Oyuncuları ile İki Dünya, Bir Dilek üzerine
Röportaj: Ezgi Oğraş
Ketche’nin yönetmenliğini üstlendiği, Elçin Muslu’nun senaryosunu yazdığı İki Dünya Bir Dilek; yıllar sonra yeniden canlanan bir aşkı ve bu aşkın ötesine uzanan bağı anlatan fantastik bir hikâye. Filmin başrollerinden Hande Erçel ise bu kez sadece oyuncu değil; hikâyenin yaratıcısı ve filmin yardımcı yapımcısı olarak da karşımıza çıkıyor.
Filmin oyuncularından Metin Akdülger, Eylül Su Sapan, Serkan Tınmaz ve Rami Narin‘le; senaryoda onları ilk etkileyen detayları, karakterlerine hazırlanma süreçlerini, filmin seyircide yaratmasını umdukları duyguyu ve merak ettiğimiz daha pek çok şeyi konuştuk. 25 Kasım’da yayımlanan İki Dünya Bir Dilek, Prime Video üzerinden izlenebilir.
“Bana göre hayatta hakiki şeyler, sevmekle başlar. Bazen bir çocuğun masum kalbinden çıkan sevgi, bir annenin çocuğunun eşyalarını toplarken söylenerek gösterdiği sevgi, bir hayvanın insanına bakarken kuyruğunda canlanan sevgi… Sevgi kelimesi bile kifayetsiz kalıyor bazen böyle anları tanımlamaya.” -Metin Akdülger

İki Dünya Bir Dilek gerçeküstü ögelerle örülü bir aşk hikâyesi ve Türkiye sinemasında bu tür yapımlara pek rastlamıyoruz. Bu projeye adım atarken bu türsel farklılık nasıl bir merak uyandırdı?
Eylül Su Sapan: Bu senaryonun beni en çok çeken yanı, bir aşk hikâyesini gerçeküstü bir dil üzerinden anlatmasına rağmen çok insani, çok tanıdık bir his bırakmasıydı. Türkiye sinemasında bu tonda işler az olduğu için senaryoyu okuduğumda “Acaba bu dünya nasıl kurulacak?” merakı beni çok heyecanlandırdı. Aynı zamanda hikâyenin Hande Erçel’e ait olması, bir meslektaşımın böyle bir dünya yaratmış olmasını görmek adına beni hem çok gururlandırdı hem de ilham verdi.
Rami Narin: Mitler, efsaneler her zaman dikkatimi çekmiştir. Bu tarz kitapları okumayı da filmleri izlemeyi de çok severim. Yakın zamanda Odyssey efsanesinin Christopher Nolan tarafından ekrana taşınacağını zaten biliyordum. O yüzden ufak da olsa böyle bir rol gelince hiç düşünmeden kabul ettim.
Metin Akdülger: Detaylı bir yorum yapmak isterim buna; açıkçası içinde yaşadığımız gerçeklik her geçen gün karanlığın, iletişimsizliğin, yargıların ve hatta yargısız infazların, dışlanmanın, ötekileştirmenin, ideolojik ayrıştırmaların, nefretin, intikamın ve anlayış düşmanlığının derinleştiği bir dünya sunuyor bize. Üstüne bir de bu gerçekliğin korkunçluğunu anlamsızlaştırarak sanki hep böyleymiş, insan zaten buna layıkmış gibi; gerçek bir hikâyeden uyarlanmış gibi yeniden tanımlıyorlar gerçekliğimizi. İnanın çok üzülüyorum buna… Artık sıkça gerçekliğin, ya da daha doğru tanımlamak gerekirse, hakikatin giderek kaybolduğu hikâyelerin içinde buluyoruz kendimizi.
Bana göre hayatta hakiki şeyler, sevmekle başlar. Bazen bir çocuğun masum kalbinden çıkan sevgi, bir annenin çocuğunun eşyalarını toplarken söylenerek gösterdiği sevgi, bir hayvanın insanına bakarken kuyruğunda canlanan sevgi… Sevgi kelimesi bile kifayetsiz kalıyor bazen böyle anları tanımlamaya. İşte bu hissi merkezine alıp kendi gerçekliğini ören bir hikâye İki Dünya bir Dilek. Biraz bu yüzden içinde olduğumuz karanlık gerçekliği bükmemiz gerekti sanıyorum. Ben böyle bükük hikâyelere her zaman varım efendim.
