Düşüş: Sessiz kalmış bir tanığın hikâyesi
Yazı: Tuğçe Hitay - Fotoğraf: S. Koray Uğurlu
“Adalet dediğiniz hakikatin çıplaklığıyla değil; halkın sükunetiyle ölçülür.”
Bazı cümleler bir oyunun içinden çıkıp bir dönemin ruhuna dönüşür, hatta zamansızlaşır. Bu söz, Düşüş’te 6-7 Eylül Pogromu’nun ardından adaletin, hakikatin ve sessizliğin nasıl iç içe geçtiğinin özeti âdeta. Albert Camus’nün aynı adlı romanından uyarlanan oyun, bir avukatın vicdan muhasebesinden yola çıkarak toplumun suskunluğuna ulaşıyor. Çünkü tarihin en büyük suçları onları işleyenlerle birlikte karşısında sessiz kalanlarla da yazılıyor.
Düşüş, Har Teatra’nın sahneye taşıdığı ilk oyun. Türkiye tiyatrosunda anlatısını bütünüyle 6-7 Eylül Olayları’na yaslayan nadir örneklerden. Bu açıdan toplumsal belleğimizi sarsıcı biçimde zorluyor.
Engin Emre Değer’in yazdığı ve oynadığı Düşüş, 4 Haziran’da Moda Sahnesi’nde izlenebilir. Detaylar burada.

Konu nedir?
Hikâye 1950’lerin İstanbul’unda geçiyor Bir zamanların seçkin avukatı Reşat Nezih, eski bir Rum meyhanesinde şık giyimi ve ölçülü üslubuyla seyircinin karşısına çıkıyor. Ancak anlattıkları zamanla bir vicdan muhasebesine dönüşüyor. Bir kadının ölümüne tanık olduğu geceyle ve 6-7 Eylül Pogromu’nun gölgesiyle şekillenen anlatı boyunca Reşat Nezih, geçmişiyle hesaplaşırken seyirciyi de vicdan, suçluluk, suskunluk ve adalet üzerine düşünmeye davet ediyor. Bir zamanların “cumhuriyetin seçkin avukatı”, artık geçmişiyle yüzleşen bir “tövbekâr yargıç” olarak karşımızda duruyor.
İzlemeden önce bilmemiz gerekenler
Düşüş, Albert Camus’nün 1956’da yazdığı Nobel Edebiyat Ödüllü romanı. Camus, bu kitabında insanın çağdaş dünya karşısındaki duruşunu sorguluyor. Saygın bir avukat olan Jean Clamence, bir kadının intiharına tanık olur ve bu ölüm karşısında sessiz kalır. Yıllar sonra Amsterdam’da bir barda geçmişiyle yüzleşir, kendini ve tüm insanlığı sorgular.
Engin Emre Değer, Albert Camus ve Düşüş üzerine yaptığı araştırmalar sırasında yazarın, “Seine Nehri’nin Meçhul Kadını” hikâyesinden esinlendiğini fark etmiş. Bu hikâye, 1880’lerin sonunda Paris’teki Seine Nehri’nden çıkarılan ve kimliği hiçbir zaman belirlenemeyen genç bir kadına dayanıyor. Nehirden çıkarıldığında yüzündeki huzurlu ifade ve gülümseyişi dikkat çekmiş; sonrasında yüzünün kalıbı alınarak ölüm maskesi çıkarılmış. Zamanla bu meçhul kadın, Avrupa sanatında güçlü bir karşılık bulmuş ve estetize edilmiş. Engin Emre Değer de bu uyarlamasıyla zincire yeni bir halka ekliyor.
Değer, kitabı uyarlamaya ve kendi kültürümüzdeki karşılığını bulmaya çalışırken metnin yazıldığı zamana, 1955-56 yıllarına odaklanmış. Oyunun ekseni de böylece Türkiye’nin en büyük toplumsal kırılmalarından biri etrafında şekillenmiş. Serdar Korucu’nun İstos Yayınları’ndan çıkan Akşam İstanbul’da Çok Fena Şeyler Oldu kitabı, özellikle kadınların hikâyelerine ulaşmasında önemli bir kaynak olmuş. Olayların ardından devlet adına soruşturma yürüten avukatlardan Fahri Çoker’in arşivi ise Reşat Nezih karakterinin ortaya çıkışında belirleyici rol oynamış.
İlk intiba?
Reşat Nezih, bir Rum meyhanesinde karşılıyor bizi. Eski İstanbul beyfendisi şıklığında, oldukça zarif ve kibar. İçten, güven veren bir karakter izlenimi bırakıyor ilk görüşte. Fonda çalan Rum müzikleri meyhane atmosferini güçlendirirken seyirciyi de dönemin İstanbul’una taşıyor. Çok geçmeden şarkıların, meyhanenin eski sahibi Yorgo’nun plaklarından yükseldiğini öğreniyoruz. Bu ayrıntı, Rum kültürünü sahneye taşırken 6-7 Eylül’ün ardından yaşanan dönüşümün ilk izlerini de görünür kılıyor. Meyhanenin el değiştirmiş olması, oyunun daha başında kaybın ve yerinden edilişin bir hatırlatıcısına dönüşüyor.

