Hayatın hikâyesi: Pelin Esmer sineması ve O da Bir Şey mi
Yazı - İllüstrasyon: Sezen Sayınalp
Bazen atomlardan mı yoksa hikâyelerden mi oluştuğumuzu karıştırabiliyorum. Duyduğum bir anıda, dinlediğim bir şarkıda, yolda insanların arasında yürürken bambaşka hikâyeler belirebiliyor çünkü. Anlatıyoruz, dinliyoruz. Hayatın hem anlatıcısı hem de okuru gibiyiz bir yandan. Pelin Esmer’in son filmi O da Bir Şey mi‘de olduğu gibi. Esmer’in hem festivallerde hem de vizyonda ilgiyle karşılanan yeni filmi hikâye anlatma eyleminin hissettirdikleriyle çıkageldi karşımıza. Sinema hikâye anlatma konusunda görsel dünyanın kapılarını izleyicilerine sonuna kadar açabilen bir araç ve Pelin Esmer sineması da hikâyeleri oldukça seviyor.
Pelin Esmer, yönetmenlik kariyerinde hem belgesel hem kurmaca hem de belgeselle kurmacanın iç içe geçtiği anlatıları sade bir sinema diliyle ve sakin bir üslupla seyircilerle buluşturan bir yol çizdi. Koleksiyoncu ile başlayan bu yolculuk; hem hayatın içinden gerçek insanların kendi yolculuklarının, maceralarının, isteklerinin, arzularının neler olduğuna kulak kabarttı hem de hayatın gerçekliğinden ilhamını alan kurmaca hikâyeler için de yeni kapılar açtı. Koleksiyoncu’nun 11’e 10 Kala’yla kurduğu bağ ya da Oyun’un Kraliçe Lear’la kurduğu bağ buna birer örnek. Mithat Amca’nın (Mithat Esmer) koleksiyonerlikle sarmaladığı hayatı her bir eşyada ya da İstanbul Ansiklopedisi’nin her bir cildindeki birden çok hikâyenin de onun dünyasına dâhil olduğu bir gerçeklik yaratıyor mesela. Ya da Arslanköylü tiyatro yapan dokuz kadının sahnede oyun metinlerindeki hikâyeleri anlatmaları, Shakespeare’in Kral Lear’ını sahnelemek için çıktıkları yolculuk, kurmaca metinlerin de ötesinde hayatın kendisinin anlatılacak hikâyelerle bezeli olduğunun en net ve muhteşem örneği.
Bu yüzden Pelin Esmer sineması için “hayata kulak kabartan” tabirini kullanmak istiyorum. Aynı O da Bir Şey mi’deki yönetmen Levent’in Aliye’nin sesli mesajlarında anlattıklarına kulak kabarttığı gibi; Esmer de akıp giden hayatın içinden kişilere, mekânlarda saklı zamana, yaşanmışlıklara, anlatılanlara, anlatılmayanlara kulak kabartıyor. Bazen İşe Yarar Bir Şey’deki gibi bir tren yolcuğundan sesleniyor bize, bazen de otobüs yolculuğundan çıkıp buz gibi gerçekliğe varan hikâyelere tanık ediyor bizi Gözetleme Kulesi’nde olduğu gibi. Çünkü herkesin anlatacak ve anlaşılmasını isteyeceği bir şeyleri var bu hayatta.

O da Bir Şey mi, birden fazla hikâyenin çevresinde birden fazla karakteri buluşturan bir film. Bir otel lobisi gibi diyeceğim ki zaten bir otel lobisi de bu yapımın baş mekânlarından biri. Filmle ilgili ilk başta anılması gereken şeylerden biri, mekânları… Çünkü filmin iki başrol oyuncusu haricinde üçüncü başrolü, Söke’deki Efes Sineması ve aynı binadaki Otel Efes Palas. Maalesef artık faaliyet göstermeyen Efes Sineması, baş kahramanlarımızdan Aliye gibi kendi hikâyesini anlatmayı sürdürüyor. Aliye’nin ekrana bakarak kendisinden (o sırada kendisi sandığımız demek daha doğru) bahsetmesiyle açılan film, zaten ekrandan çıkacak seslerin ve suretlerin birer hikâye anlatıcısı olacaklarının da sinyalini baştan veriyor bize.
Aslında Esmer, sinemanın kısa bir tanımını yapıyor bu girizgâhla. Sinema perdesinde duyduğumuz ve gördüğümüz her şey, sinemanın kendi gerçekliğine ikna olduğumuz bir dünyanın parçaları. Sinema perdesi hem içinde yaşadığımız hayatın hem de her birimizin zihnindeki biricik dünyaların hikâyelerini taşıyabilecek ve çerçevesine sığdırabilecek büyüklükte bir alan. Bir hikâye anlatma alanı. Ve orada anlatılan hikâyelerin ne denli gerçek olup olmadığı bizim onlara ne kadar ikna olup olmadığımızla alakalı. Sonuçta anlatılan, yazılan birçok kurmacada mühim olan bunların gerçekten olup olmadığıyla ilgilenmekten ziyade, o hikâyelerin içinden neleri alıp almadığımızla ilgili. Aliye işte tam da burada, Otel Efes Palas’ta, sinema perdesinin çerçevesinden sesleniyor bize. Bu muhteşem yapı, hâlâ işler vaziyette karşımıza çıkıyor filmde.

