Temsil edilmeyenin sahnesi: Gonzago’nun Öldürülüşü

Yazı: Tuğçe Hitay

Sanat tarihine baktığımızda görsel ve işitsel sanatların inanç sistemleri içinde doğup şekillendiğini görüyoruz. Buna karşın tiyatronun, ilk ortaya çıktığı andan itibaren muhalif bir çizgide ilerlediğini söylemek mümkün. En baskıcı, en otoriter dönemlerde bile kralın yanında konumlanan soytarılar kendi sözlerini söylemekten sakınmadılar. Zamanla saray duvarlarını aşarak özünde çok da ayrışmayan, farklı yönetimsel biçimlere evrilen iktidarın kendisiyle ve halkla olan ilişkisi hâlâ sahneye taşınıyor. Elbette bu ilişkinin formu değişerek ya da değiştirilerek. “Kimlerin görünür kılındığı, kimlerin konuşma yetisine sahip sayıldığı” gibi sınırları belirleyerek. 

Moda Sahnesi’nin Kemal Aydoğan yönetimindeki yeni oyunu Gonzago’nun Öldürülüşü, temsil edilmeyeni görünür kılarak Hamlet üzerinden bir iktidar ilişkisini anlatıyor. Oyunun en yakın temsilleri 5-6-7 Şubat’ta, biletler burada.

*Bu yazı, henüz Gonzago’nun Öldürülüşü oyununu izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.


Konu nedir?

Aklını kaybettiği düşünülen Hamlet’in kafası dağılsın diye Elsinore Sarayı’na bir tiyatro kumpanyası davet edilir ve onlardan bir oyun oynamaları istenir. Kumpanya, iflas ederek yerleşik tiyatrolarını kaybetmiş ve seyyar tiyatroya dönüşmüş bir topluluktur. Bu nedenle oyuncular, sarayın davetini yeniden yerleşik tiyatro olabilmek için bir şans olarak görür. 

Prens Hamlet, kumpanyanın seçtiği oyuna bir ek yapmak istediğini bildirir. Topluluk kabul eder ancak oyuncular Hamlet’in, babasının katilini bulmak için bu oyunu krala karşı kullanacağını fark etmez. Prens amacına ulaşır ama kral tarafından ülkeden uzaklaştırılır. Oyuncular ise kralı öldürmeye teşebbüsle suçlanır.

İzlemeden önce bilmemiz gerekenler

Gonzago’nun Öldürülüşü, Bulgar yazar Nedyalko Yordanov’un 1989’da yazdığı, Shakespeare’in Hamlet evrenini merkeze alan bir oyun. İktidar çekişmeleri, güç savaşları, casusluk, kumpas, ihanet gibi temaları hicveden bir komedi. 1989, hem dünya tarihi için hem de Yordanov için önemli bir yıl; çünkü Sovyet Bloku’nun parçalandığı, demir perde ülkelerinin yavaş yavaş kapitalist sisteme açıldığı bir dönemin başlangıcı. Sovyet sosyalizminin özellikle bürokratik işleyişteki çürüyüşü ve başarısızlığının izleri metinde görülebilir. Oyuna dönecek olursak, Hüseyin Mevsim’in çevirisiyle sahneye taşınan Gonzago’nun Öldürülüşü’nde Hamlet dünyasından üç karakter beliriyor: Polonius (kralın danışmanı), Horatio (Hamlet’in dostu) ve Ophelia (Polonius’un kızı). Fakat oyunu anlamak için Hamlet’e hâkim olmaya gerek kalmadığını da belirteyim. 

En çok neyi sevdin?

Yordanov, farklı bir Hamlet hikâyesi sunmuyor bize. Odağında Hamlet yok. Polonius ile Horatio arasında iktidar ve güç savaşı belirgin olsa da asıl öne çıkan veya çekirdeği oluşturan kumpanyadaki oyuncular. Yordanov, Hamlet’teki iktidar çekişmelerini, güç savaşlarını tiyatro kumpanyasına taşıyor. Kavga, tiyatro oyuncuları üzerinde, zemininde oluşuyor. Bu da daha önce temsil edilmeyeni görünür kıldığı, duyulmayana bir ses kazandırdığı için politik. Bir mesaj verdiği için değil. Bu bağlamda oyunun alışagelmiş anlamı bozması veya altüst etmesi, seyircinin bir özne hâline gelmesi için önemli. 

En çok hangi âna yükseldin? 

Celladın sahneye girmesiyle bambaşka bir olaya evriliyor duyumsadığımız şeyler. Oyun boyunca seyircinin kahkahaları, acı gülüşlere bırakıyor kendini. Şiddetin sesi ve oyuncular üzerindeki etkileri canımızı acıtıyor. Öte yandan cellat, sözleri ve yaptıklarıyla da güldürüyor. Sonra gülmekten de rahatsız oluyor, sinirleniyor insan. İç içe geçen bu ruh hâli düşündürtüyor da. Celladın kendi anlatısı, varoluş biçimi ve seçim şansının olmayışı en can alıcı yerden yakalıyor. Babadan oğula geçen, el vererek olunan bir meslek bu. Halk tarafından asla kabul görmüyorlar; öyle ki mezarları bile kentin dışında, uzaklarda. Fakat her daim orada. Koşullar, iktidarlar, hükümetler değişse de, dönemler değişse de… Orada. Oyunun sonunda da söylendiği gibi, “Krallar gider, cellatlar kalır.”