En çok neyi sevdin?
Reşat Nezih, anılarını anlatırken İstanbul semtlerinde dolaştırıyor bizi. Böylece hem eski İstanbul’u yaşıyor hem de 6-7 Eylül Olayları’ndan sonra şehrin nasıl değiştiğine, dönüştüğüne de tanık oluyoruz. Kültürel dönüşüm, nüfusun değişimi, devletin ve toplumun yaklaşımı; eski İstanbul sokaklarında, mahallelerinde Reşat Nezih’in anılarıyla görünür kılınıyor.
En çok hangi âna yükseldin?
6-7 Eylül, en ağır izlerini kadınların hayatında bıraktı. Şiddete uğrayan, taciz ve tecavüz nedeniyle yaşamı altüst olan, intihara sürüklenen kadınlarla dolu bir tarih bu. Reşat Nezih de karanlık bir gecede bir kadının intiharına tanık oluyor. Sessizliğinin ve kayıtsızlığının getirdiği suçluluk yıllar geçse de bırakmıyor peşini. Reşat Bey’in vicdan muhasebesi büyük ölçüde ölümüne tanık olduğu kadın etrafında şekillenirken kadının hikâyesi, sahnede kahkahaları ve bağırışlarıyla karşılık buluyor. Bu seslerle Engin Emre Değer’in etkileyici anlatımının birleşimi tüylerimi ürpetmişti.
Ambiyans / ortam / mekân / kurgu / dekor için neler söyleyebilirsin?
Rum müziği meyhane atmosferini ve eski İstanbul hissini güçlendirirken sahne diğer unsurlarla da genişliyor. Reşat Nezih’in anlatısına eşlik eden yapay zekâ destekli görseller ve videolar da seyirciyi hikâyenin içine çekiyor. Dekor, farklı anlamlar yüklenebilen, işlevsel ve portatif parçalardan oluşuyor. Bu çok katmanlı yaklaşım oyunun afişinde de kendini gösteriyor. Lidya Işık imzalı afişte, Reşat Nezih’in elinde genç bir kadın maskı yer alıyor. Bu figür, metnin esin kaynağı “Seine Nehri’nin Meçhul Kadını”na güçlü bir gönderme niteliğinde.

Oyunculuk için neler söyleyebilirsin?
Tek kişilik performansların en büyük sınavlarından biri, seyirciyle kurulan ilişkinin sürekliliğini sağlamak. Engin Emre Değer, Reşat Nezih’i yalnızca hikâyesini anlatan bir karakter olarak değil; izleyiciyle sohbet eden bir anlatıcı olarak oldukça başarılı bir biçimde kuruyor. Bu sayede kendimizi kimi zaman meyhanedeki bir masanın etrafında otururken, kimi zaman Reşat Bey’le eski İstanbul sokaklarında dolaşırken, kimi zaman da evine konuk olmuş gibi hissediyoruz. Oyun boyunca ritmin bir an olsun düşürmemesi performansının en güçlü yanlarından biri. Özellikle 6-7 Eylül’ün yarattığı yıkımı ajitasyona sığınmadan, doğal ve sahici bir oyunculukla aktarması uzun süre aklımda kalacak.
Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar…
Düşüş, mağdurun değil; sessiz kalmış bir tanığın hikâyesi. Kayıtsızlık ve suskunlukla suça nasıl ortak olunduğunun anlatısı. Metin, 6-7 Eylül’de yaşananların üzerinin devletin göz yummasının yanı sıra halkın sessizliği ve kolektif inkârıyla da örtüldüğünü hatırlatıyor. Reşat Nezih’in şu itirafı bu durumu açıkça ortaya koyuyor: “Sustuk efendim, sustuk. Hep beraber susunca da suçlu falan kalmadı.”
Reşat Bey’in geçmişiyle hesaplaşması, seyirciyle kurduğu sohbetler ve paylaştığı anılar üzerinden ilerliyor. Açık açık konuşur ancak tamamen dürüst değildir. Asıl gerçek, söyledikleriyle üzerini örttükleridir.
Asıl can alıcı nokta ise sadece kendini sorgulaması değil; bizleri de bu vicdan muhasebesinin bir paydaşı yapması. Camus’nün Jean Clamence’i tanık olduğu ölüm karşısında sadece kendi kayıtsızlığını sorgulamaz; okuyucusunu da suçlar. Reşat Nezih de aynı biçimde “Siz olsaydınız ne yapardınız?” sorusuyla izleyiciyi yargılayan bir pozisyondadır.