Sınıf mücadelesine farklı bir pencere: Hizmetçiler
Yazı: Tuğçe Hitay
Fransız yazar Jean Genet’nin 1947’de kaleme aldığı Hizmetçiler, Ayberk Erkay çevirisi ve Kemal Aydoğan yönetiminde Moda Sahnesi’nde sahneleniyor.
Oyun, Jean Paul Sartre’ın deyişiyle “Genet edebiyatının en kusursuz örneklerinden” biri. Sınıf çatışmaları, iktidar ilişkileri, kimlik ve siyaset eleştirisi üzerine kurgulanmış metin, ezen ve ezileni güçlü – güçsüz her yönüyle incelerken sınıf mücadelesine de farklı bir pencere açıyor. Alt sınıfın, üst sınıfa öykünmesini, nefret ve öfkenin altında yatan gizli hayranlığnı gün yüzüne çıkarıyor. Üstü örtülen bu gerçeği görünür hâle getirmesini devrimcilere bir eleştiri mahiyetinde okumak mümkün sanırım.
Abla – kız kardeş ilişkisindeki hizmetçilerin kendi aralarında kurdukları iktidar hiyerarşisini de göz ardı etmemek gerekiyor. Bu anlamda Ayberk Erkay çevirisi, hem metin hem de sahnelenmiş hâliyle iktidar kavramının çok yönlülüğüne dikkat çekiyor.
Hizmetçiler, 14-15-16 Kasım’da Moda Sahnesi’nde izlenebilir. Detaylar burada.

İzlemeden önce bilmemiz gerekenler
Jean Genet, Hizmetçiler’i, 1933’te Fransa’da yaşanan Papin Kardeşler olayından ilhamla yazmış. Papin Kardeşler, 7 yıl boyunca hizmet ettikleri evin hanımıyla kızını vahşice öldüren iki kız kardeş. Genet, kendi hizmetçileri Claire ve Solange’ı yaratırken, abla – kız kardeş arasındaki iktidar ilişkisine değiniyor. Ayrıca, karakterleri erkek oyuncuların canlandırmasını istemiş. Amacı, meselenin kadın kimliği üzerinden okunmasının önüne geçmek, yönetmen Kemal Aydoğan’ın söylediği gibi “cinsiyetler üstü sınıfsal bir mesele” olarak anlaşılmasını sağlamak.
Burada değinmek istediğim başka bir husus, Claire ve Solange’ın erkek oyuncular tarafından canlandırıldığını Türkiye’de ilk kez Moda Sahnesi’nde görmemiz. Hizmetçiler, sınıfsallığının yanı sıra toplumsal cinsiyet rollerine karşı tavrı ve duruşuyla da karşımızda.
İlk intiba?
Oyunun bir cinayet provasıyla başlaması ve iki kız kardeşin rollerindeki süregelen değişkenlik oldukça vurucu. Çok yüksek bir yerden başlıyor oyun. Karakterler arasındaki geçişkenlik, abla – kız kardeş ilişkisini çok şeffaf bir şekilde veriyor. İlk andan itibaren sıradan bir sınıf mücadelesini ya da iktidar ilişkisini izlemeyeceğimizin belirtilerini görüyorsunuz.
Ambiyans / ortam / mekân / kurgu / dekor için neler söyleyebilirsin?
Seyircinin karşılıklı oturarak birbirini izlediği salon düzeni sanki bir ayna görevi görüyor. Toplumdaki farklı sosyo-ekonomik kimlik ve sınıfların hizmetçiler ile hanımefendi üzerinden yansımalarını düşündüğümüzde, mekân oyunun ruhuna çok uygun. Başkalarına bakıyoruz ama aslında kendimizi görüyoruz. Hem hizmetçilerde ve “hanımefendi”de hem de izleyecilerde.
Başka bir dikkat çekici nokta da oyunun tek bir mekânda, “hanımefendi”nin yatak odasında geçmesi. Oyun süresince sık sık duyduğumuz hizmetçilerin kaldığı tavan arasında ya da mutfakta değil. Çünkü hizmetçileri, var oldukları sınıfı yaratan “hanımefendi.” Yatak odası, Claire ile Solange’ın arzuladıkları yaşamın bir simgesi.

Oyunculuk için neler söyleyebilirsin?
Yılmaz Sütçü (Claire) ile Kerem Fırtına (Solange), bir kadını canlandırırken onu taklit etmiyorlar. Sürekli değişken ruh hâlleri, tonlamaları, mimikleri, duruşları ve tavırları tüm duyguyu geçiriyor izleyiciye. Bunu da öyle doğal bir şekilde yapıyorlar ki… Seyirciye yansıyan ezen – ezilen ilişkisi ve abla – kız kardeş arasındaki hiyerarşi. Yımaz Sütçü ve Kerem Fırtına oyun boyunca bu ince çizgide yürümeyi başarıyorlar. “Hanımefendi”ye hayat veren Dilan Düzgüner, karakterin dengesizliğini yansıtmada çok başarılı. “Hanımefendi”, ne iyi ne kötü, hayatın çok içinden ve bize çok tanıdık gelen bir karakter. Onu toplum ve koşullar biçimlendirmiş. Kendini eşi, yani “beyefendi” üzerinden tanımlıyor, var ediyor. Düzgüner, kadının yüz yıllardır süren bu varoluş sorununu altmetinde çok iyi duyumsatıyor.
Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar…
Aslında tüm hikâye “beyefendi” etrafında örülüyor. Claire’ın yazdığı sahte mektuplarla önce “beyefendi” evden uzaklaştırılıyor. “Hanımefendi”, kocasının hapse girmesiyle kendini yeniden konumlandırıyor. “Beyefendi”nin hapisten çıkışıyla hem “hanımefendi”nin davranışları hem de hizmetçilerin cinayet planı yeniden değişiyor… Her şeyi şekillendiren “beyefendi.” Fakat asla sahnede görmüyoruz onu. Oyunun gizli öznesi âdeta. Burada “beyefendi”yi bir iktidar mekanizması olarak düşünürsek eşine, iş / sosyal çevresine ve elbette hizmetçilere dek uzanan iktidar izdüşümlerinin olduğunu görürüz. Bu konuyu biraz düşünmek, sorgulamak gerekiyor sanırım.