Serkan Tınmaz: Bende fantastik ve bilim kurgunun ayrı bir yeri vardır. En kötüsünü de sıkılmadan izlerim. Son zamanlarda dijital platformlarla beraber Türk yapımlarında da tür denemelerini izlemeye başladık. Bence bu güzel bir şey, seyirciye de sektöre de bir farklılık katıyor. Projeye dâhil olmam da bu etkiyle oldu. Hande’nin hayal ettiği dünya ve bunu ifade etme biçimi adım atmak için yeterdi.
“Güçlü bir hikâye, mit veya efsane olduğunda bana göre küçük bir rol yoktur. Büyük ve anlamlı bir senaryonun herhangi bir noktasında bulunmak beni mutlu ediyor.” -Rami Narin

Bir senaryoyla ilk karşılaşmada dikkatinizi en çok ne çeker? Küçük bir detayın “bu dünyanın parçası olmalıyım” duygusunu tetiklediği olur mu?
Serkan Tınmaz: Öncelikle türü ne olursa olsun gerçeklikten kopmamalı. En küçük detayın bile o dünyaya ait olduğuna inanmalıyız. Sonrası zaten akıp gidiyor. Ben ilk okumamda oynamaya başlamıştım içimden mesela. Bu olunca zaten ben de bir parçası olmalıyım isteği doğuyor hemen.
Metin Akdülger: Ben biraz hata dedektörü gibi okurum ve özensiz bir senaryo beni çok yorar. Bu senaryoda da elbette bulabilirdim; ararsan bulursun. Hikâyenin kendisinde bir sıcaklık vardı, hesapsız, profesyonel olmayan, oynamak isteyen çocukların cümleleri vardı içinde. Camdan aşağı bağırıp “GELİYORUUUM! ANNEEEE BEN HANDELERLE OYNAMAYA GİTÇEM! KETÇHE DE VAR! OLLEY” deyip ayakkabılarımı bağlamadan aşağı koşmak istemek gibi bir his oldu içimde.
Rami Narin: Bir önceki soruya verdiğim cevaptaki gibi güçlü bir hikâye, bir mit, bir efsane olduğunda bana göre küçük bir rol yoktur. Büyük ve anlamlı bir senaryonun herhangi bir noktasında bulunmak beni mutlu ediyor.
Eylül Su Sapan: İlk bakışta en çok karakterlerin ruh hâline ve senaryodaki ritimlerine bakarım. Bazen karakterin bir cümlesi ya da küçücük anlık bir davranışı bile beni o dünyanın atmosferine anında çekebiliyor. İki Dünya Bir Dilek’te de özellikle ana duygunun sade ama bir o kadar da çok güçlü bir şekilde aktığı birkaç an, beni bu dünyanın parçası olmaya ikna etti.
Film fantastik unsurlar barındırsa da anlatının merkezinde Bilge ve Can’ın zamanın ötesine uzanan bağı yer alıyor. Hayattaki bazı karşılaşmaların ya da tesadüflerin bir şekilde kalıcı izler bırakması fikri sizde nasıl karşılık buluyor?
Metin Akdülger: Gerçekliği bükmek işte böyle şeylere yarıyor sinemada, çünkü ben yaşıyorum bunu hayatımda. Zamanın ötesinde bir şefkatle ve sevgiyle bağlandığım insanlar var ve hayatımı onlar sayesinde yaşayabiliyorum, bazen de yaşayamıyorum. Hayat her zaman toz pembe değil; bazen de katran karası oluyor ama sanat benim için en çok buralarda varlığını hissettiğim bir şey. Yaslar ve şölenler arasında söylenen şarkılar, edilen danslar, dökülen yaşlarla boyanan kağıttan kalpler ve gülüşler…
Bu karşılaşmalar ve bağlar durumunu son yıllarımda en çok doğada hayvanlarla ve oradaki yaşam formlarıyla bakışarak yaşadığımı hissediyorum. Zaman kırılıyor gibi öyle anlarda. Neyse amma dağıttım be… Bu gibi hislerimi bir hikâyenin içinde yorumlama fırsatı bulduğum için şanslıyım diyeyim.
