâlâ buzdolabında duruyor. Filmde zamanı durdurmanın poetikası var, hem de Jarmusch’un tarzına yaraşır bir dinginlikle. (Bu poetika meselesine döneceğiz. Sıkı tutunun.)
Konu nedir?
Aile. ABD’nin kırsalında bir baba, Dublin’de bir anne, Paris’te iki yetim kardeş. Herkes için bambaşka bir şey ifade ettiği kesin. Kimileri için yürek söken, kimilerinin içini ısıtan, kimilerinin de kaçtığı bir şey olabilir aile. Ancak herkesin merak ettiği ortak bazı şeyler de var. Örneğin, alkol olmadan kadeh kaldırmak uğursuzluk getirir mi? Kim bu kaykaycı çocuklar? Ve en önemlisi: Rolex sahte mi?
İlk intiba?
Anlayacağınız tekerrür eden pek çok motif ve his var perdede. Açığa çıkacak bir sır yok, görülecek bir hesap da yok. Her şey çok tanıdık. Üstelik de dingin bir komikliği var her şeyin. E durum bu kadar tanıdık olunca da en çok kendinize gülüyorsunuz sanırım.
Bu arada, (elbette!) her şey yerli yerinde. Yine o “rüya görüyormuşuz” hissi veren görüntüler ve nefis müzik seçimleriyle karşımızda Jarmusch. Ve yine yapmak değil; var olmak üzerine kurulu her şey. Adam Driver bu kez “varoluşsal bunalımı göz kırpmadan oynama” sanatında doktora yapıyor. Mayim Bialik’in Emily’si, içe atılmış öfkenin nasıl taşa dönüştüğünü gösteriyor. Charlotte Rampling ise buzdan yapılmış bir zarafet heykeli. Cate Blanchett ve Vicky Krieps’in sahnesi ise teatral, ölçüsüz ama tam da olması gerektiği kadar yapay bana kalırsa. Indya Moore ve Luka Sabbat ise finalde film boyunca komedi malzemesine gelen “aile bağlarını” ve gergin sessizlikleri insana dair bir sıcaklığa dönüştürüp göğsümüzde yumuşatıyor.

Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar…
Öncelikle kardeşiniz Mike’ı buraya bırakıyor ve poetika meselesine dönüyorum: Aristo’ya göre sanatı ortaya çıkaran iki temel sebep var. Biri taklitin insanın doğasında var oluşu ve taklit edilen nesnenin bilgisini öğrenme isteği ya da taklit edenin yeteneğini kavrama arzusu nedeniyle bundan haz alması. İkincisi ise harmoni ve ritmin içgüdüsel oluşu ve yaşamda var olan harmoni ve ritmin insanın yaratılarında doğal olarak kendine yer bulması.
Filmde Skye’ı canlandıran Indya Moore kendi ailesiyle oynadığı karakterin ailesiyle sahip olduğu gibi bir iletişimi olmadığı ancak Skye’ın aile bağlarının kendisini iyileştirdiğini söylüyor bir röportajda. Bu dingin filmin nefis de bir ritmi var.
Yani şair burada diyor ki: “Şair de sensin, sürgün de. Anlatılan zaten senin hikâyen.”
Hâliyle gülmeyip de ne yapacaksın?
En çok neyi sevdin?
Tom Waits’in tam bir düzenbazı canlandırmasını.
Bir de filmin kulağıma eğilip fısıldamasını: “Her şeyi hemen bir çözüme ulaştırmak zorunda değilsin. Hazır hissettiğinde yüzleşirsin.”