Yönetmen Levent’in bu sinemadaki gösteriminin ardından telefonuna yine bu sinemada ve Otel Efes Palas’ta çalışan Aliye’den sesli mesajlar gelmeye başlıyor. Bu mesajlarda kendi hikâyesini anlatıyor Aliye. Çocukluğunu, ailesini, babasını, ismini… Levent de hayata kulak kabartan biri. Sadece hayata da değil, kendi iç sesine de kulak kabartıyor. Filmlerini bu iç seslerin, geçmişe dönüşlerin, kendinden yola çıktığı anların yardımıyla da yapıyor hatta. Aliye’nin de hayatında Levent’in de hayatında giden bir baba figürü var. Hikâyeleri yarım kalmış gibi duruyor. Kendi hikâyeleri yarım kalmışken, başkalarının da hikâyelerini yarım bırakmışlar ancak. Film, sadece hikâye anlatmakla ya da anlatıcı olmakla ilgilenmiyor. Yarım bırakılan, tamamlanmayan, silinip yeniden yazılan cümlelerin de hayatın içinde olduğunu ve o cümlelerde de anlaşılacak bir sürü şey olduğunu bizlere gösteriyor.
Yine filmin bir sahnesinde geçen, bir aynadan seslenen -bazı kelimeleri ortak- iki farklı cümle gibi… Aliye’nin anlattıklarının doğruluğunu ya da gerçekliğini bilip bilmememiz değil önemli olan. Onun zihnindekileri nasıl anlattığı ve anlatırken anımsadıklarının, hayatını nasıl etkilediği… Aliye’nin babasıyla ilgili bahsettikleri Levent’in de hayatında, anılarında bir şeyleri hatırlamasına, değerlendirmesine, hatta kısa filmine yardımcı oluyor. Laf lafı açar gibi bir hikâye bir başka hikâyenin önünü açıyor. Dert yarıştırmanın kilit cümlesi olan “O da bir şey mi!” devreye giriyor sanki ama en naif hâliyle. Pelin Esmer sinemasının sakin ve sade üslubu olduğunu söylemiştim. Filmde filmin adının geçtiği bu “O da bir şey mi!” tepkileri o kadar naif dile geliyor ki herkesin derdinin kendine özel ve o dertlerin ağırlığının da kişiye özel olduğunun bilincinde. Dert yarıştırmayan, hafife almayan, hor görmeyen bir sinema fili bu. Dinleyen ve anlamaya çalışan. Filmdeki hemen her karakterin yaptığı gibi… Çünkü herkesin hikâyesi kendine özel. Otel Efes Palas’ta tanıştığımız zamanının ünlü ses sanatçısı Gülistan’ın hayatı da avukat Aynur’un dünyası da ekmeğinin peşindeki kısa film yıldızı Caner’in hikâyesi de… Hepsi kendi dünyalarının baş kahramanları ve anlatıcıları.
O da Bir Şey mi, anlatıcı olmanın hayattaki karşılığına da odaklanıyor. Anlatmak, yeni bir hikâye oluşturmak gibi çünkü. Bir bakış açısı belirlemek ve oradan seslenmek gibi. Filmdeki kahramanlar da bulundukları yerlerden, kendi zamanlarından, kendi izlerinden sesleniyorlar bizlere. Bu anlamda O da Bir Şey mi’nin yönetmenin bir önceki filmi İşe Yarar Bir Şey’le bağ kurduğunu da söyleyebilirim. Leyla’nın Canan’ı dinlediği gibi dinliyor Levent, Aliye’yi. Canan’ın da Aliye’nin de anlattıkları hikâyelerin derinliği bambaşka.

Bu noktada Pelin Esmer’in, öykülerle kurduğu iletişimden de bahsetmek istiyorum. Bir düzyazı türü olan öykünün, sinema için ne kadar mühim bir yerde durduğunu gösteriyor çünkü öykülerle kurduğu bağ. İşe Yarar Bir Şey’de Julio Cortázar’ın Bir Sarı Çiçek öyküsünün bahsi geçerdi. Öyküde sarı bir çiçeğe bakan karakter, bu çok güzel çiçeğin ondan sonra da orada olacağından bahseder. Hayatta bazı hikâyelerle yollarımız kesişir. O hikâyeler bizden sonra da orada olmaya devam ederler. Anlatılmaya, anlaşılmaya devam ederler. Esmer, bir öykünün bahsinin geçtiği İşe Yarar Bir Şey’in senaryosunu, Barış Bıçakçı’yla yazmıştı. O da Bir Şey mi’de ise Sait Faik’in öykülerinin olduğu kitabı görülüyor. 11’e 10 Kala’da öykü ya da öykücüler değil belki ama İstanbul’a dair birçok simanın ve onların hikâyelerinin bahsinin geçtiği Reşad Ekrem Koçu imzalı İstanbul Ansiklopedisi, filmin orta yerinde duruyor. Nasıl ki O da Bir Şey mi’de Efes Sineması bir sürü konuğun hayatını ağırlıyorsa, İstanbul Ansiklopedisi de hayatın içinden bir sürü insanın hayatını ağırlıyor fasiküllerinde. Mithat Amca da aynı Levent gibi, Leyla gibi, onların hikâyelerine kulak kabartmıştı. Nasıl ki O da Bir Şey mi’de hikâyeler birbiriyle kesişiyorsa, Pelin Esmer’in filmografisindeki duraklar da bu noktalarda birbirleriyle selamlaşıyorlar.
Pelin Esmer’in hayata kulak kabartan sineması, sinema perdesini bizlere seslenen bir anlatıcı olarak düşündüğümüzde hayattaki seslerle yolumuzun kesişmesine sebep olan durum öyküleri gibi geliyor bana. Pelin Esmer iyi ki hikâye anlatmayı seviyor ve iyi ki sinema yapıyor!