Serkan Tınmaz: Birçok şeyi şekillendiren bu karşılaşmalar bence. Önemli olan yanından geçip gitmemek. Küçük Prens’te güzel bir laf vardı, doğru hatırlayabilirsem: “Gününü güzelleştiren şey ona ayırdığın zamandır”. Gün sen ne kadar çabalarsan o kadar iyi. Tesadüfler de buna benzer bir yerde bence. Ne kadar ihtimal verirsen o kadar mümkün.
Eylül Su Sapan: Ben bazı karşılaşmaların bize bir şey öğretmek için, bazılarının da hayatımızın bir dönemine eşlik etmek için olduğuna inanıyorum. Bir insanla bir anlığına bile temas etsen, bazen o iz yıllarca sende durabiliyor. Bu aşk hikâyesindeki “zamanı aşan bağ” fikri bana çok tanıdık geldi, belki de bu yüzden hikâyenin duygusuna kolayca girebildim.
Rami Narin: Aslına bakarsınız bana bunlar pek de fantastik gelmiyor. Yani hiçbir karşılaşmanın tesadüf olduğuna inanmam, sadece biz insanlar anlayamadığımız şeyleri fantastikleştirerek onları kendimizden uzaklaştırıyoruz.
Odysseus anlatısı, filmde hem mitolojik bir derinlik katmanı hem de Can’ın çocukluk ile yetişkinliği arasında bir tür köprü olarak yer alıyor. Sizin hayatınızda da böyle işleyen bir metin ya da yıllar içinde anlamı değişmeden kalan bir hikâye var mı? Zihninizi ya da duygu dünyanızı besleyen, ara ara geri döndüğünüz bir kaynak?
Eylül Su Sapan: Edebiyat ve mitolojiye sık sık döndüğüm bir ilişkim var; hem kendimi anlamak hem de bir oyuncu olarak karakterleri kurarken bana pusula veren metinler, zamanla iç dünyamda bir kaynak havuzu oluşturuyor. Geri dönüp baktığım birçok kaynak var ama özellikle Clarissa Pinkola Estés’in Kurtlarla Koşan Kadınlar adlı çalışması, benim için düzenli olarak geri döndüğüm bir rehber olmuştur.
Rami Narin: Tek bir anlatıdan, bir hikâyeden veya bir efsaneden bahsedemem. Anlamlarını yitirmeseler de ben hayatımda değişirken beni besleyen hikâyelerde değişir. Bu Atilla da olur, Büyük İskender de olur, Fatih de olur, Atatürk de…
Serkan Tınmaz: Tek bir kaynak var diyemem. Şu an aklıma bir şey gelmedi. Ama beni besleyen, tekrarladığımda aynı ve iyi hissettiren şeyler var. Mesela keyifsiz olduğum ya da ilham aradığım zamanlarda dinlediğim bir playlistim var. Fakat playlistten önemlisi onu dinlediğim zaman. Akşam iş çıkış saatinden hemen sonra. Kış ve soğuk olursa çok daha güzel. İnsanlar eve yeni girmiş bütün ışıklar yanıyor. Herkes gününü birbirine anlatıyor. Sofralar kuruluyor vs… Ben de sokak lambalarını saya saya müziğimle yürüyorum. 🙂
Metin Akdülger: Çok var ama Can’ın paralelinde kendim için tanımlayabileceğim hikâye Gılgamış sanırım. İlk nereden okuduğumu ve gününü bile hatırlıyorum; yazlıkta Gılgamış / Ahmet Köklügiller / Can Yayınları. Garip bir tesadüf oldu yayın şirketi ismi şu an fark ettim. İlyada’nın da etkisi çoktur elbette ama Gılgamış ve Enkidu beni hep başka yerimden vurur. Kendimi ara ara Enkidu’yu düşünürken bulurum. Yazdıklarımda hep bir ölüm, özgürlük, yas ve ölümsüzlük temaları direkt olarak yer alır. Hikâyeciliğin bu yüzden hayatımızda olduğuna inanırım. Ölecek olmanın verdiği belirsizliğin yükü ve inanç ve insan ve sevgi ve ve ve diye gider bende.
Filmin yarattığı masalsı atmosfer içinde Bilge ve Can arasındaki duygusal derinliği oluşturmak için partnerinle nasıl bir etkileşim kurdun Metin?
