Gaspard Augé, mükemmel pop şarkısı arayışından çok uzakta

Justice, elektronik dans müziğinin dünya haritasındaki önemli merkezlerinden biri olan Fransa’nın 2000’lerdeki en büyük yıldızlarındandı. Grup üyelerinden Gaspard Augé, şimdi ilk solo albümüyle karşımızda. Ed Banger Records / Because Music / Genesis ortaklığıyla yayımlanan 12 şarkılık Escapades, sinematik ve destansı kompozisyonlarla bezeli. 



Albümden ilk tekli “Force Majeure” için İstanbul’daki Bosphorus Cymbal fabrikasında çekilen harika bir klip yayımlayan Fransız müzisyen, ikinci tekli “Hey!” için yine Türkiye’den, dağların arasında atla akrobaside dereceler elde etmiş Metin Yılmaz’ı izlediğimiz bir kliple çıkagelmişti. 

Escapades’in prodüksiyon aşamaları, İtalyan film müziği bestecilerine olan ilgisi ve Türkiye’deki çekim günlerine uzanan sohbetimizde, bir haftalık Türkiye ziyaretinde 5 klip birden çektiklerini öğrendik.

Kendini birçok kez ispatlamış bir duonun parçası olarak geçirdiğin 20 yılın ardından, ilk solo albümünü yayımlamak konusunda sana ne ilham verdi?

Her zaman ufak tefek bir şeyler yazıyordum. Çoğunlukla telefonuma bir şeyler kaydediyordum. Bir noktada yüzlerce melodik fikrin biriktiğini fark ettim. Bu materyallerden bir seçki yaptım ve stüdyoya girip her şeyi bitirmeye, şarkıları bir anlamda gerçekleştirmeye karar verdim. Sanırım çok doğal gelişen bir süreç oldu. Çok iyi arkadaşlarımla birlikte çalıştım. Biri harika bir aranjör olan Victor Le Masne, diğeri de ses mühendisi Michael Declerck. Aslında albüm çok kısa bir zaman zarfında yapıldı. Yazım sürecinin büyük kısmı çoktan tamamlanmıştı. Her şeyi kaydetmek için peş peşe 2 ay harcadık. Albüm için bu kadar kısa bir süre harcamak ve her şeyi çok fazla düşünmemek bir anlamda özgürleştiriciydi. Her şeyi taze ve heyecan verici kıldı.

Konfor alanının dışına çıktığını söyleyebilir miyiz?

Evet, bir anlamda. Tabii ki bir duo olduğunuz zaman diğer kişiye sırtını yaslayabiliyorsun. Kendi başına olmaktansa iki kişi olmak daha konforlu. Albüm de çok rahatlatıcı bir ortamda kaydedildi. Tüm gün stüdyoda bir şeyler deneyerek eğleniyorduk. Büyük bir baskı yoktu üzerimizde. Albümün tamamının enstrümantal olması, kendimizi mükemmel bir pop şarkısı yapma yarışı içine sokmamızın önüne geçti. Olayımız kesinlikle bu değildi. Popüler olmaya ilişkin her türlü endişelerden arınmıştım. Benim için gerçekten ulaşılabilir bir albüm. Şarkı sözleri olmamasına rağmen free jazz ya da soyut müzik gibi değil.

“Bu albümü kesinlikle Justice’le yaptıklarımızın bir reaksiyonu olarak kaydetmedim. Daha kişisel bir şeydi. 2 kişi olduğunuzda ortak bir his oluyor ama bir şeylerden taviz vermen de gerekiyor.”

Kesinlikle birkaç dinleyişin ardından melodiler aklına kazınıyor. Temelde yatan sinematik bir hissiyat var. 70’lerin İtalyan film müziği bestecilerinden ilham aldığını biliyorum. Mesela albümdeki favorilerimden “Lacrimosa”da Claudio Simonetti ve Goblin’in işlerine referanslar duyabiliyorum. O dönemin müziklerini senin için ilgi çekici kılan şeyler neler?

Sanırım son beş yılda çoğunlukla soundtrack ve kütüphane müzikleri dinledim. Çok zengin. Kazmaya her başladığında bir sürü yeni şey keşfediyorsun. Tabii ki herkes Ennio Morricone’yi biliyor ama İtalyan bestecileri araştırmaya başladığınızda sonunun gelmediğini görüyorsunuz. Fransız, İngiliz besteciler ve 70’lerin Türkçe müzikleri için de aynısı geçerli. 50’ler, 60’lar ve 70’ler müziklerine dair en sevdiğim şey poetik olmaları sanırım. Duygular açısından oldukça içten. Alaycılığın müziğe eklemlenmesi punk’ın gelişiyle oldu diye düşünüyorum. 70’lerin sonundan bugüne, insanların müzik yazma şekillerinde daha az samimi olan bir şeyler var. Punk da bir anlamda samimi ama bir yandan da fazlasıyla duruşla alakalı. Sanırım bu ben ve müzik arasında olan bir şey. Bir şarkıcının egosu veya sözlü bir içerik olduğu zaman, sen ve müziğin kendisi arasına karışan bir şeyler oluyor. Belki de bu yüzden o müzikleri seviyorumdur.