Oyunculuk için neler söyleyebilirsin?

Hamlet’in kumpanyaya bildirdiği ek metinde kral, kulağına zehir damlatılarak öldürülüyor. Sarayda dedikodular kulaktan kulağa dolaşır; her yerde konuşulanlar dinlenir, fısıltılar koridorlarda yayılır. Kulak metaforu, hem günümüzün gözetim toplumunu hem de Bentham’ın Panoptikon’unu çağrıştırıyor. Oyuncular, izlenmeseler bile her an izlenebileceklerini ya da dinlenebileceklerini düşünme hâlini son derece gerçekçi biçimde yansıtıyor; öyle ki bu kaygı izleyiciye de geçiyor. 

Ancak oyunun başarısı bununla sınırlı değil. Hem kumpanya oyuncularının hem de saray halkının ortak bir derdi, ortak bir korkusu var. Bu duygu ve sezgiler öylesine doğal ve sahici aktarılıyor ki sanki karakterlerin iç dünyalarını okuyoruz. Anlıyoruz, yargılamıyoruz; belki de sahip çıkarız. Çünkü anlatılan aslında belirli bir dönem değil; insanın başına gelenler ve insana dair durumlar. Bu hâli oyuncular tüm çıplaklığıyla sahneye taşıyor. 

Her birini tek tek anmak burada mümkün değil ancak benim için en çarpıcı karakterlerden söz etmeden geçemeyeceğim. Kumpanyanın yöneticisi Charles (Barış Yıldız), sanatsal kaygıları ile para kazanma telaşını öyle sahici bir dengede sunar ki ona hak vermemek güçleşiyor. Ophelia (Sevgi Temel), Polonius’un kızı olarak saray içinde sıkışmış, Prens Hamlet’le evlilik hayalleri kuran ama aynı zamanda kendisine biçilen rolün ötesine geçmek isteyen, kendini keşfetme çabası içindeki bir karakter. Bu iç mücadele son derece tanıdık ve sahici. 

Charles’ın eşi Elizabeth (Esra Kızıldoğan) ise en ikonik karakterlerden biri. Oyunu bambaşka bir seviyeye taşıyor. Kumpanyanın baş aktristi olarak yaşlanma korkusuyla defalarca aldatılmasına rağmen ısrarla çocuk istiyor, Charles’ı elinde tutmaya çalışıyor. Son derece zeki, entrikaları ilk fark eden ve işinde oldukça başarılı bir oyuncu da öte yandan. Esra Kızıldoğan, bu çok katmanlı karakteri tüm özellikleriyle doğal bir bütünlük içinde sahneye taşıyor.

Ambiyans / ortam / mekân / kurgu / dekor için neler söyleyebilirsin?

Oyunun sosyolojik ve felsefi yaklaşımına, Moda Sahnesi’nin seyircilerin karşılıklı konumlandığı, “meydan sahne” düzeni güçlü bir karşılık veriyor. İzleyici, hem oyunu hem de oyunun içindeki oyunu seyrederken pasif bir konumda kalmıyor; sürecin doğrudan öznesine dönüşüyor. Oyuncular, sahnenin koridorlarını ve kapılarını sarayın bir parçası gibi kullanarak mekânı sürekli genişletiyor.

Dekor neredeyse tamamen sandıklar üzerinden kurulu. Oyuncuların sahneye ellerinde sandıklarla girmesiyle başlayan bu kullanım, zamanla her duruma ve her âna uyum sağlayan çok işlevli bir sahne nesnesine dönüşüyor.

Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar…

Aklımı kurcalayan şeylerden biri Horatio karakterinin durduğu yer. Hamlet’te, arkadaşı, sadık dostu konumunu burada da koruyor fakat Gonzago’da ona yüklenen başka bir misyon var: Tarihi yazan kişi. Polonius’la atışmalarında vurgulayarak söylüyor bunu. Karakterin gelişimine de baktığımızda olayları yönlendirdiğini ya da akışa göre durduğu yeri değiştirdiğini görüyoruz. 

Oyun boyunca sürekli sorulan, merak edilen, cevabı aranan bir soru var: Hamlet gerçekten aklını mı yitirdi? Ancak buradaki asıl mesele delilik değil; bu sorunun siyasal bir araç hâline getirilmesi. Burada büyük bir mekanizma var. Algı yönetimi ve manipülasyon yoluyla halk oyalanırken, iktidar çarkları deliliğin gölgesinde dönmeye devam ediyor.