Metin Akdülger: Partnerim aynı zamanda hikâyenin yaratıcısı ve bunun yükünü ya da ayrıcalığını neredeyse hiç hissettirmeden son derece sakin ve mütevazı bir iletişim kurdu benimle. Çocukken sokakta oynadığımız arkadaşlarımızla oynar gibi kalbimizi paylaştık birbirimizle. Oyuncaklar kimindi, oyunu kim kurdu anlamını yitirdi bir süre sonra, beraber oynamanın keyfine varmaya çalıştık sadece. Umarım size de geçer bu his, çok isterim bu hissi seyirciye geçirebilmek.
“Seyircinin ‘Bu kızın kendi hikâyesi var.’ diyebilmesini istedim.” -Eylül Su Sapan

Karakterinizi oluştururken başlangıç noktanız ne oldu? Onun dünyasına girerken hangi duygu ya da ihtiyaç yol gösterdi?
Serkan Tınmaz: Eren’i sadece hikâyedeki kötü adam olarak oynamamaya çalıştım. Aklımdan ilk geçen buydu. Onun hayatındaki eksiklerine odaklandım. Bunlar belki bir kız arkadaş, belki aile, başarı ya da özgün olmak. Bunları düşününce de Eren’in ihtiyacı bu eksikleri bastırmaktı. Ben de öyle yaptım. Sonra da ortaya her şeyi mükemmel görünen bol hatalı bir adam çıktı.
Eylül Su Sapan: Benim için Yasemin’in duygusu iki ana kelimeye dayanıyordu: Temkin ve merak. Kendini çok ortaya koymayan ama içten içe dünyayı anlamaya çalışan bir hâli vardı, bu duygu bütünlüğünü korumaya dikkat ettim. Seyircinin “Bu kızın kendi hikâyesi var” diyebilmesini istedim.
Metin Akdülger: Can “Ben kendi dünyamda mutluyum, belki bulmayı değil aramayı seviyorum.” gibi laflar ediyor onu ilk gördüğümüz sahnede. Buradan yola çıktım aslında, arada bir yerde buluştuk Can’la. Bir de ikimiz de biraz garip dans ediyoruz ama seviyoruz da dans etmeyi, uçmanın provası gibi bir şey bize göre. Hangi duygu… Sanırım bu film özelinde en zor kısmı buydu, çünkü duygularının yeri değişmiş bir adam ve tanımlayamadığı bir eve dönme ihtiyacını pusula edinmiş. Biraz tecrübe ederek, deneyerek bulmaya çalıştım. Oyun arkadaşlarım sayesinde deneyimleme fırsatım oldu diyeyim hatta.
Rami Narin: Başarıya, zenginliğe ve kontrol etmeye olan bağımlılığı bana aslında sevgiye ve bağ kurmaya olan ihtiyacını gösterdi.
Filmde Can’ın yeni yıl dileğine tanık oluyoruz. Sizce canlandırdığınız karakterler bugün bir dilek tutsaydı, bu ne olurdu?
Rami Narin: Kontrol bağımlılığından kurtulmak.
Eylül Su Sapan: Bence Yasemin, “yeni bir başlangıç” dilerdi. Kendine zarar vermeden ama çekinmeden hayata karışabileceği, biraz daha cesur bir yıl isterdi.
Serkan Tınmaz: Bence Eren’in dünyasında bu tür şeyler yok. Belki de o yüzden böyle. Rahat değil. Akışa bırakmak yerine akışa müdahale ediyor. Kesin ip var diyen tipler bunlar. Çok sıkıcı. 🙂
“Ketche ile çalışmak bir rallicinin co-pilotu olmak gibi bir şey. Sürekli etkileşimde ve uyanık olmak lazım. Oyuncuyu konfor alanında öylece bırakmaz. Her zaman sürece dâhil ve seninledir. Paylaşır, anlatır, güldürür.” -Serkan Tınmaz

Filmin yönetmenliğini üstlenen Ketche’nin kurduğu yaratıcı iletişim performansınızın çerçevesini nasıl şekillendirdi? Çekimlerde yönetmenin yaklaşımı ya da partnerlerinizle kurduğunuz etkileşim aracılığıyla oyunculuğunuzu özellikle besleyen bir an hatırlıyor musunuz?