Escapades modern olduğu kadar zamansız da tınlıyor. Albümü iki farklı stüdyoda kaydettiğinizi biliyorum. Biraz prodüksiyon sürecinden bahseder misin?

Müziği uzun bir zaman diliminde, evdeyken yazdım. Şarkılar stüdyoda çalışmaya başladıktan sonra şekillendi. Canlı davullar, piyanolar, synthesizerlar ekledik. Bu da şarkılara gerçek anlamda hayat verdi. Stüdyoda sınırlı bir zamanımız olduğundan, radikal kararlar almak da kolay oldu. Hızlı olmalıydık. Evde çalışırken, bu sonsuz bir şeye dönüşebiliyor. Her zaman rötuşlar yapma ya da bir şeyleri eksiltme şansın oluyor. Bu anlamda bazı zamanlar üretken olmaktan uzaklaştırıyor. Yani stüdyoda, sonradan değiştirme imkânı olmadan denemeler yapmak iyi bir karardı.

Xavier’le (de Rosnay) birlikte çalışmaktan da oldukça farklıydı. Çünkü onunla birlikteyken de aynı şekilde, sonsuz ihtimaller oluyor. Bir albüm için bir buçuk yıl harcayabiliyoruz. Her şeyiyle farklı bir süreçti ama iyi ya da kötü anlamda değil; sadece farklıydı.

Peki şarkı yazım sürecinde aklında “Justice’ten tamamen farklı bir şey” yapmak var mıydı?

Evet, tabii ki bazı benzerlikler duyabilirsiniz. Bu albümü kesinlikle Justice’le yaptıklarımızın bir reaksiyonu olarak kaydetmedim. Daha kişisel bir şeydi. 2 kişi olduğunuzda ortak bir his oluyor ama bir şeylerden taviz vermen de gerekiyor. Bu sefer kendi kendime “Evet, bu şimdi yapmak istediğim müzik, sadece bunu yapacağım” dedim.

İlk 2 single için Türkiye’de çektiğiniz klipler muhteşem. Filip’le (Nilsson) birlikte burada video çekmek nasıl bir deneyimdi?

Aslında klipleri eylül ayında çekecektik. Covid sebebiyle ertelemeler oldu. Aralıkta nihayet Türkiye’ye gelebildik ve çekimleri yaptık. Gelmeden bir hafta önce hafta sonu yasakları açıklandı. Sokakta hiç kimse yokken İstanbul’da olmak çok garipti.

İstanbul’a ilk gelişin miydi?

Evet, ilk seferimdi. Manzaraların çeşitliliği ve her şeyden gerçekten büyülendik. Çok fazla seyahat ettik, bir haftada 5 klip çektik.

Yani daha fazlası da yolda?

Evet, daha fazlası geliyor. Mudurnu’daki Burj Al Babas’ta bir klip çektik mesela. Kalelerin olduğu bir emlak projesi. Çekim yaptığımız diğer yerlerin isimlerini şimdi hatırlayamıyorum ama küçük bir karavanın içinde on saat yol yaptığımız oldu. Biraz komando stili çalıştık. Gezinen ve harika manzaraları bulmaya çalışan küçük bir ekiptik.

Bosphorus Cymbals fabrikasında çekim yapmaya nasıl karar verdiniz? Bu aklınızdaki ilk fikirlerden biri miydi?

Orada klip çekimi yapmaya karar verdikten sonra Türkiye’ye has neler bulabileceğimiz üzerine düşünmeye başladık. Zil fabrikalarını inceledik ve Bosphorus’u seçtik çünkü hem çok geleneksel hem de çok fotojenik. Her şey el yapımı ve müthiş ziller yapıyorlar! Orada bulunmak ve ziller üzerine çalışırken onları izlemek çok eğlenceli bir deneyimdi. Sürecin kendisi başlı başına zorlu bir iş ve finalde çıkan ürün çok zarif görünüyor. Çok parlak ve sesi de mükemmel.

Tabii ki bu albümün canlı performanslarının nasıl olacağını da merak ediyorum. Aklında herhangi bir fikir var mı? Tek başına ya da canlı bir orkestrayla birlikte olmak gibi?

Bunun hakkında gerçekten çok düşünemedim henüz. Bir grup kurmak çok zorlu olur muhtemelen. Dürüst olmak gerekirse bu şarkıların canlı olarak nasıl tınlayacağını tam olarak bilemiyorum. Justice’le de aynı durum vardı; bir canlı grupla müziğin yeterince iyi duyulacağından emin değilim. Bu müziği sahneye en iyi şekilde taşımanın yollarını bulmaya çalışıyorum. Belki daha klasik bir şey yapmak üzere bir orkestrayı sahneye çıkarmak eğlenceli olabilir.

Röportaj: Cem Kayıran – İllüstrasyon: Aslı Cangöz

Bant Mag. No:75’e buradan ulaşabilirsiniz.