Metin Akdülger: Ketche benim daha önce karşılaşmadığım tür bir hikâyeci, hayatın her ânında anlatmayı seven ve karşısındakini de anlatısına dâhil eden kapsayıcı, renkli ve gülmeyi bilen bir adam. Kalbi hep açıkta, çokça da kırılmış ama yine de açmaya devam ediyor. Bunu görmek ilham verici ve aynı zamanda bende onu savunma ve koruma isteği uyandırıyor. Dürüst ve kırılmaktan korkmayan güçte biri ile sette olmak insanı sahnede daha da yaşatıyor. Kaybolmaktan ve aramaktan korkmadık ikimiz de, kurguya biraz fazla malzeme vermişizdir belki ama güzeldi ya. Ketche kesinlikle kapsayıcı ve kolektif hikâyelerin içerisinde özgürlüğü, inceliği derinliği ve dürüstlüğü hak eden biri.
Serkan Tınmaz: Ketche ile çalışmak bir rallicinin co-pilotu olmak gibi bir şey. 🙂 Sürekli etkileşimde ve uyanık olman lazım. Oyuncuyu konfor alanında öylece bırakmaz. Her zaman sürece dâhil ve seninledir. Paylaşır, anlatır, güldürür. Bazen çok güldürür. Onunla çalışmak büyük şans.
Rami Narin: Hocamın sette enerjisi bize zaten bir motivasyon ve yaratıcılık veriyordu. Sahnelerde bizimle kurduğu iletişim karakterimize daha doğru bir yerden bağ kurmamızı sağlıyordu.
Eylül Su Sapan: Ketche ile çalışmak, profesyonel bir disiplin ile oyuncunun iç sezgilerine alan açma arasındaki dengeyi çok temiz kuran bir deneyimdi. Ketche’nin vizyonu çok belirgindi; ne istediğini net ifade ederken, aynı zamanda oyuncunun önerilerini dikkatle dinleyen bir yönetmen. Bu yaklaşımı, bütün karakterlerin ufak bir niyetinin ve iç yaşamının korunmasını sağlayan bir güven alanı yarattı. Genel olarak Ketche ve birlikte oynadığımız bütün oyuncu arkadaşlarımla güçlü bir iletişim hâlindeydik ve sahneleri okumalarla ve provalarla pekiştirdik.
Filmin izleyicide neyi harekete geçirmesini bekliyorsunuz? Hikâyeyle temas eden biri sizce hangi duyguyla baş başa kalır?
Eylül Su Sapan: Bence izleyici, İki Dünya Bir Dilek’te hem nostalji hem de umut arasında bir yolculuk yapacak. Aşkın tek bir anla sınırlı olmadığını hissederken, kendi yaşamlarındaki kesişmelerin ve tesadüflerin anlamını yeniden düşünecek.
Metin Akdülger: En zor soru bu, açıkçası ben filmi soran arkadaşlarıma 90’lar sonu 2000’ler başı televizyonda izlediğimiz soğuk gecelerin dostu içini ısıtan filmlere benzer bir film diyorum. Şovlu değil; sevgili bir film. Böyle filmler herkeste farklı duygular uyandırır ama bir ev hissi vardır bu duyguların akabilmesi için… Evde çocukluk arkadaşlarıyla, oyuncaklarıyla ve sevildiklerini bildilkleriyle birlikteymiş gibi hissetseler ne mutlu olurum. Özgürce hissetsinler ne geliyorsa…
Serkan Tınmaz: Bence cesaret. Bu hikâye bana okuduğum zaman da izlediğimde de bunu hissettirmişti. Eğer Bilge kafasında duyduğu seslerin üstüne gitmeseydi bu onun için sadece psikolojik bir problem olarak görünebilirdi. Ama cesaretle en uç ihtimallerin üstüne yürüdü. Filmimiz de seyirciyi bu bakış açısıyla yakalayacak bence. Çocukça ya da saçma görünen işaretlerin, delice hissettiren anların arkasında mucizevi bir yol olabilir. Gereken tek şey inanmak ve cesaret etmek.
Rami Narin: Bence en önemlisi; efsanenin ortasında olan ölüler dünyasını yani geçmişimizi kızmadan bırakıp böylece kontrol bağımlılığımızdan kurtulup anda mutlu olabilmeyi öğrenmek.